Ve sonra Biz, Mûsa ile otuz geceliğine sözleştik, süreye bir on gece daha ekledik¹ ve böylece Rabbinin belirlediği buluşma süresi, kırk geceye ulaştı.² (Bunun üzerine) Mûsa, kardeşi Hârûn’a: “Kavmim içerisinde benim yerime geç, kötülükleri düzelt ve sakın bozguncuların yolundan gitme!” dedi.
1 Bu olay, Bakara: 51’de; “Mûsa ile kırk geceliğine sözleştik.” şeklindedir. Bu âyet, o âyetteki kırk gecenin açıklaması niteliğindedir. Bir de gece ifâdesi; İslâm’da günün gece ile başlamasından dolayı kullanılmış olabilir. Ayrıca geceye o gecenin gündüzü de dâhildir. Bunlar göz önüne alınırsa, âyetin tercümesi “ve sonra Biz, Mûsa ile kırk günlüğüne sözleştik,” şeklinde olabilir.2 Çile (Erbaîn): Nefsânî arzulardan kurtularak ruh temizliğine ermek için tarikat yolunda ilerleyen sâlikin kırk gün süreyle özel bir mekânda inzivaya çekilip sıkı bir perhiz ve kendisini ibadete vermesi anlamında bir tasavvuf terimidir. “Kırk” anlamındaki Farsça çihl (چهل) kelimesinden gelen çile, “çihle” veya “çille” şeklinde de söylenir. Bazı tarikatlarda çile yerine yine “kırk” anlamına gelen Arapça “erbain” kelimesi de kullanılmıştır. Tasavvuf kaynakları bazı âyetleri kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlayarak, özellikle Hz. Mûsâ’nın vahiy almak üzere kırk gece Tûr’da kalarak ibadet ettiğine işaret eden âyeti (A‘râf: 142) delil göstererek çile uygulamasını Kur’ân-ı Kerîm’e dayandırırlar. Bazı Hint dinlerinde ve sûfî ekollerindeki “riyazat ve kırk bekleme” geleneği, “hâşâ Peygamberlik stajı” gibi algılanarak kötüye kullanılmıştır. Bu kırk gün içerisinde Hz. Mûsa’nın “çile” ve “riyazat” ile meşgul olduğu kanaati sağlam rivâyetlere dayanmamaktadır ve âyetlerde konuyla ilgili bir açıklama da yoktur. Bu konudaki rivayetler kerametleri kendilerinden ve müritlerinden menkul bir kısım şeyhlerin uydurmalarından başka bir şey değildir. Hz. Mûsa’nın Sina Dağında, bu kırk gün zarfında ne yaptığını en iyi Allah bilir. Hz. Peygamber döneminde evlenmemeye, sürekli oruç tutmaya veya geceleri sabahlara kadar namaz kılmaya karar verenler görülmüştür (Buhârî). Hatta Osmân b. Maz‘ûn kendini iğdiş etmeye karar vermiş (Buhârî), Ebû İsrâil çok sıcak bir günde güneş altında ayakta durup oruç tutmaya teşebbüs etmişti (Buhârî). Ancak Kur’ân-ı Kerîm, dünya nimetlerinden ölçülü bir şekilde faydalanmayı tavsiye ettiğinden (A‘râf: 33, Kasas: 77) bu tür aşırı hareketler Hz. Peygamber tarafından engellenmiştir. Abdülkadir Geylânî ve Ahmed er-Rifâî gibi ilk tarikat kurucularında “erbain” mevcut değildir. Erbaîn uygulaması özellikle Kadiriyye, Sühreverdiyye ve Halvetiyye mensupları arasında görülür. Genellikle kırk gün süren çilenin uygulama şekli Sühreverdî tarafından ortaya konmuştur. Çeşitli tarikatlarda açlık, sürekli sükût ve tefekkür, aralıksız ibadet ve zikir, çöllerde dolaşmak, mağaralarda yaşamak, bekârlık, iğdiş olmak, et yememek, soğuk su içmemek, kendini hor hakir bir durumda bırakmak, yalın ayak baş açık gezmek, tekkeye odun taşımak, hatta sakalıyla tuvalet temizlemek başlıca çile çeşitleri olarak görülür. İbnu Kayyim el-Cevzî ve İbnu Teymiyye gibi âlimler, bu uygulamanın Hristiyanlıkta ve Hint dinlerinde bulunduğunu söyleyerek erbaîne girmenin sapkınlık olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ca’ferî Şiîler de genellikle erbaîne karşıdırlar. Sonuç olarak bu uygulamaların tamamı, İslam dışı uygulamalardır. Yani Allah’a kul olamayanların kulların kulu olarak ne hallere düştüklerinin en bariz örneğidir.