O zaman (siz harb sâhasından) uzaklaşıyor ve kimseye dönüp bakmıyordunuz, peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu; böylece (Allah) sizi, keder üstüne kederle cezâlandırdı. Tâ ki ne elinizden gidene, ne de başınıza gelene üzülesiniz!(3) Çünki Allah, yapmakta olduklarınızdan hakkıyla haberdardır.
(3)Burada zikredilen “keder üstüne keder”, Resûl-i Ekrem (asm)’ın ölüm haberinin yayılması, yaralanmalar, öldürülmeler, müşriklerin muvaffakıyeti, ganîmetin elden gitmesi ve Allah’ın yardımından mahrum kalmaları gibi, harb esnâsında sahâbelerin çektikleri çok büyük sıkıntılardır. (Nesefî, c. 1, 282)“Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan (işlerinden) kazandığına mesrûr olur (sevinir) ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olur. Zîrâ dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da berâber gidiyor. Sen de yolcusun. Sen de gidiyorsun. Bak, ihtiyarlık şafağı kulakların üstünde tulû‘ etmiştir (doğmuştur). Başın yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda tavattun etmeğe (yerleşmeye) niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâzâ (bununla berâber), ebedî ömrün önündedir. O ömürde, bâkīde göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa‘y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-i bâkīden hiç haberin yok! Seni ölüm sekerâtı uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevî-i Nûriye, Habbe, 115)