Yeryüzünde haksız yere kibirlenenleri (de) âyetlerimden yakında uzaklaştıracağım. (Onlar) her mu'cizeyi görseler de (yine) ona îmân etmezler.(1) Hem hidâyet yolunu görseler, onu yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler, onu (hemen kendilerine) yol edinirler. Bunun sebebi, şübhesiz onların âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil kimseler olmalarıdır.
(1)“(İnsan) hikmet-i hılkatini (yaratılışının gāyesini) unutup, vazîfe-i fıtriyesini terk ederek kendine ma‘nâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik (sâhib) i‘tikād etse (kabûl etse), o vakit emânette hıyânet eder,وَقَدْ خاَبَ مَنْ دَسّٰيهاَ [Onu (o nefsi, isyânıyla) örten ise, mutlakā hüsrâna uğramıştır!] altında dâhil olur. (...)İşte ‘ene’ (insanın benlik duygusu), şu hâinâne vaziyetinde iken cehl-i mutlaktadır (tam bir câhilliktedir). Binler fünûnu (fenleri) bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir (en büyük bir cehâlettir). Çünki duyguları, efkârları (fikirleri) kâinâtın envâr-ı ma‘rifetini (Allah’ı tanıtan nûrlarını) getirdiği vakit, nefsinde onu tasdîk edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek (devâm ettirecek) bir madde bulmadığı için sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renkler ile boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka (tam bir ma‘nâsızlık) sûretini (şeklini) alır. Çünki şu hâldeki ‘ene’nin rengi, şirk ve ta‘tîldir, Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât parlak âyetlerle dolsa, o ‘ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez.” (Sözler, 30. Söz, 218)