Hani Rabb’in, Âdemoğullarının (insanların) bellerinden (kıyamete kadar), onların nesillerini alıp yaratır. (Bununla birlikte hem fıtrat gereği Rabliğini kabul edebilecek şekilde onlara akletme, düşünme, idrak ve iman etme özelliklerini verir, hem de onlar dünyada bir insan olarak var oldukça her birini gönderdiği mesaj ve elçiler aracılığıyla muhatap kabul eder.) Ve onları kendi nefisleri hakkında şâhit tutarak, “Ben Rabb’iniz değil miyim?” diye sorar. (Onlardan kimisi fıtratları gereği lisân-ı hâl ile kimisi de hem lisân-ı hâl, hem de özgür iradelerinin bir tecellisi olan lisân-ı kâl ile) “Elbette! (Sen bizim Rabbimizsin, biz de buna) şahidiz!” derler. (Ve bu olay, kıyamete kadar dünyaya gelen her insan için yaşanır.) İşte (bunu böylece hem fıtratınıza yerleştiririz, hem de gönderdiğimiz elçiler vasıtasıyla buna dair mesajlarımızı tebliğ ederiz ki) bu, kıyamet günü, ’Bizim bundan (bu misak ve ilahi mesajlardan bir) haberimiz yoktu’ (dünyada iken bize ilahi bir mesaj ulaşılmadı, tebliğ edilmedi, suçumuz nedir?) demeyesiniz diye.*
(*) Bu ayetle ilgisi olmayan bazı rivayetlerden yola çıkılarak, Kur’an’ın hiçbir ayetinde ima dâhi edilmeyen bir âlem tasavvur edip Allah’ ın orada insanları dünyaya gelmeden evvel Âdem’in sulbundan zerreler halinde yaratıp onlardan misak aldığını iddia etmek körü körüne taklitten başka bir şey değildir. Yani 172. ayet ruhlar alemi diye uydurulan safsatalarla hiçbir alakası yoktur. Bu hayali âlemden yola çıkılarak diğer bazı ayetlerin tefsir edilmeye çalışılması da başka bir hatadır. İşte burada Âdem oğullarının bellerinden çıkan ve ana rahminden doğan insan konu ediliyor. Yani yüce Allah bu ayetle, dünyaya gelen her insanoğlunun fıtratına ya da doğasına kendisinin varlık ve birliğini tanıma, kavrama ve dolayısıyla kendisine inanma yeteneğini yerleştirdiğine, iç ve dış âlemde de kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk edecek birçok kanıtlar yaratmış olduğuna ve bunlarla beraber mesajlarını tebliğ eden elçiler vasıtasıyla insanlardan böyle bir misakı aldığına vurgu yapmaktadır. Böylece kimisi sadece lisân-ı hâl ile (fıtrat duygusu ile) kimisi de hem lisân-ı hâl, hem de lisân-ı kâl ile (yani kendilerine tebliğ edilen ilahi mesajlar ve peygamberler aracılığıyla) bunu kabul etmişlerdir. Şu hâlde yüce Allah, her insanı, hem iman etmesi için yeterli zihnî ve psikolojik donanıma sahip kılmakta, hem de iç ve dış âlemde kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk edecek birçok kanıtlar yaratmaktadır. Yani yüce Allah akıl, kavrama ve düşünme yeteneğini vererek insanı, çevresine ve kâinat kitabına bakarak bunların bir Rabb’inin olduğunu idrak edecek, “belâ/evet”diyecek potansiyelde yaratmaktadır. Bu nedenle gerçekten ilahi mesajların tebliğini alan insan için kıyamette hiçbir mazeret kalmayacaktır. İşte sözleşmeden murat budur. Bu nedenle ‘’Kâlü belâ’’ konusundaki geleneksel inanış doğru olmadığı gibi, Kur’an’ın genel mesajıyla da bağdaşmamaktadır. Çünkü Kur’an’a göre insan dünyaya gelmeden, aklı olgunlaşıp rüşd çağına ermeden ve elçiler vasıtasıyla ilahi mesajların tebliğini almadan kıyamet gününde sorumlu tutulmaz... Ayrıca ayetin orijinalindeki fiillerin tümü geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiş olup bu cümlede geçen (اخذ) ehaze fiilinin Türkçedeki tam karşılığı “aldı” sözcüğüdür. Ancak insanların yeryüzüne gelişi herhangi bir zaman diliminde olmuş bitmiş bir şey değildir; insanoğlunun yeryüzündeki sorumluluk sınavı son insan nesline kadar, yani kıyamette kadar devam edecek bir süreçtir. Dolayısıyla ayette geçen “ehrace”, eşhede, kalu ve şehidna’’ gibi kelimelerin geçmiş fiil kipleri olsalar bile, bu durum kıyamette kadar devam edeceğinden, bunları geniş fiil kipinde değerlendirmek gerekir. Zira bu fiillerin ayette mazi/ (geçmiş] kipiyle kullanılmış olması, anlatılan olayların gerçekleşmesinin kesinliğini vurgulamak içindir. Zaten bu tür ifadeler Kur’an da çoktur. İşte Araf-172. ayetteki fiil kipleri de bunlar gibidir…Ayrıca İsmail Yakıt’ın Meal Açıklamasının son bölümünde ise şöyle deniliyor…Kısaca insan fıtratının temelinde “Tevhide dayalı Tanrı inancı fikri” mündemiçtir. İnsanoğlu dünyaya geldiğinde aklını kullandıkça aşama aşama fıtratının gereği o inanca varmaya çalışır ve O’nu arar. Nitekim Kur’an’daki Hz. İbrâhim kıssasında görüldüğü gibi, yıldızlar, ay ve güneşin ilah olamayacağının akli kıyaslarla vurgulanması gibi. Aksi takdirde insanoğlu, aile ve eğitim vb yollarla farklı inançlara şartlandırılabilir. Nitekim Hz. Peygamber’in, “Her insan fıtrat üzere doğar. Anne babası onu Yahudi veya Hıristiyan yapar…” hadisiyle ifade etmek istediği budur. O hâlde Kur’an’a göre tek Tanrı inancı doğuştan gelen bir inançtır. Bunu, “Genetik Psikoloji”nin ünlü siması C. G. Jung’un şu ifadesinde de görmekteyiz: “Her çocuk, anasından, Tanrı fikri empoze edilmiş bir arketiple doğar...” (alıntı) Özetle, bu ayet, hem mecaz bir anlatımla; Allah’ın, insanı yaratırken onun benliğine, yaratıcının varlığını idrak etme eğilimi yerleştirildiğini hem de mesajlarını tebliğ etmek üzere gönderdiği elçiler vasıtasıyla insanlardan böyle bir misakı almakta olduğunu ifade etmektedir. Yani insan farkına bile varmadan lisan-ı hâl ile Rabbini ve kendisini yaratıp yetiştirenini itiraf ediyor. Ama bu itirafını lisa-ni hâl ile olduğu gibi lisan-i kal ile de, yani özgür iradesiyle de eyleme dökmedikçe mesuliyetten kurtulamaz. Ayrıca Zemahşeri de bu durumun temsilî bir dille anlatılmış olup şöyle diyor: O, sanki insanlara, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye sormakta, onlar da “evet” diyerek bunu tasdik etmektedirler. İnsanın doğasındaki iman kabiliyeti bu âyetlerde temsilî bir dille anlatılmış bulunmaktadır (Zemahşerî, II, 103) Bkz:
( وأشهدهم على أنفسهم ألست بربكم) فيه قولان..احدهما أنه قال لهم: ألست بربكم على لسان الأنبياء بعد أن كملت عقولهم.... ( النكت والعيون تفسير الماوردي ) وقيل: هي مخصوصة فيمن أخذ عليه العهد على ألسنة الأنبياء.(تفسير القرطوبي) - بيَّن اللَّه هنا هداية بنى آدم بنصب الأدلة فى الكائنات، بعد أن بيَّنها عن طريق الرسل والكتب، فقال: واذكر - أيها النبى - للناس حين أخرج ربك من أصلاب بنى أدم ونسلهم وما يتوالدون قرنا بعد قرن، ثم نصب لهم دلائل ربوبيته فى الموجودات، وركز فيهم عقولا وبصائر يتمكنون بها من
معرفتنا، والاستدلال بها على التوحيد والربوبية، حتى صاروا بمنزلة من قيل لهم: ألست بربكم؟ قالوا: بل أنت ربنا شهدنا بذلك على أنفسنا، (المنتخب في تفسير القرآن الكريم) فقال البلخي والرماني اراد بذلك البالغين من بني آدم واخراجه اياهم ذرية قرناً بعد قرن وعصراً بعد عصر واشهاده إياهم على انفسهم تبليغه إياهم وإكماله عقولهم، -- وقال الجبائي: {وأشهدهم على أنفسهم} يعني عند البلوغ وكمال العقل وعندما عرفوا ربهم فقال لهم على لسان بعض انبيائه {ألست بربكم}؟ فقالوا: بلى شهدنا بذلك واقررنا به لأنهم كانوا بالله عارفين انه ربهم (التبيان الجامع لعلوم القرآن) فأما ما روي ان الله تعالى اخرج ذرية آدم من ظهره واشهدهم على انفسم وهم كالذر، فان ذلك غير جائز لان الاطفال فضلا عمن هو كالذر لا حجة عليهم، ولا يحسن خطابهم بما يتعلق بالتكليف، ثم ان الآية تدل على خلاف ما قالوه. لأن الله تعالى قال {وإذ أخذ ربك من بني آدم} وقال {من ظهورهم} ولم يقل من ظهره. وقال {ذريتهم} ولم يقل ذريته، ثم قال {أو تقولوا إنما أشرك آباؤنا من قبل وكنا ذرية من بعدهم أفتهلكنا بما فعل المبطلون} فأخبر ان هذه الذرية قد كان قبلهم آباء مبطلون وكانوا هم بعدهم (التبيان الجامع لعلوم القرآن) أنه سبحانه أخبر أن حكمة هذا الإشهاد إقامة للحجة عليهم، لئلا يقولوا يوم القيامة: { إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ } [12]، والحجة إنما قامت عليهم بالرسل والفطرة التي فطروا عليها، كما قال تعالى: { رُسُلاً مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللَّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ } [13].ان الآية لا صراحة لها فيما تدل عليه الروايات لإمكان حملها على التمثيل، و أما الروايات فهي إما مرفوعة أو موقوفة و لا حجية فيها - والآيات القرآنية مصرحة بكثرة، بأن الله تعالى لا يعذب أحداً حتى يقيم عليه الحجة بإنذار الرسل، وهو دليل على عدم الاكتفاء بما نصب من الأدلة، وما ركز من الفطرة، فمن ذلك قوله تعالى: { وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّىٰ نَبْعَثَ رَسُولاً } [الإسراء: 15] فإنه قال فيها: حتى نبعث رسولاً، ولم يقل حتى نخلق عقولاً، وننصب أدلة، ونركز فطرة... (أضواء البيان في تفسير القرآن)