Onlar ki gaybde(gizlide, içtenlikle) inanıp namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah rızası için) harcarlar.
(ellezîne yu'minûne bi'l-ğeybi) iki anlama gelebilir: 1) Korunanlar gaybe inanırlar, 2) Korunanlar, kimsenin görmediği yerde, içtenlikle inanırlar, Yahut görmedikleri halde kendilerine söylenen ğayb haberlerine inanırlar. Gözden gizli şeye (ğayb) dendiği gibi, duyularla algılanamayan, insan bilgisi dışında kalan şeye de ğayb denilir. Bir şey ancak yaratıklara oranla ğayb olur. Allah'a oranla ğayb yoktur. Herşeyi yaratan Allah'ın bilgisinden hiçbir şey kaybolmaz. Kur'ân-ı Kerîm'e göre varlıklar iki bölüme ayrılır: Ğayb âlemini oluşturan görülmez, algılanmaz varlıklar. Şehâdet âlemini oluşturan görülür, algılanır varlıklar. Bütün kâinât başlıca iki kategoriye ayrılmıştır. Bir kısmı beş duyudan gizli kalan ğayb âlemidir; bir kısmı da gözle, yahut beş duyu ile algılanan şehâdet âlemi. Ğayb âlemi, kâinâtın ruhu durumundadır. Ma'nevî varlıklar ğayb âlemindendir. Ğayb âlemi varlıkları da iki kısma ayrılır: 1) Bir kısmının delîli yoktur. Varlığını Allah'tan başka kimse bilmez. Kâinâtta, mevcudiyetini yalnız Allah'ın bildiği, duyularımızdan saklı nice yaratıklar vardır. "Ğaybin anahtarları O'nun yanındadır; onları O'ndan başka kimse bilmez" (En'âm: 59) âyeti, gaybın bu kısmına işâret etmektedir. Allah'ın sıfatları, melekler, cennet, cehennem gibi âhiret âlemi bu tür gaybe dahildir (Envâru't-Tenzîl: 1/21. İst 1298). Hz. peygamber(s.a.v.)i gören ashâbın en büyük meziyetleri, O'nun bu hususlara ilişkin sözlerini kabul ve tasdîk etmeleridir. Peygamber'i görmeyen diğer ümmet ise, bunun yanında, görmedikleri halde Peygamber'e de inanma meziyetine sâhibdir. Gayba îmân, bazı insanlarda sezgi ve keşif ile, bazılarında da düşünce ve akıl yürütme ile oluşur. Düşünce târihinin başlangıcından beri birçok mutasavvıf ve filozofa göre asıl hakikat, gayb âlemidir. Görünen şekiller dünyâsı, o gerçekler dünyâsının tecellîsi(görüntüsü)dür. Modern felsefeye göre de dış görünüş, duyularımızın algılarından ibârettir. Meselâ ses, aslında bir titreşimdir. Atmosferin taşıdığı bu titreşim, kulağımızın zarına çarpınca mâhiyetini bilemediğimiz bir işlem ile beyne ses şeklinde intikal etmektedir. Demek ki ses, dışarıdaki görünmez hareketin bir tecellîsidir. Işık dediğimiz parıltı da dış dünyâdan bize gelen bir şey değildir. Dışarıdan bize gelen, sadece titreşimdir. İşte o titreşim, görme duyumuza çarpınca ışık haline dönüşmektedir. İmam Gazâlî'ye göre sıcaklık, soğukluk aslında birer titreşimdir. Bundan dolayı ısı ışığa, ışık ısıya dönüşebilmektedir. Koku ve tad da maddelerden gelen titreşimlerin, duyularımızda bıraktığı izlenimlerdir. Frekansları değişik olan titreşimlerin tecellîleri (izlenimleri, görüntüleri) de değişmekte, kimi bizde ses, kimi ışık, kimi koku, kimi de tad halinde görünmektedir. Hakîkat, izlenimler değil, bunların dayandığı titreşim, yâni harekettir. Biz hareketin kendisini değil, görüntüsünü algılarız. Hareket de kuşkusuz, görünmez bir hakikatin tecellîsidir. O halde beş duyumuzla algıladığımız şu âlem, mutasavvıfların dediği gibi, aslında bir tecellî(görüntü)den ibârettir (Bkz. Hamdi Yazır, Hak dîni Kur'ân Dili: 1/172-174; Muhamed İkbal, Reconstruction of the Religious Thought in Islam).