“Sizi (tahammülü pek müşkil bir azâb ile) korkutmak için içinizden bir adam vâsıtasıyla, Rabbinizden size bir nasîhat gelmesine hayret mi ettiniz?(1) Hem hatırlayın o zamanı ki, (Allah) sizi Nûh kavminden sonra (yeryüzünde) halîfeler kılmış ve sizi yaratılışta bir genişlikle (kuvvetçe ve boyca) üstün kılmıştı. Öyle ise Allah'ın ni'metlerini hatırlayın; tâ ki kurtuluşa eresiniz.”
(1)“Hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma‘bûdiyetin (ilâhlığının ve ibâdete lâyık oluşunun) tezâhürü (görünmesi) için bu kâinâtı öyle bir mücessem (cisimleşmiş) kitâb-ı Samedânî yapmış ki, her sahîfesi bir kitab kadar ve her satırı bir sahîfe kadar ma‘nâları ifâde eder ve öyle cismânî bir Kur’ân-ı Sübhânî etmiş ki, herbir âyet-i tekvîniyesi (yaratılış âyeti olan her mevcud) ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktası, herbir harfi birer mu‘cize hükmündedir.Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla (âyetlerle) ve ma‘nîdar nakışlarla tezyîn edilmiş (süslenmiş) bir mescid-i Rahmânî kılmış ki, her bir köşesinde bir tâife, bir nevi‘ ibâdet-i fıtriye (yaratılışından gelen bir ibâdet) ile iştigâl eder (meşgûl olur) bir şekilde halk eden (yaratan) bir Allah, bir Ma‘bûd-ı bi’l-Hakk (ibâdet edilmeye hakkıyla lâyık olan Cenâb-ı Hakk), o kitâb-ı kebîrin (büyük kitâbın) ma‘nâlarını ders verecek üstadları ve o Kur’ân-ı Samedânî’nin âyetlerini tefsîr edecek müfessirleri (tefsir ve îzâh edecek kimseleri)elçi olarak göndermesin. Ve o mescid-i ekberde (kâinât denilen en büyük mescidde) hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imamları ta‘yîn etmesin. Ve o üstadlara ve müfessirlere ve imamlara fermanları (kitâbve suhufları) vermesin? Hâşâ, yüzbin hâşâ!” (Şuâ‘lar, 11. Şuâ‘, 228-229)