Ne zaman ki Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona (keyfiyetsiz olan) kelâmıyla ihsanda bulununca (Rabbinin bu ihsanı neticesinde aldığı manevi hazzın etkisiyle) “Rabbim! Bana görün, seni görebileyim” dedi. Allah da, “Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin” buyurdu. Rabbi, (azameti ile) dağa tecelli edince (tecelli) onu (dağı) darmadağın etti. Mûsâ bayılarak düştü. Ayılınca, “Rabbim, sen çok yücesin. (Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Dünyada seni görmeyi isteğimden/*zellemden dolayı) *Sana tövbe ettim. Ben (dünyada câiz olmakla beraber, ru’yetin sadece âhirette olacağına, kavmim içerisinden) îmân edenlerin ilkiyim” dedi.
* “Zelle”; Peygamberlerden bir kasıt olmaksızın, unutarak ya da yanılarak meydana gelen, evlayı terk kabilinden, makamlarına uygun düşmeyen söz veya davranış.
Peygamberler, ismet (günahsızlık) sıfatına sahiptirler. Hayatlarının hiçbir döneminde (çocukluk, gençlik, peygamberlik öncesi veya peygamberlik vazifesini yaparken) küçük-büyük, gizli-açık hiçbir günaha meyletmezler, her daim ilâhî koruma altındadırlar.
* Ru’yetullah: Müslümanların, âhirette, keyfiyetsiz olarak Allah Teâlâ’nın yüce zâtını görmesidir.
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in itikâdı odur ki: Mü’minler, Rabbu’l-Âlemîn’i âhirette keyfiyetsiz (cisimlere ait herhangi bir vasıfla olmaksızın ve zaman ve mekândan münezzeh) olarak göreceklerdir.
Konu ile ilgili olarak Kâf suresi 35. âyet-i kerîmeye bakınız.