Hani İbrahim de şöyle dua etmişti: “Rabbim! Burasını emin bir bölge[²⁵⁰] kıl! Onun sakinlerinden Allah’a ve âhiret gününe inananları türlü ürünlerle rızıklandır!”[²⁵¹] Allah karşılık verdi: “Onlardan küfredenleri de, geçici zevkleri tattırdıktan sonra yakıcı bir azaba mahkûm ederim ki, orası pek fena bir duraktır.”[²⁵²]
[250] Burada hâzâ beleden şeklinde belirsiz gelirken İbrahim 35’te hâze’l-beled şeklinde belirlilik takısıyla gelir. Çünkü bu âyet “çorak bir vadi” (14:37) olan bölgenin imarından önceki hâline işaret ederken, İbrahim 35’te mamur ve şehirleşmiş hâline işaret edilmiştir. Bir görüşe göre ikisi de aynı anlamdadır, çünkü burada nekra iki kez gelmiştir. Bir başka görüş ise bu ibarenin açılımı hâze’l-beled, beleden âminen (bu belde, güvenli bölgedir) şeklindedir, el-beled gizlenmiştir.
[251] Öteden beri bu âyetle, “Ben neslimden olanları ekip-biçmeye elverişsiz bir vadiye yerleştirdim” (14:37) âyeti arasında çelişki olduğunu zanneden kadim müfessirler, bölgenin Hz. İbrahim’in bu duasıyla mı “haram” kılındığını, yoksa İbrahim sûresindeki âyette ifade edildiği gibi bölgenin hürmetinin daha öncelere mi dayandığını tartışmışlardır. Her iki görüşü savunanlar da kendilerine hadislerden destek bulabilmiştir. Oysa bu âyette “güvenlikten”, İbrahim 37’de “kutsallıktan” söz edilmektedir. Bölgenin kutsallığı Hz. İbrahim’den öncesine, hatta ilk insana, belki de yaratılışın başlangıcına kadar gidiyordu. Ancak çorak ve kurak bir arazinin bir kadın ve bir süt bebesi için hiç de güvenli bir yer olmadığı malumdur. Kaldı ki Hz. İbrahim, bu güvenliği sadece maddî nesli için değil, iman soyundan kıyamete kadar gelecek mânevî nesilleri için de istiyordu.
[252] Hz. İbrahim duasında dünyevi rızkı yalnız Allah’a ve âhirete iman edenler, bir başka ifadeyle “tevhid ve adâlete” tabi olanlar için istemişti. Allah, onun bu düşüncesinin ilâhî kanuna uygun olmadığını, rızkın dünyada mü’min-kâfir demeden tüm insanlara verileceğini ifade ederek onu tashih etti (Krş. 11:48)