A'raf erleri, yüzlerinden tanıdıkları kişilere nida edip derler ki: Ne malınızın çok oluşu, ne sayınızın fazla bulunuşu, ne de kulluk etmeye tenezzül etmeyip ululanmanız bir fayda vermedi size.
A'râf, yüksek yerlere denir. Atın yelesine, horozun ibiğine örf derler. A'râfın cennetle cehennem arasındaki sur olduğunu İbn-i Abbas, Mücâhid ve diğerleri rivâyet etmişlerdir. A'raf, sırat köprüsüdür diyenler de vardır. A'raftaki erlerin kimler olduğunda ihtilâf vardır. İyilikleriyle kötülükleri eşit ve denk olanlar, müşriklerin, ergenlik çağına girmeden ölen evlâdı, fetret devrinde, yani İsa dini bozulduktan sonra Hz. Muhammed (s.a.a)'in peygamberliğine kadar süren devirde yaşayanlar, A'râfta kalacaklar, sonra Tanrı bunları da cennete sokacak denmiştir. Hasen-i Basri'ye bu kavil nakledilince elini dizine vurup Tanrı, onları, cennet ve cehennem ehlini tanıtmak için oraya koymuştur; onlar, bunları birbirinden ayırt ederler; andolsun Tanrıya, belki de onlardan olanlar; şimdi şu evde bizimle beraberdir demişti. Bu söz, ayetin mealindeki "herkesi yüzlerinden tanırlar" hükmüne uygundur. Ehl-i Beyt İmamlarına göre A'raf erleri, Al-i Muhammed'dir (Mecma' I, 429).