Kasem olsun ki biz, ibret alsınlar (akıllarını başlarına alıp, yaptıkları sapkınlıklara tövbe ederek hakka yönelsinler) diye Firavun (ve) halkını, yıllarca kuraklık ve mahsul kıtlığı ile cezalandırdık. (Velâkin, bunca uyarılara rağmen onlar ısrarla azgınlıklarına devam ettiler.)
Hiç şüphesiz ki Allah Teâlâ, ısrarla hakkı inkâr edip sapkınlıklarına devam eden kullarına, hemen ceza vermeyip tövbe etmeleri için onlara mühlet tanıyandır. Gidişatlarının yanlış olduğunu hatırlatmak üzere onlara hakkı tebliğ eden peygamberler göndermesindeki hikmet de, akıllarını başlarına alıp yaptıkları sapkınlıklara tövbe ederek hakka yönelmeleri içindir. Ancak bazılarını musibetlere düçar etmesindeki hikmet ise Allah Teâlâ’nın kullarına dünya üzerindeki bir lütfudur. Ki kulları, bu uyarıları dikkate alıp hakka yönelerek helâk olmaktan kurtulsunlar. Velâkin bunca uyarılara rağmen, ısrarla sapkınlıklarına devam edenler ise müstahak oldukları üzere azaba düçar olurlar.
Allah Teâlâ, ezelî ve ebedî ilmi ile her şeyi hakkıyla bilendir. Velâkin, ezelî ve ebedî ilmi ile her şeyi hakkıyla bilen Allah Teâlâ, kulları henüz iyi ya da kötü fiilleri işlemeden, ezelî ve ebedî ilmi ile bilmiş olduğu hususa göre muamele ederek, onlara ceza ya da mükâfat vermez. Kul yapmış olduğu iyi ya da kötü ameline kendisi de şahit olsun diye, fiili işledikten sonra ceza ya da mükâfat olarak hak ettiği verilir. Allah Teâlâ’nın kullarını imtihân etmesinin sebebi, bizim neler yapacağımızı görmek için değildir. Haşa! Böyle bir düşünce kişiyi küfre götürür. “Allah Teâlâ bilmiyordu, sonradan öğrendi veya öğrenecek” demek küfürdür. Imtihânların sebebi; Âhirette, herkesi kendi ameline şahit tutmak içindir. Ve böylece, gazaba uğrayan da, mükâfata nail olan da bunun sebebini ayan beyan bilmiş olur.