İşte (biz) hangi şehre bir peygamber gönderdiysek, mutlaka oranın halkını sıkıntılar ve hastalıklarla yakaladık;(2) tâ ki yalvarsınlar (ve îmâna gelsinler).
(2)“Asıl musîbet, muzır (zararlı) musîbet, dîne gelen musîbettir. Musîbet-i dîniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye ilticâ edip (sığınıp) feryâd etmek gerektir. Fakat dînî olmayan musîbetler, hakīkat noktasında musîbet değildirler. Bir kısmı ihtâr-ı Rahmânîdir (Rahmânî birer hatırlatmadır). Nasıl ki bir çoban, gayrın tarlasına tecâvüz eden koyunlarına taş atar, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnûnâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musîbetler var ki, İlâhî birer ihtardır, birer îkazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünûbdur (günahlara keffâret olup affına vesîledir). Ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî (insanlık îcâbı) olan aczini ve za‘fını bildirerek, bir nevi‘ huzur vermektir.” (Lem‘alar, 2. Lem‘a, 8)