(Mûsâ:) “Rabbim! Bana ve kardeşime mağfiret eyle ve bizi rahmetine koy! Çünki sen, merhametlilerin en merhametlisisin!”(1) dedi.
(1)“*اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ*[Merhametlilerin en merhametlisi] gibi ta‘bîrâttaki müvâzene(karşılaştırma), Cenâb-ı Hakk’ın vâki‘deki (gerçekteki) sıfât ve ef‘âli (fiilleri), sâir o sıfât ve ef‘âlin nümûnelerine mâlik (sâhib) olanlarla müvâzene ve tafdil (üstün tutma) değildir. Çünki bütün kâinâtta cin ve ins ve melekte olan kemâlât (yüksek vasıflar), O’nun kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir; nasıl müvâzeneye gelebilir? Belki müvâzene, insanların ve bâhusus (bilhassa) ehl-i gafletin nazarına göredir.Meselâ: Nasıl ki bir nefer, onbaşısına karşı kemâl-i itâat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; pâdişâhı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekkürâtını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: ‘Yâhu, pâdişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et.’ Şimdi şu söz, vâki‘deki pâdişâhın haşmetli hakīkī kumandanlığıyla, onbaşının cüz’î, sûrî (görünüşteki) kumandanlığını müvâzene değil; çünki o müvâzene ve tafdil, ma‘nâsızdır. Belki neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibâtına(bağlılığına) göredir ki, onbaşısını tercîh eder, teşekkürâtını ona verir, yalnız onu sever.” (Sözler, 32. Söz, 283)