Âli İmrân Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Âli İmrân Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 3. sûresidir. Medenî bir sûredir, 200 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 89. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

2. Âyet

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ الْحَيُّ الْقَيُّومُۜ

Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). (O) Hayy'dır, Kayyûm'dur (diri, her şeyin kendisiyle diri olduğu ve varlığı varlıkta tutandır).

3. Âyet

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَاَنْزَلَ التَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۙ

(Resulüm!) O, sana (bu) Kitâb'ı hak ve kendisinden önceki (kitap)ları tasdik edici olarak indirdi. Tevrât'ı ve İncîl'i de (O) indirmişti.

4. Âyet

مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ

(Ki bu kitaplar) Bundan önce insanlar için bir hidâyetti. (Allah, indirdiği bütün kitaplarla aslında hakla bâtılı birbirinden ayıran) Furkân'ı indirdi. Muhakkak ki Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için (kıyamet günü) şiddetli bir azap vardır. Allah Azîz'dir, Muntakim'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve kimsenin yaptığını yanına kâr bırakmayan intikam sahibidir).

5. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَيْءٌ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِۜ

Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.

6. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي يُصَوِّرُكُمْ فِي الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Sizi, (analarınızın) rahimler(in)de dilediği gibi suret ver(ip şekillendir)en O'dur. O'ndan başka İlâh yoktur. (O) Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

7. Âyet

هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَاْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَاْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُ اِلَّٓا اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

Sana (bu) Kitâb'ı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir ki bunlar Kitâb'ın ana (esa)sıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve (ona işlerine gelen manayı yükleyerek) onu tevil etmek için onun müteşâbih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini Allah'tan ve, "biz O'na iman ettik, (bu âyetlerin) hepsi Rabbimizin katındandır" deyip ilimde derinleşenlerden başka kimse bilmez. (Bu âyetleri, Rabbine yönelen) Gönül (ve akıl) sahiplerinden başkası (düşünüp) öğüt almaz.

8. Âyet

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

(Onlar ki Rabblerine şöyle dua edip yalvarırlar) "Rabbimiz! Bizi hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme! Bize katından bir rahmet (bağışlayıp) hibe et; çünkü Sen Vehhâb'sın (karşılıksız veren, hibe edensin)."

9. Âyet

رَبَّنَٓا اِنَّكَ جَامِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟

"Rabbimiz! (Gelmesi konusunda) Şüphe edilmeyen bir günde insanları mutlaka Câmi' (isminle huzurunda toplayacak olan yine) Sensin." Muhakkak ki Allah, vaadinden (asla) dönmez.

10. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِۙ

İnkâr edenlere gelince, (o gün) onların ne malları ne de evlatları Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar (cehennem) ateşin(in) yakıtıdır.

11. Âyet

كَدَاْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۚ فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

(Onların durumu) Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumuna benzer. (Onlar da) Âyetlerimizi yalanlamışlardı. Allah da onları günahları sebebiyle yakalayıvermişti. Allah, cezası pek şiddetli olandır.

12. Âyet

قُلْ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ اِلٰى جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ

(Resulüm!) Kâfirlere de ki: "Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme (sevk edilerek orada) toplanacaksınız. Orası ne kötü (ateşten) bir döşektir!"

13. Âyet

قَدْ كَانَ لَكُمْ اٰيَةٌ ف۪ي فِئَتَيْنِ الْتَقَتَاۜ فِئَةٌ تُقَاتِلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَاُخْرٰى كَافِرَةٌ يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَاْيَ الْعَيْنِۜ وَاللّٰهُ يُؤَيِّدُ بِنَصْرِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِاُو۬لِي الْاَبْصَارِ

Andolsun ki (Bedir'de) karşı karşıya gelen iki toplulukta sizin için bir âyet (ibret ve delil) vardır. Biri Allah yolunda savaşan bir topluluk, diğeri ise onları gözleriyle kendilerinin iki misli gören kâfir bir grup. Allah dilediğini yardımı ile (destekleyip) kuvvetlendirir. Muhakkak ki bunda (hakkı görmek isteyen) basiret sahipleri için elbette bir ibret vardır.

14. Âyet

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ

Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma (ve güzel) atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı duyulan tutkulu sevgi insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının (geçici) menfaatleridir. Hâlbuki varılacak (asıl ve tek) güzel yer ancak Allah'ın katındadır.

15. Âyet

قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِۚ

(Resulüm!) De ki: "Size bunlardan daha da hayırlısını haber vereyim mi?" (Allah'a karşı) Takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için Rabbleri katında içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde de) Allah'ın rızası vardır. Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.

16. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اِنَّـنَٓا اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ

(Bu nimetler) "Rabbimiz! Muhakkak ki biz (Sana ve resulüne) iman ettik, bizim günahlarımızı mağfiret et ve bizi (cehennemdeki) ateş azabından koru!" diyenler,

17. Âyet

اَلصَّابِر۪ينَ وَالصَّادِق۪ينَ وَالْقَانِت۪ينَ وَالْمُنْفِق۪ينَ وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ

(İmtihanlara) Sabredenler, (dünyaya gelmeden önce Rabblerine âbd olacaklarına dair verdikleri söze) sadakat gösterenler, (Allah'ın resulüne gönülden) itaat edenler, (Allah'ın kendilerine bahşettiği maddi, manevi her türlü nimeti Allah yolunda) infak edenler ve seher vaktinde (günahlarından ve yanlışlarından dolayı Rabblerinden) mağfiret dile(yip O'na yalvar)anlar (içindir).

18. Âyet

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِماً بِالْقِسْطِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۜ

Allah şahiddir ki kesinlikle O'ndan başka İlâh yoktur. Melekler ve adaletle hüküm veren ilim sahipleri de (şahiddir ki) O'ndan başka İlâh yoktur. (O) Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

19. Âyet

اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠قف وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْياً بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

Muhakkak ki Allah katında (yegâne) din İslâm'dır. Ancak kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lar, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden (yine) ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı süratlice görendir.

20. Âyet

فَاِنْ حَٓاجُّوكَ فَقُلْ اَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلّٰهِ وَمَنِ اتَّـبَعَنِۜ وَقُلْ لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْاُمِّيّ۪نَ ءَاَسْلَمْتُمْۜ فَاِنْ اَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوْاۚ وَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ۟

(Resulüm!) Buna rağmen (onlar) seninle tartışmaya girişirlerse (onlara) de ki: "(Ben) Yüzümü (ve tüm varlığımı) Allah'a teslim ettim ve bana tabi olanlar da (böyle yaptılar)." Kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lara ve ümmilere (âyetlerimizden habersiz olanlara) da, "(siz de Allah'a) teslim oldunuz mu?" de! Eğer onlar (Allah'a) teslim olurlarsa elbette hidâyeti bulmuş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen; yalnızca (hakkı) tebliğdir. Allah, kulları(nı) hakkıyla görendir.

21. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَيَقْتُلُونَ الَّذ۪ينَ يَاْمُرُونَ بِالْقِسْطِ مِنَ النَّاسِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ

Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, nebîleri haksız yere öldürenler ve insanlardan (Allah'ın hükmüyle) adaleti emredenlerin canlarına kıyanlar yok mu, (Resulüm!) sen onlara elem verici (iç yakan) bir azabı müjdele!

22. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ

İşte bunlar dünyada da âhirette de amelleri boşa giden kimselerdir. Onlar için (kıyamet günü) hiçbir yardımcı da bulunmaz.

23. Âyet

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يباً مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ

(Resulüm!) Kendilerine kitaptan bir nasip verilen (Yahudi)leri görmedin mi? (Onlar) Aralarında hüküm vermesi için Allah'ın Kitâb'ına çağrılıyorlar da sonra içlerinden bir grup (haktan) yüz çevirerek dönüp gidiyor.

24. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّاماً مَعْدُودَاتٍۖ وَغَرَّهُمْ ف۪ي د۪ينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

Şüphesiz bunun sebebi; onların, "sayılı birkaç gün dışında, bize asla ateş dokunmayacaktır (oradan çıkıp cennete gideceğiz)" demelerindendir. Böylece dinleri hakkında (Allah'a iftira ederek) uydurdukları şeyler kendilerini aldatmıştır.

25. Âyet

فَكَيْفَ اِذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Peki, (gelmesi konusunda) şüphe edilmeyen bir günde onları (huzurumuzda) topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman (onların) hâlleri nice olur?

26. Âyet

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

(Resulüm!) De ki: "Mülkün Mâlik'i (gerçek sahibi) olan Allah'ım! Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz ed(ip yücelt)ir, dilediğini de zelil ed(ip alçalt)ırsın. (Her türlü) Hayır Senin elindedir. Muhakkak ki Sen her şeye Kadîr'sin (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutansın)."

27. Âyet

تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّۘ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

"Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin."

28. Âyet

لَا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِر۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللّٰهِ ف۪ي شَيْءٍ اِلَّٓا اَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقٰيةًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ

Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler! Kim bunu yaparsa artık onun Allah nezdinde hiçbir (değeri) kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikelerden) korunma(k için böyle görünme)niz başkadır. Bununla beraber Allah sizi, kendisin(e karşı gelmek)ten sakındırır! Çünkü dönüş (ancak) Allah'adır.

29. Âyet

قُلْ اِنْ تُخْفُوا مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ اَوْ تُبْدُوهُ يَعْلَمْهُ اللّٰهُۜ وَيَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

De ki: "Göğüslerinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi ve yerdeki her şeyi de bilir. Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır)."

30. Âyet

يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراًۚۛ وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍۚۛ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَداً بَع۪يداًۜ وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُۜ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ۟

Herkesin hayır olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan), o (işlediği kötülükleri) ile kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını ister. Allah sizi, kendisin(e karşı gelmek)ten sakındırır ve Allah, kullar(ın)a karşı çok Raûf (çok şefkatli)dir.

31. Âyet

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

(Resulüm!) De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

32. Âyet

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ

De ki: "Allah'a ve resul(ün)e itaat edin!" Buna rağmen (onlar yine de) yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah, kâfirleri sevmez.

33. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰٓى اٰدَمَ وَنُوحاً وَاٰلَ اِبْرٰه۪يمَ وَاٰلَ عِمْرٰنَ عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ

Muhakkak ki Allah; Âdem'i, Nûh'u, İbrâhîm ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.

34. Âyet

ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۚ

(Onlar) Birbirinden türeyen nesil(ler)di (bu bakımdan onlar hakkında cahilce konuşup yanlış söz söylemeyin). Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

35. Âyet

اِذْ قَالَتِ امْرَاَتُ عِمْرٰنَ رَبِّ اِنّ۪ي نَذَرْتُ لَكَ مَا ف۪ي بَطْن۪ي مُحَرَّراً فَتَقَبَّلْ مِنّ۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Hani İmrân'ın hanımı şöyle demişti: "Rabbim! Karnımdaki (doğacak çocuğu)mu hür olarak (sadece Sana âbd olması ve yolunda hizmet etmesi için) Sana adadım, (bu adağımı) benden kabul buyur! Muhakkak ki Sen Semî''sin, Alîm'sin (her şeyi, herkesi işiten ve bilensin)."

36. Âyet

فَلَمَّا وَضَعَتْهَا قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي وَضَعْتُهَٓا اُنْثٰىۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا وَضَعَتْۜ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰىۚ وَاِنّ۪ي سَمَّيْتُهَا مَرْيَمَ وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Nihayet onu doğurunca, "Rabbim! Ben bir kız doğurdum" dedi (ve bundan dolayı mahzun oldu). Oysa Allah, onun ne doğurduğunu çok iyi biliyordu. (Devamında dedi ki) "Erkek, kız gibi değildir. Ben ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytan(ın şerrin)den Senin himayene bırakıyorum."

37. Âyet

فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ وَاَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناًۙ وَكَفَّلَهَا زَكَرِيَّاۜ كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَۙ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقاًۚ قَالَ يَا مَرْيَمُ اَنّٰى لَكِ هٰذَاۜ قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

Bunun üzerine Rabbi o (kız çocuğu)nu (adak olarak) güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir bitki (bir çiçek) gibi yetiştirdi. (Onun akrabası olan) Zekeriyyâ'yı da ona (bakmakla) mükellef kıldı. Zekeriyyâ mâbede her girişinde onun yanında bir rızık bulur ve "ey Meryem, bu sana nereden (geldi)?" derdi. (O da) "Bu, Allah katındandır. Şüphesiz ki Allah, dilediğine hesapsız rızık verir" derdi.

38. Âyet

هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُۚ قَالَ رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةًۚ اِنَّكَ سَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ

İşte orada Zekeriyyâ, Rabbine dua etti, "Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet! Şüphesiz ki Sen Semî' (isminle) duayı işitensin" dedi.

39. Âyet

فَنَادَتْهُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَهُوَ قَٓائِمٌ يُصَلّ۪ي فِي الْمِحْرَابِۙ اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقاً بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّداً وَحَصُوراً وَنَبِياًّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ

Zekeriyyâ (bu hâl üzere) mâbedde namaz kılarken melekler ona şöyle nidâ ettiler: "Doğrusu Allah sana, Allah'tan gelen bir kelime (olan Îsâ)'yı tasdik edici, (insanlar arasında seçkin bir yere sahip olacak) efendi, nefsine hakim ve sâlihlerden bir nebî olarak Yahyâ'yı müjdeliyor."

40. Âyet

قَالَ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي غُلَامٌ وَقَدْ بَلَغَنِيَ الْكِبَرُ وَامْرَاَت۪ي عَاقِرٌۜ قَالَ كَذٰلِكَ اللّٰهُ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ

(Zekeriyyâ) "Rabbim!" dedi, "bana ihtiyarlık gelip çatmış iken, hanımım da kısır olduğu hâlde benim nasıl oğlum olur?" (Melekler) Dedi ki: "Öyledir, (ama) Allah dilediğini yapar."

41. Âyet

قَالَ رَبِّ اجْعَلْ ل۪ٓي اٰيَةًۜ قَالَ اٰيَتُكَ اَلَّا تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلٰثَةَ اَيَّامٍ اِلَّا رَمْزاًۜ وَاذْكُرْ رَبَّكَ كَث۪يراً وَسَبِّـحْ بِالْعَشِيِّ وَالْاِبْكَارِ۟

(Zekeriyyâ) "Rabbim!" dedi, "(çocuğum olacağına dair) bana bir işaret ver!" (Melekler) "Sana işaret, (sapasağlam olduğun hâlde) işaretleşme dışında üç gün (üç gece) insanlarla konuşamamandır. Ayrıca Rabbini çokça zikret ve akşam sabah onu tesbih et" dedi.

42. Âyet

وَاِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰيكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفٰيكِ عَلٰى نِسَٓاءِ الْعَالَم۪ينَ

Hani (bir zaman da) melekler (Meryem'e) şöyle demişlerdi: "Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yaptı ve seni (tüm) âlemlerdeki kadınlara üstün kıldı."

43. Âyet

يَا مَرْيَمُ اقْنُت۪ي لِرَبِّكِ وَاسْجُد۪ي وَارْكَع۪ي مَعَ الرَّاكِع۪ينَ

"Ey Meryem! Rabbine (gönülden) itaat et, (acziyetini bilerek) secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû ed(ip Allah'ın hükmü karşısında boyun bük)."

44. Âyet

ذٰلِكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ الْغَيْبِ نُوح۪يهِ اِلَيْكَۜ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يُلْقُونَ اَقْلَامَهُمْ اَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَۖ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ اِذْ يَخْتَصِمُونَ

(Resulüm!) İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye (kura çekmek için) kalemlerini (suya) atarlarken sen onların yanında değildin, (onlar bu yüzden) çekişirken de sen onların yanında değildin.

45. Âyet

اِذْ قَالَتِ الْمَلٰٓئِكَةُ يَا مَرْيَمُ اِنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُۗق اِسْمُهُ الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَج۪يهاً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ

Hani (bir zaman da) melekler demişlerdi ki: "Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime (olan bir çocuk) ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu Îsâ Mesîh'tir. O, dünyada da âhirette de itibarlı (şerefli) ve (Allah'a) yakın olanlardandır."

46. Âyet

وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِي الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَمِنَ الصَّالِح۪ينَ

"(O) Hem beşikte hem de yetişkin çağında insanlarla konuşacak ve sâlihlerden olacaktır."

47. Âyet

قَالَتْ رَبِّ اَنّٰى يَكُونُ ل۪ي وَلَدٌ وَلَمْ يَمْسَسْن۪ي بَشَرٌۜ قَالَ كَذٰلِكِ اللّٰهُ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۜ اِذَا قَضٰٓى اَمْراً فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Meryem dedi ki: "Rabbim! Bana bir insan dokunmadığı hâlde benim nasıl çocuğum olur?" (Melekler) Dedi ki: "Öyledir, (ama) Allah dilediğini yaratır. O, bir işe hükmettiği zaman ona sadece 'ol!' der ve o da hemen oluverir."

48. Âyet

وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرٰيةَ وَالْاِنْج۪يلَۚ

(Melekler, Îsâ ile ilgili sözlerine devam ederek) "(Allah) Ona kitabı (hakikatin bilgisini), hikmeti (Allah'ın muradını), (önceden Mûsâ'ya verilen) Tevrât'ı ve (ona indirilecek olan) İncîl'i öğretecek."

49. Âyet

وَرَسُولاً اِلٰى بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اَنّ۪ي قَدْ جِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْۙ اَنّ۪ٓي اَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطّ۪ينِ كَهَيْـَٔةِ الطَّيْرِ فَاَنْفُخُ ف۪يهِ فَيَكُونُ طَيْراً بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُبْرِئُ الْاَكْمَهَ وَالْاَبْرَصَ وَاُحْـيِ الْمَوْتٰى بِاِذْنِ اللّٰهِۚ وَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا تَاْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَۙ ف۪ي بُيُوتِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَۚ

Ve (o) İsrâîloğulları'na bir resul olarak (şöyle diyecek), "şüphesiz ben size, Rabbinizden bir âyet (mucize ve delil) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve ona üflerim, o da Allah'ın izniyle hemen bir kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve (cüzzam hastalığına yakalanmış teni) alacalıyı iyileştirir, ölüleri de diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer mü'min kimseler iseniz şüphesiz bunda sizin için bir âyet (ibret ve delil) vardır."

50. Âyet

وَمُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَلِاُحِلَّ لَكُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ وَجِئْتُكُمْ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِ

"Ve Ben, benden önce gelen Tevrât'ı tasdik edici ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmak için (gönderildim) ve size Rabbinizden bir âyet (mucize ve delil) ile geldim. O hâlde Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

51. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ

"Muhakkak ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na âbd olu(p kulluk edi)n! İşte bu, sırât-ı mustakîm (Allah'a dosdoğru varan yol)dur."

52. Âyet

فَلَمَّٓا اَحَسَّ ع۪يسٰى مِنْهُمُ الْكُفْرَ قَالَ مَنْ اَنْصَار۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِۚ اٰمَنَّا بِاللّٰهِۚ وَاشْهَدْ بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

Îsâ, onlardaki küfrü sezince, "Allah'a (varan yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?" dedi. Havariler, "biz Allah'ın (dininin) yardımcılarıyız, Allah'a iman ettik ve şahid ol ki biz şüphesiz Müslümanlarız" dediler.

53. Âyet

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ

(Havariler) "Rabbimiz! Biz, senin indirdiğin (vahyin)e iman ettik ve resulüne tabi olduk. Artık bizi (vahyini ve resulünü tanıyan) şahidlerle beraber yaz!" (dediler)

54. Âyet

وَمَكَرُوا وَمَكَرَ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِر۪ينَ۟

(Ama Yahudiler, Îsâ'ya) Tuzak kurdular, Allah da (onların tuzaklarını altüst edecek bir) tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır.

55. Âyet

اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ي مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ

Hani Allah (o zaman şöyle) buyurmuştu: "Ey Îsâ! Muhakkak ki Ben, seni vefat ettireceğim, seni kendime yükselteceğim, seni kâfirlerden (kurtararak) temizleyeceğim ve sana tabi olanları kıyamet gününe kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. (İşte o zaman) Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda (Ben) hüküm vereceğim."

56. Âyet

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداً فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۘ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ

"Kâfirlere gelince, onları dünyada da âhirette de şiddetli bir azapla cezalandıracağım ve onların yardımcıları da olmayacaktır."

57. Âyet

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّ۪يهِمْ اُجُورَهُمْۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَ

"İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, Allah onların mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah, (kâfir olup nefsine zulmeden) zalimleri asla sevmez."

58. Âyet

ذٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْاٰيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَك۪يمِ

(Resulüm!) İşte bu (anlatıla)nları Biz sana âyetlerden ve hikmet dolu Zikir (olan bu Kur'ân)dan okuyoruz.

59. Âyet

اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Şüphesiz ki Allah katında (babasız yaratılış bakımından) Îsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir. (Allah) Onu (da babası olmadan) bir topraktan yarattı. Sonra ona "ol" dedi. O da hemen oluverdi.

60. Âyet

اَلْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْمُمْتَر۪ينَ

(Resulüm!) Hak, (sadece) Rabbindendir. O hâlde (sakın) şüphe edenlerden olma!

61. Âyet

فَمَنْ حَٓاجَّكَ ف۪يهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ فَقُلْ تَعَالَوْا نَدْعُ اَبْنَٓاءَنَا وَاَبْنَٓاءَكُمْ وَنِسَٓاءَنَا وَنِسَٓاءَكُمْ وَاَنْفُسَنَا وَاَنْفُسَكُمْ ثُمَّ نَبْتَهِلْ فَنَجْعَلْ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَى الْكَاذِب۪ينَ

Artık sana (Îsâ hakkındaki bu) ilim geldikten sonra kim seninle onun hakkında tartışmaya girişirse (onlara) de ki: "(Eğer iddianızda sadık kimseler iseniz) Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım. Biz de siz de toplanalım sonra da gönülden dua edelim de Allah'ın lanetinin yalan söyleyenler üzerine olmasını dileyelim."

62. Âyet

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّۚ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Şüphesiz (Îsâ hakkında anlatılan) bu olaylar hakikatin ta kendisidir. Allah'tan başka hiçbir İlâh yoktur. Muhakkak ki Allah, elbette O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

63. Âyet

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِالْمُفْسِد۪ينَ۟

Eğer yine yüz çevirirlerse, şüphesiz ki Allah, fesad çıkaranları en iyi bilendir.

64. Âyet

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـٔاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

(Resulüm!) De ki: "Ey ehl-i kitap! Bizimle sizin aranızda ortak bir kelimeye gelin! Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)meyelim. O'na hiçbir şeyi şirk koşmayalım ve Allah'tan başka (âlimlerimizi ve) birbirimizi rabler edinmeyelim (onların sözünü Allah'ın âyetlerinin önüne koymayalım)." Buna rağmen (onlar yine de) yüz çevirirlerse, onlara deyin ki: "Şahid olun, biz (kendimizi Allah'a teslim etmiş) Müslümanlarız."

65. Âyet

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَمَٓا اُنْزِلَتِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْج۪يلُ اِلَّا مِنْ بَعْدِه۪ۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

Ey ehl-i kitap! İbrâhîm hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrât da İncîl de ondan sonra indirilmiştir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

66. Âyet

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ حَاجَجْتُمْ ف۪يمَا لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌ فَلِمَ تُحَٓاجُّونَ ف۪يمَا لَيْسَ لَكُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

İşte siz böyle kimselersiniz! (Hadi, biraz) Bilgi sahibi olduğunuz şey (olan Mûsâ ve Îsâ) hakkında tartıştınız; fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız (İbrâhîm) hakkında niçin tartışıyorsunuz! Allah (her şeyi) bilir, siz ise bilmezsiniz.

67. Âyet

مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِياًّ وَلَا نَصْرَانِياًّ وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفاً مُسْلِماًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

İbrâhîm, ne Yahudi ne de Hristiyandı; fakat (o, Allah'a teslim olmuş ve hakka yönelmiş) hanîf bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.

68. Âyet

اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يمَ لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ

Şüphesiz ki İbrâhîm'e en yakın olan insanlar, elbette ona tabi olanlar ile bu nebî (Muhammed) ve (ona) iman edenlerdir. Allah da mü'minlerin velisi (dostu ve yardımcısı)dır.

69. Âyet

وَدَّتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يُضِلُّونَكُمْۜ وَمَا يُضِلُّونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

Ehl-i kitaptan bir grup sizi dalâlete düşürmeyi arzuladılar. Oysa onlar sadece kendilerini dalâlete düşürürler de (bunun) farkında değildirler.

70. Âyet

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ

Ey ehl-i kitap! (Hakikati görüp bildiğiniz ve buna) Şahid olduğunuz hâlde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?

71. Âyet

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ۟

Ey ehl-i kitap! Niçin (hakkı) bildiğiniz hâlde hakkı bâtılla örtmeye çalışıyor ve hakkı gizliyorsunuz.

72. Âyet

وَقَالَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اٰمِنُوا بِالَّـذ۪ٓي اُنْزِلَ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَجْهَ النَّهَارِ وَاكْفُرُٓوا اٰخِرَهُ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَۚ

Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi: "(Muhammed'e) İman edenlere indirilmiş olan (Kur'ân')a, günün başlangıcında (sabahleyin görünüşte) iman edin, (günün) sonunda (akşamleyin) de (onu) inkâr edin. Belki onlar (size bakarak böylece dinlerinden) dönerler."

73. Âyet

وَلَا تُؤْمِنُٓوا اِلَّا لِمَنْ تَبِـعَ د۪ينَكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْهُدٰى هُدَى اللّٰهِۙ اَنْ يُؤْتٰٓى اَحَدٌ مِثْلَ مَٓا اُو۫ت۪يتُمْ اَوْ يُحَٓاجُّوكُمْ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ قُلْ اِنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِۚ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌۚ

(Bir de onlar dediler ki) "Sizin dininize tabi olanlardan başkalarına inan(ıp güven)meyin." (Resulüm!) De ki: "Gerçek hidâyet Allah'ın hidâyetidir. Birine, size verilenin benzerinin verilmesinden veya Rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller getireceklerinden ötürü mü (böyle söylüyorsunuz)?" De ki: "Lütuf (ve ihsan) Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah Vâsi''dir, Alîm'dir (ilmi ve rahmetiyle her şeyi ve herkesi kuşatan ve bilendir).

74. Âyet

يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

(O) Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.

75. Âyet

وَمِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ اِنْ تَاْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَۚ وَمِنْهُمْ مَنْ اِنْ تَاْمَنْهُ بِد۪ينَارٍ لَا يُؤَدِّه۪ٓ اِلَيْكَ اِلَّا مَا دُمْتَ عَلَيْهِ قَٓائِماًۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيّ۪نَ سَب۪يلٌۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki ona yığınla (mal) emanet etsen, onu sana (noksansız) iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar emanet etsen, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, "ümmilere (ehl-i kitap olmayan insanlara) karşı (yaptıklarımızdan dolayı) bize vebal (ve günah) yoktur" demelerinden dolayıdır. Onlar Allah hakkında bile bile (yalan uydurup O'na iftira ederek) yalan söylüyorlar.

76. Âyet

بَلٰى مَنْ اَوْفٰى بِعَهْدِه۪ وَاتَّقٰى فَاِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ

Hayır (hakikat onların dediği gibi değil)! Her kim (Allah'a verdiği âbd olma) sözünü yerine getirir ve takvâ sahibi olursa bilsin ki Allah da muttakileri (O'na karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) sever.

77. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَشْتَرُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَاَيْمَانِهِمْ ثَمَناً قَل۪يلاً اُو۬لٰٓئِكَ لَا خَلَاقَ لَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ وَلَا يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ وَلَا يَنْظُرُ اِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَلَا يُزَكّ۪يهِمْۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Şüphesiz ki Allah'a verdikleri (O'na âbd olacaklarına dair) sözü ve yeminlerini (dünya malı gibi) az bir pahaya satanlar var ya, işte onlar için âhirette bir nasip yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla ne konuşacak, ne onlara bakacak ve ne de onları(n günahlarını mağfiret edip onları) temize çıkaracaktır. (Orada) Onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

78. Âyet

وَاِنَّ مِنْهُمْ لَفَر۪يقاً يَلْوُ۫نَ اَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنَ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنَ الْكِتَابِۚ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Yine (ehl-i kitap) o(la)nlardan öyle bir grup vardır ki kitaptan olmadığı hâlde (söylediklerini) kitaptan sanasınız diye dillerini kitapla eğip büker (sözlerini, Allah'ın vahyiymiş gibi göstermek için dillerini eğip bükerek onları, kitabın sözlerine benzetmeye çalışır)lar. Ve o (söyledikleri), Allah katından olmadığı hâlde, "bu, Allah katındandır" derler. Onlar Allah hakkında bile bile (yalan uydurup O'na iftira ederek) yalan söylüyorlar.

79. Âyet

مَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُؤْتِيَهُ اللّٰهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَاداً ل۪ي مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيّ۪نَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَۙ

Allah'ın kendisine kitap, hikmet ve nübüvvet verdiği kimsenin, sonra(dan kalkıp) insanlara, "Allah'tan başka (bir de) bana âbd olun" demesi olacak şey değildir. Aksine (o ancak şöyle der), "(öğrenip) öğretmekte ve oku(yup okut)makta olduğunuz kitap uyarınca rabbaniler (yalnız Allah'a ihlâsla âbd olan kullar) olun!"

80. Âyet

وَلَا يَاْمُرَكُمْ اَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلٰٓئِكَةَ وَالنَّبِيّ۪نَ اَرْبَاباًۜ اَيَاْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْدَ اِذْ اَنْتُمْ مُسْلِمُونَ۟

Ve size, "melekleri ve nebîleri rabler edinin!" diye de emretmez. Siz (Allah'a teslim olmuş) Müslümanlar olduktan sonra (o) size hiç kâfirliği emreder mi?

81. Âyet

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ النَّبِيّ۪نَ لَـمَٓا اٰتَيْتُكُمْ مِنْ كِتَابٍ وَحِكْمَةٍ ثُمَّ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ لَتُؤْمِنُنَّ بِه۪ وَلَتَنْصُرُنَّهُۜ قَالَ ءَاَقْرَرْتُمْ وَاَخَذْتُمْ عَلٰى ذٰلِكُمْ اِصْر۪يۜ قَالُٓوا اَقْرَرْنَاۜ قَالَ فَاشْهَدُوا وَاَنَا۬ مَعَكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ

Hani Allah nebîlerden, "Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra yanınızdakini tasdik edici bir resul geldiğinde ona mutlaka iman edeceksiniz ve ona mutlaka yardım edeceksiniz" diye sağlam bir söz almış, "(bunu) ikrar (edip kabul) ettiniz ve bu ağır ahdimi yüklendiniz mi?" buyurmuştu. (Onlar da) "İkrar (edip kabul) ettik" demişlerdi. (Bunun üzerine Allah da) "O hâlde şahid olun, Ben de sizinle beraber şahid olanlardanım" buyurmuştu.* <Allah bu âyetle her nebîden ayrıca onlara iman edip tabi olan herkesten bir söz aldığını buyuruyor. Bu yüzden kendi nebîsine iman edip tabi olan herkes daha sonra gelen, kitap ve hikmeti tasdik eden resule iman etmeli ve ona yardım etmelidir. Yoksa kendi nebîsine iman edip ona tabi olmuş olmaz ve fâsık olmuş olur. Sonraki âyet bunun kanıtıdır.>

82. Âyet

فَمَنْ تَوَلّٰى بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

Artık bundan sonra her kim (hidâyetten) dönerse işte onlar fâsıkların ta kendileridir.

83. Âyet

اَفَغَيْرَ د۪ينِ اللّٰهِ يَبْغُونَ وَلَهُٓ اَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَاِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

Göklerde ve yerde olanlar(ın hepsi) ister istemez O'na teslim olduğu ve (her şey hesap vermek için) O'n(un huzurun)a döndürüleceği hâlde onlar, Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?

84. Âyet

قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۖ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

(Resulüm!) De ki: "Biz Allah'a ve bize indirilene, İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Yakûb ve (onun) torunlar(ın)a indirilenlere, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve Rabbleri tarafından (diğer) nebîlere verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrım yapmayız (hepsini Allah'ın gönderdiği resuller olarak kabul ederiz) ve biz (sadece) O'na teslim olanlarız."

85. Âyet

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪يناً فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

Kim, İslâm'dan başka bir din (hayat tarzı yaşayıp) ararsa (bilsin ki o din) ondan asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

86. Âyet

كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْماً كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

İman ettikten, (kendilerine gelen) resulün hak olduğuna şahidlik ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra (bunları) inkâr eden bir kavme Allah nasıl hidâyet nasip eder? Allah (kendi nefislerine ve başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez.

87. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ

İşte onların (kıyamet günü) cezası; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır.

88. Âyet

خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَۙ

Onlar bu (lanet)in içinde ebedi olarak kalırlar. Artık (o) azap onlardan ne hafifletilir ne de onlara göz açtırılır.

89. Âyet

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Ancak bundan sonra tövbe edip (nefsini) ıslah edenler müstesnadır; çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

90. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْراً لَنْ تُقْبَلَ تَوْبَتُهُمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الضَّٓالُّونَ

Şüphesiz iman ettikten sonra inkâr eden, sonra da inkârda ileri gidenlerin tövbeleri (onlardan) asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar asıl dalâlette olanlardır.

91. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ اَحَدِهِمْ مِلْءُ الْاَرْضِ ذَهَباً وَلَوِ افْتَدٰى بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ۟

Şüphesiz ki (Allah'ı ve resulünü) inkâr edip kâfir olarak ölenler, dünya dolusu altın(ı dünyadayken infak ederek) fidye vermiş olsalar dahi hiçbirinden (bu fidyeleri) kabul edilmeyecektir. Onlar için (kıyamet günü) elem verici (iç yakan) bir azap vardır ve onlar için hiçbir yardımcı da yoktur.

92. Âyet

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَاِنَّ اللّٰهَ بِه۪ عَل۪يمٌ

Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infak etmedikçe iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz de muhakkak ki Allah, onu hakkıyla bilir.

93. Âyet

كُلُّ الطَّعَامِ كَانَ حِلاًّ لِبَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ اِلَّا مَا حَرَّمَ ٔاِسْرَٓاي۪لُ عَلٰى نَفْسِه۪ مِنْ قَبْلِ اَنْ تُنَزَّلَ التَّوْرٰيةُۜ قُلْ فَاْتُوا بِالتَّوْرٰيةِ فَاتْلُوهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Tevrât indirilmeden önce (diğer adı) İsrâîl (olan Yakûb)'un kendisine haram kıldığı şeyler dışında bütün yiyecekler İsrâîloğulları'na helâl idi. De ki: "Eğer (deve eti ve sütünün haram olduğu hususunda) doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrât'ı getirip onu okuyun!"

94. Âyet

فَمَنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ

Artık bundan sonra her kim Allah hakkında yalan uydurup iftira ederse işte onlar (kendi nefislerine zulmeden) zalimlerdir.

95. Âyet

قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

(Resulüm!) De ki: "Allah doğruyu söylemiştir. Öyleyse (hakka yönelmiş) hanîf olan İbrâhîm'in dinine tabi olun. O, müşriklerden değildi."

96. Âyet

اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ

Şüphesiz insanlar için (mâbed olarak) kurulan ilk ev, Mekke'deki mübarek ve bütün âlemlere hidâyet kaynağı olan (Kâbe)dir.

97. Âyet

ف۪يهِ اٰيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ اِبْرٰه۪يمَۚ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ اٰمِناًۜ وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ اِلَيْهِ سَب۪يلاًۜ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَم۪ينَ

Orada apaçık nişaneler, (ayrıca) İbrâhîm'in makamı vardır. Oraya kim girerse emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim (bu hakkı) inkâr ederse bilmelidir ki Allah bütün âlemlerden müstağnidir (O'nun hiçbir şeye ve hiç kimseye ihtiyacı yoktur).

98. Âyet

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۗق وَاللّٰهُ شَه۪يدٌ عَلٰى مَا تَعْمَلُونَ

De ki: "Ey ehl-i kitap! Allah, yaptıklarınıza Şehîd (ismiyle şahid) olduğu hâlde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?"

99. Âyet

قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَصُدُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ تَبْغُونَهَا عِوَجاً وَاَنْتُمْ شُهَدَٓاءُۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

De ki: "Ey ehl-i kitap! Siz (Kur'ân'daki âyetlerin ve size gelen resulün hak olduğuna) şahid olduğunuz hâlde niçin iman edenleri Allah'ın yolundan alıkoyarak onu eğri göstermek istiyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan (asla) gâfil değildir."

100. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا فَر۪يقاً مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ يَرُدُّوكُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ كَافِر۪ينَ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Eğer kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lardan bir gruba tabi olursanız, (onlar) imanınızdan sonra sizi küfre (geri) döndürürler.

101. Âyet

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟

Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik O'nun resulü de aranızda iken (hakikati) nasıl inkâr ed(ip küfre dön)ersiniz? Kim Allah'a (O'nun resulüne ve âyetlerine) sımsıkı sarılırsa andolsun ki o, sırât-ı mustakîme (dosdoğru olan yola) hidâyet edilmiştir.

102. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a karşı nasıl takvâ sahibi olmak gerekiyorsa öyle takvâ sahibi olun (O'na karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve ancak (Allah'a tüm varlığıyla teslim olan) Müslümanlar olarak can verin.

103. Âyet

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Ve hep birlikte Allah'ın ipi (olan Kur'ân'a ve onun resulü)ne sımsıkı sarılın, sakın parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini (size verdiği hidâyeti) hatırlayın; hani siz (birbirinize) düşman (kimse)ler idiniz de (O), kalplerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş (kimse)ler olmuştunuz. Yine siz (gönlünüzde var olan küfürle dolu) ateşten bir çukurun kenarında idiniz de (O) sizi oradan kurtarmıştı. İşte, Allah âyetlerini size umulur ki hidâyeti bulursunuz diye böyle açıklar.

104. Âyet

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Siz(in içiniz)den (her zaman) hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.

105. Âyet

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ

Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ihtilafa düşen (Yahudi ve Hristiyan)lar gibi olmayın. İşte onlar için (âhirette) büyük bir azap vardır.

106. Âyet

يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌۚ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اسْوَدَّتْ وُجُوهُهُمْ۠قف اَكَفَرْتُمْ بَعْدَ ا۪يمَانِكُمْ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

Bazı yüzlerin ağardığı, bazı yüzlerin de karardığı o (hesap) gün(ü), yüzleri kararanlara, "iman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise küfrünüzden dolayı tadın azabı!" (denilir)

107. Âyet

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ابْيَضَّتْ وُجُوهُهُمْ فَف۪ي رَحْمَةِ اللّٰهِۜ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

(O gün) Yüzleri ağaranlar ise Allah'ın rahmeti(nin tecelli ettiği cennetler) içindedirler. (Ve) Onlar orada ebedi olarak kalırlar.

108. Âyet

تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّۜ وَمَا اللّٰهُ يُر۪يدُ ظُلْماً لِلْعَالَم۪ينَ

(Resulüm!) İşte bunlar, Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana hak ile okuyoruz. Allah, âlemlere (her biri bir âlem olan insana asla) zulmetmeyi murad etmez.

109. Âyet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ۟

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. Bütün işler ancak Allah'a döndürülür (her konuda en son hükmü verecek olan sadece Allah'tır).

110. Âyet

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ

(Ey ümmet-i Muhammed!) Siz, insanlar(ın hidâyeti) için (ortaya) çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz. Eğer ehl-i kitap da iman etseydi, elbet (bu) kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler varsa da onların çoğu (yoldan çıkmış) fâsıklardır.

111. Âyet

لَنْ يَضُرُّوكُمْ اِلَّٓا اَذًىۜ وَاِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْاَدْبَارَ۠قف ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ

Onlar size, (geçici) eziyetten başka (herhangi) bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp (sizden) kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez.

112. Âyet

ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ اَيْنَ مَا ثُقِفُٓوا اِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللّٰهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۠قف

Onlar, Allah'ın ipi (olan Kur'ân)a ve insanlardan bir ip (olan Allah'ın resulün)e sımsıkı sarılmadıkça nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onların üzerlerine aşağılık (damgası) vurulmuş, Allah'tan (gelen) bir gazaba uğramış ve (manen) yoksulluğa mahkûm edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyor ve haksız yere nebîleri öldürüyorlardı. Bu(nun sebebi ise âyetlerimize) isyan etmeleri ve haddi aşmalarıydı.

113. Âyet

لَيْسُوا سَوَٓاءًۜ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اُمَّةٌ قَٓائِمَةٌ يَتْلُونَ اٰيَاتِ اللّٰهِ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ۠قف

(Ancak onların) Hepsi bir değildir. Ehl-i kitap içinde gece saatlerinde Allah'ın âyetlerini okuyarak kıyamda duran ve secdeye kapanan bir topluluk da vardır.

114. Âyet

يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ مِنَ الصَّالِح۪ينَ

Onlar, Allah'a ve âhiret gününe iman ederler; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte onlar sâlihlerdendir.

115. Âyet

وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالْمُتَّق۪ينَ

Onların yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır; çünkü Allah, muttakileri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanları) çok iyi bilir.

116. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَٓا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

İnkâr edenlere gelince, (hesap günü) onların ne malları ne de evlatları Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalırlar.

117. Âyet

مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Onların bu dünya hayatında (gösteriş yapmak için) infak ettikleri şeylerin durumu, nefislerine zulmeden bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi; fakat onlar (kendilerine gelen resulleri ve Allah'ın âyetlerini inkâr ederek) kendi nefislerine zulmettiler.

118. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَاْلُونَكُمْ خَبَالاًۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْـبَرُۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kendinizden başkalarını sırdaş edinmeyin! Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep zahmet ve meşakkat çekmenizi isterler. Doğrusu onların (size olan) kin (ve düşmanlık)ları (sizin aleyhinize söyledikleri sözlerle) ağızlarından taşmaktadır. Göğüslerinde sakladıkları (kin ve düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer aklınızı kullanan kimseler iseniz, doğrusu Biz size âyetlerimizi iyice açıkladık.

119. Âyet

هَٓا اَنْتُمْ اُو۬لَٓاءِ تُحِبُّونَهُمْ وَلَا يُحِبُّونَكُمْ وَتُؤْمِنُونَ بِالْكِتَابِ كُلِّه۪ۚ وَاِذَا لَقُوكُمْ قَالُٓوا اٰمَنَّاۗق وَاِذَا خَلَوْا عَضُّوا عَلَيْكُمُ الْاَنَامِلَ مِنَ الْغَيْظِۜ قُلْ مُوتُوا بِغَيْظِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz; çünkü siz bütün kitaplara (ve Kur'ân'ın bütününe) iman edersiniz; fakat (onlar kendi kitaplarına dahi iman etmedikleri için) sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman, "biz de (sizin gibi Allah'a) iman ettik" derler; ama kendi başlarına kaldıklarında, siz(e olan kinlerin)den dolayı öfkeyle parmaklarını ısırırlar. De ki: "Öfkenizden (kahrolup) ölün!" Muhakkak ki Allah, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

120. Âyet

اِنْ تَمْسَسْكُمْ حَسَنَةٌ تَسُؤْهُمْۘ وَاِنْ تُصِبْكُمْ سَيِّئَةٌ يَفْرَحُوا بِهَاۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لَا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُح۪يطٌ۟

Eğer size bir iyilik dokunsa (bu) onları tasalandırır, başınıza bir kötülük gelse buna da sevinirler. Buna rağmen eğer (siz) sabreder ve takvâ sahibi olursanız (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız), onların hileleri size hiçbir zarar veremez; çünkü Allah onların yaptıklarını (ilim ve kudretiyle tamamen) kuşatmıştır.

121. Âyet

وَاِذْ غَدَوْتَ مِنْ اَهْلِكَ تُبَوِّئُ الْمُؤْمِن۪ينَ مَقَاعِدَ لِلْقِتَالِۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌۙ

(Resulüm!) Hani sen, mü'minleri (Uhud'da) savaş için (uygun) mevzilere yerleştirmek üzere sabah erken, ailenden (ve evinden) ayrılmıştın. Allah Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi ve herkesi işiten ve bilendir).

122. Âyet

اِذْ هَمَّتْ طَٓائِفَتَانِ مِنْكُمْ اَنْ تَفْشَلَاۙ وَاللّٰهُ وَلِيُّهُمَاۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

O zaman içinizden iki bölük (korkuya kapılarak) bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların velisi (dostu ve yardımcısı) idi. O hâlde mü'minler, ancak Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler.

123. Âyet

وَلَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ بِبَدْرٍ وَاَنْتُمْ اَذِلَّةٌۚ فَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz hâlde Allah, Bedir'de de size yardım etmişti. Öyle ise Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ki O'na şükretmiş olasınız.

124. Âyet

اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِن۪ينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُنْزَل۪ينَۜ

Hani (Bedir'de) sen, mü'minlere şöyle diyordun: "Rabbinizin size (gökten) indirilen üç bin melekle yardım etmesi size yetmez mi?"

125. Âyet

بَلٰٓىۙ اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَاْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ مُسَوِّم۪ينَ

Evet, eğer (siz) sabreder ve takvâ sahibi olursanız (O'na karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız), onlar hemen şu anda üzerinize gelseler, dahi Rabbiniz (öncekinden daha fazla olarak) nişanlı beş bin melekle size yardım eder.

126. Âyet

وَمَا جَعَلَهُ اللّٰهُ اِلَّا بُشْرٰى لَكُمْ وَلِتَطْمَئِنَّ قُلُوبُكُمْ بِه۪ۜ وَمَا النَّصْرُ اِلَّا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِۙ

Allah size (meleklerini göndererek yaptığı) bu (yardı)mı sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz mutmain olsun diye yaptı. Yoksa yardım ancak Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olan) Allah tarafındandır.

127. Âyet

لِيَقْطَعَ طَرَفاً مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَٓائِب۪ينَ

(Allah bunu) Kâfirlerden bir kısmının ardını kesmek (kökünü kurutmak) veya perişan ederek harab olmuş bir hâlde dönüp gitsinler diye (böyle) yaptı.

128. Âyet

لَيْسَ لَكَ مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ اَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ اَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَاِنَّهُمْ ظَالِمُونَ

(Resulüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. (Onlar tövbe ederlerse Allah) Ya onların tövbelerini kabul eder veya (küfürlerinde ısrar ederlerse) onlara azap eder; çünkü onlar (kendi nefsine zulmeden) zalimlerdir.

129. Âyet

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ındır. (O) Dilediği kimseyi (rahmetinden dolayı) mağfiret eder, dilediği kimseye de (hak ettiği için) azap eder. Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

130. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَاْكُلُوا الرِّبٰٓوا اَضْعَافاً مُضَاعَفَةًۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.

131. Âyet

وَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ٓي اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَۚ

Ve kâfirler için hazırlanmış olan (cehennem) ateş(in)den sakının!

132. Âyet

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَۚ

Allah'a ve resulüne de itaat edin ki rahmete eresiniz.

133. Âyet

وَسَارِعُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُۙ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَۙ

Rabbinizden bir mağfiret olarak, genişliği gökler ve yer (kadar) olan muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için hazırlanmış cennete koşun!

134. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَۚ

Onlar ki bollukta da darlıkta da (mallarını Allah yolunda) infak ederler, (kızdıkları zaman) öfkelerini yutarlar ve (kendilerine kötülük yapan) insanları affederler. Allah muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) sever.

135. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً اَوْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّٰهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْۖ وَمَنْ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ اِلَّا اللّٰهُۖ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلٰى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ

Yine onlar ki bir aşırılık (kötülük) yaptıklarında ya da nefislerine zulmettiklerinde Allah'ı zikredip (hatırlayarak) günahlarından dolayı hemen (Rabblerinden) mağfiret dilerler. Zaten Allah'tan başka günahları kim mağfiret edebilir! Bir de onlar, yaptıkları (yanlışlar) üzerinde bile bile ısrar etmezler.

136. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ مَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَجَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَنِعْمَ اَجْرُ الْعَامِل۪ينَۜ

İşte onların mükâfatı, Rabblerinden bir mağfiret ve içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlerdir. (Allah yolunda) Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!

137. Âyet

قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ سُنَنٌۙ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ

Gerçek şu ki sizden önce (helâk olan nice kavimler için ilâhi) sünnetler gelip geçmiştir. Öyleyse yeryüzünde dolaşın da (âyetlerimizi ve resullerimizi) yalanlayanların âkıbetinin nasıl olduğuna bir bakın!

138. Âyet

هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ

Bu (Kur'ân), insanlar için bir açıklamadır, takvâ sahipleri (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için ise bir hidâyet ve bir nasihattir.

139. Âyet

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Öyleyse (ey iman ettiğini iddia edenler!) gevşeklik göstermeyin ve üzüntüye kapılmayın! Eğer (Allah'a ve O'nun resulüne gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün gelecek olan (mutlaka) sizlersiniz.

140. Âyet

اِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُۜ وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَٓاءَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَۙ

Eğer (savaşı kaybettiğiniz için Uhud'da) size bir yara dokunduysa, şüphesiz (Bedir'de yenilen ve müşrik olan) o kavme de benzer bir yara dokunmuştu. İşte, o günleri Biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma veririz). Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek ve sizden şahidler edinmek için böyle yapar. Allah, (kâfir olup nefsine zulmeden) zalimleri asla sevmez.

141. Âyet

وَلِيُمَحِّصَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِر۪ينَ

Bir de Allah, iman edenleri (nefsani tüm arzularından) arındırmak, kâfirleri de mahvetmek için (böyle yapar).

142. Âyet

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِر۪ينَ

(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan, sabredenleri (imtihan edip) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?

143. Âyet

وَلَقَدْ كُنْتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِنْ قَبْلِ اَنْ تَلْقَوْهُۖ فَقَدْ رَاَيْتُمُوهُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ۟

Andolsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmeden önce onu temenni ediyordunuz. İşte (şimdi) onu gördünüz; ama bakıp duruyorsunuz.

144. Âyet

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ

Muhammed, ancak bir resuldür. Ondan önce de şüphesiz resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, topuklarınız üzerinde (gerisin) geriye (eski hâlinize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) topukları üzerinde geriye dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah, şükredenleri (ise kıyamet günü muhakkak) mükâfatlandıracaktır.

145. Âyet

وَمَا كَانَ لِنَفْسٍ اَنْ تَمُوتَ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ كِتَاباً مُؤَجَّلاًۜ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِه۪ مِنْهَاۚ وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْاٰخِرَةِ نُؤْتِه۪ مِنْهَاۜ وَسَنَجْزِي الشَّاكِر۪ينَ

Hiç kimse Allah'ın izni olmadan ölemez. (Ölüm) Belirli bir ecele göre yazılmıştır. Her kim dünya sevabını (ve kazancını) isterse, kendisine ondan veririz, kim de âhiret sevabını (ve kazancını) isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri (kıyamet günü muhakkak) mükâfatlandıracağız.

146. Âyet

وَكَاَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَۙ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَث۪يرٌۚ فَمَا وَهَنُوا لِمَٓا اَصَابَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِر۪ينَ

Nice nebîler vardı ki beraberinde birçok rabbaniler (yalnız Allah'a ihlâsla âbd olan kimseler) bulunduğu hâlde savaştılar da onlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik göstermediler, zaafa düşmediler ve (düşmanlarına da) boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.

147. Âyet

وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَاِسْرَافَنَا ف۪ٓي اَمْرِنَا وَثَبِّتْ اَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

Onların sözleri ancak, "Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve (haddi aşan tavırlarımızla) işimizdeki israfımızı mağfiret et, ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!" demekten ibaretti.

148. Âyet

فَاٰتٰيهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الْاٰخِرَةِۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ۟

Allah da onlara dünya sevabını (ve kazancını) ve (daha da önemlisi) âhiret sevabının (ve kazancının) güzelliğini verdi; çünkü Allah, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) sever.

149. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تُط۪يعُوا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِر۪ينَ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Eğer kâfirlere tabi olursanız, sizi topuklarınız üzerinde (gerisin) geriye (eski hâlinize) döndürürler de hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz.

150. Âyet

بَلِ اللّٰهُ مَوْلٰيكُمْۚ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِر۪ينَ

Oysa sizin Mevlâ'nız (sahibiniz, dostunuz ve yardımcınız yalnız) Allah'tır ve O, yardımcıların hayırlısıdır.

151. Âyet

سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَاناًۚ وَمَاْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ

Biz, (Allah'ın) hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a şirk koşmaları sebebiyle (kıyamet günü) kâfirlerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer de (cehennem) ateş(i)dir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!

152. Âyet

وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُٓ اِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِاِذْنِه۪ۚ حَتّٰٓى اِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَرٰيكُمْ مَا تُحِبُّونَۜ مِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُر۪يدُ الْاٰخِرَةَۚ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْۚ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْۜ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ

Andolsun ki Allah, izni ile siz (Uhud'da) onları öldürürken size olan vaadini yerine getirmişti. Nihayet (Allah) sevdiğiniz (galibiyet)i size gösterdikten sonra siz (savaş ganimeti hususunda) korkuya kapılıp (resulün size verdiği) emir hakkında (birbirinizle) çekişip isyan ettiniz. İçinizden dünyayı isteyeniniz de vardı, âhireti isteyeniniz de vardı. Sonra (Allah) sizi imtihan etmek için sizi onlar(ı mağlup etmek)ten alıkoydu. Bununla beraber muhakkak ki (O) sizi affetti. Zaten Allah, mü'minlere karşı (büyük) lütuf sahibidir.

153. Âyet

اِذْ تُصْعِدُونَ وَلَا تَلْوُ۫نَ عَلٰٓى اَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ ف۪ٓي اُخْرٰيكُمْ فَاَثَابَكُمْ غَماًّ بِغَمٍّ لِكَيْلَا تَحْزَنُوا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا مَٓا اَصَابَكُمْۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

O zaman (Allah'ın) resul(ü) arkanızdan sizi çağırdığı hâlde siz durmadan (kaçarak savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bundan dolayı (Allah) size keder üstüne keder verdi ki gerek elinizden gidene, gerekse de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

154. Âyet

ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاساً يَغْشٰى طَٓائِفَةً مِنْكُمْۙ وَطَٓائِفَةٌ قَدْ اَهَمَّتْهُمْ اَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِۜ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ مِنْ شَيْءٍۜ قُلْ اِنَّ الْاَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِۜ يُخْفُونَ ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَۜ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْۚ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Sonra o kederin ardından (Allah) size (katından) bir güven indirdi ki (bu güvenin yol açtığı) hafif bir uyuklama hâli bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş (münafıklardan) bir grup da Allah'a karşı haksız yere cahiliye (devrin)dekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, "bu işten bize ne?" diyorlardı. (Resulüm!) De ki: "Muhakkak ki iş bütünüyle Allah'a aittir." Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar ve diyorlar ki: "Bu işten bize bir şey olsaydı burada öldürülmezdik." (Onlara) De ki: "Evlerinizde bile bulunsaydınız ölüm üzerlerine yazılmış olanlar (ölüp) mutlaka yatacakları yerlere (kendiliklerinden) çıkıp giderlerdi." Allah, sinelerinizde olanı imtihan etmek ve kalplerinizde bulunanları arındırmak için (böyle yaptı). Allah, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

155. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَوَلَّوْا مِنْكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۙ اِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواۚ وَلَقَدْ عَفَا اللّٰهُ عَنْهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ حَل۪يمٌ۟

Şüphesiz ki (Uhud'da) iki ordunun karşılaştığı gün, içinizden geri dönüp gidenleri, şeytan ancak sırf bazı işledikleri (yanlışlar) yüzünden (ayaklarını imandan) kaydırmak istemişti. Andolsun ki Allah, onları (bu yaptıklarından dolayı yine de) affetti; çünkü Allah Ğafûr'dur, Halîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden ve hilm sahibi olarak kullarına yumuşak muamele edendir).

156. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَقَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ اِذَا ضَرَبُوا فِي الْاَرْضِ اَوْ كَانُوا غُزًّى لَوْ كَانُوا عِنْدَنَا مَا مَاتُوا وَمَا قُتِلُواۚ لِيَجْعَلَ اللّٰهُ ذٰلِكَ حَسْرَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Sizler, kardeşleri yeryüzünde sefere veya savaşa çıktığında onlar hakkında, "eğer bizim yanımızda kalsalardı ne ölürler ne de öldürülürlerdi" diyen kâfirler gibi olmayın! Allah bunu, onların kalplerine bir hasret (yarası) olarak koydu; çünkü hayat veren de öldüren de (sadece) Allah'tır ve Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

157. Âyet

وَلَئِنْ قُتِلْتُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوْ مُتُّمْ لَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَحْمَةٌ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz (şunu iyi bilin ki) Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları (dünyalık bütün) şeylerden daha hayırlıdır.

158. Âyet

وَلَئِنْ مُتُّمْ اَوْ قُتِلْتُمْ لَاِلَى اللّٰهِ تُحْشَرُونَ

Zira ölseniz de öldürülseniz de (hepiniz) Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.

159. Âyet

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّل۪ينَ

(Resulüm!) Allah'tan bir rahmet olarak sen onlara yumuşak davrandın! Şayet sen (onlara karşı) kaba ve katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz onlar etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet, onlar için mağfiret dile ve (hakkında vahiy gelmeyen her) iş hususunda onlarla istişare et! (Bir işe) Karar verdiğin zaman da artık Allah'a tevekkül et (O'na dayanıp güven)! Çünkü Allah, kendisine tevekkül edenleri sever.

160. Âyet

اِنْ يَنْصُرْكُمُ اللّٰهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْۚ وَاِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذِي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِه۪ۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

Eğer Allah size yardım ederse artık size galip gelecek kimse yoktur. Eğer sizi (yardımsız bırakarak) terk ederse ondan sonra size kim yardım edebilir? O hâlde mü'minler ancak Allah'a tevekkül etsinler.

161. Âyet

وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَغُلَّۜ وَمَنْ يَغْلُلْ يَاْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Bir nebînin (ne Allah'a ne de insanlara) ihanet etmesi olacak şey değildir. Kim (öncelikle Allah'a sonra da diğer insanlara) ihanet ederse kıyamet günü ihanet ettiği şeyle (Allah'ın huzuruna) gelir. Sonra da herkese kazandığı (amellerinin karşılığı) tastamam verilir ve onlara asla zulmedilmez.

162. Âyet

اَفَمَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَ اللّٰهِ كَمَنْ بَٓاءَ بِسَخَطٍ مِنَ اللّٰهِ وَمَاْوٰيهُ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

Hiç Allah'ın rızasına tabi olan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi olur mu? O, ne kötü varılacak yerdir!

163. Âyet

هُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟

O (kul)lar Allah katında derece derecedirler; çünkü Allah, onların yaptıklarını hakkıyla görendir.

164. Âyet

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ بَعَثَ ف۪يهِمْ رَسُولاً مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَۚ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

Andolsun ki Allah, mü'minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları(n nefislerini) temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir resul göndermekle (büyük bir) lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar daha önce apaçık bir dalâlet içindeydiler.

165. Âyet

اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَاۙ قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَاۜ قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

(Bedir'de) İki mislini (müşriklerin) başına getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi başınıza gelince, "bu nereden (başımıza geldi)?" mi dediniz. De ki: "O (başınıza gelen musibet), kendi nefsinizdendir." Muhakkak ki Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

166. Âyet

وَمَٓا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ

(Uhud'da) İki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki bu da (Allah'ın) mü'minleri ayırt etmesi içindi.

167. Âyet

وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ نَافَقُواۚ وَق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُواۜ قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالاً لَاتَّبَعْنَاكُمْۜ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْا۪يمَانِۚ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَۚ

Bir de (ikiyüzlülük yapan) münafıkları ortaya çıkarması içindi. Onlara, "gelin, Allah yolunda savaşın ya da savunma yapın" denildi de (onlar), "eğer savaşmayı bilseydik elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, onların (içlerinde) gizlediklerini çok iyi bilendir.

168. Âyet

اَلَّذ۪ينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُواۜ قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

(Resulüm! Uhud günü evlerinde) Oturup da (şehid edilen) kardeşleri hakkında, "eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi" diyenlere, "eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi kendinizden ölümü savın (bakalım)!" de.

169. Âyet

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاًۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın! Bilakis (onlar) diridirler, Rabbleri katında rızıklandırılmaktadırlar.

170. Âyet

فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ

(Onlar orada) Allah'ın kendilerine lütuf ve kereminden verdikleriyle sevinirler. Arkalarından (gelecek ve henüz) kendilerine katılmamış olan (kardeş)lerine de 'onlara (dünyada da âhirette de hiçbir) korku olmadığını ve onların mahzun da olmayacaklarını' müjdelemek isterler!

171. Âyet

يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚۛ ۟

(Onlar) Allah'tan (gelen) nimet ve keremin; Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.

172. Âyet

اَلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَٓا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُۜۛ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظ۪يمٌۚ

(Uhud'da) Kendilerine (bir) yara isabet ettikten sonra Allah ve resul(ünün cihad davetin)e icabet edenler var ya, işte onlardan güzel davrananlar ve takvâ sahibi olanlar (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için çok büyük bir mükâfat vardır.

173. Âyet

اَلَّذ۪ينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ ا۪يمَاناًۗق وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Onlar ki insanlar kendilerine, "(düşmanlarınız olan) insanlar size karşı (ordu) topladılar, onlardan korkun" dediklerinde, (bu) onların imanlarını daha da artırdı ve "Allah bize kâfidir ve (O) ne güzel Vekîl'dir!" dediler.

174. Âyet

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُٓوءٌۙ وَاتَّبَعُوا رِضْوَانَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَظ۪يمٍ

Bunun üzerine kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimet ve keremiyle geri döndüler. Böylece Allah'ın rızasına tabi oldular. Allah, büyük lütuf sahibidir.

175. Âyet

اِنَّمَا ذٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ اَوْلِيَٓاءَهُۖ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

İşte, o şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Şu hâlde, eğer siz (Allah'a ve onun resulüne) iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, (sadece) Benden korkun!

176. Âyet

وَلَا يَحْزُنْكَ الَّذ۪ينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِۚ اِنَّهُمْ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ يُر۪يدُ اللّٰهُ اَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظًّا فِي الْاٰخِرَةِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

(Resulüm!) Küfürde yarışanlar seni üzmesin; çünkü onlar hiçbir şekilde Allah'a zarar veremezler. Allah onlara (küfürlerinden dolayı) âhirette bir nasip vermemek istiyor. Ve onlar için (âhirette) büyük bir azap vardır.

177. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Şurası muhakkak ki iman karşılığında küfrü satın alanlar hiçbir şekilde Allah'a zarar veremezler. Ve onlar için (âhirette) elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

178. Âyet

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

Kâfirler sanmasınlar ki kendilerine mühlet vermemiz onlar için bir hayırdır. Biz, onlara ancak günahlarını arttırmaları (ve hiçbir mazeretlerinin kalmaması) için mühlet veriyoruz. Ve onlar için (âhirette) aşağılayıcı bir azap vardır.

179. Âyet

مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلٰى مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَم۪يزَ الْخَب۪يثَ مِنَ الطَّيِّبِۜ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ي مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ۚ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ

Allah, siz mü'minleri (Uhud savaşını kaybettiğinizden dolayı) içinde bulunduğunuz (şaşkın ve pişman bir) hâl üzere bırakacak değildir. Nihayet murdar (olan münafığ)ı temiz (olan mü'min)den ayıracaktır. Bununla beraber Allah size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, resullerinden dilediğini seçe(rek ona gaybı bildiri)r. O hâlde Allah'a ve resullerine iman edin! Eğer iman eder ve takvâ sahibi olursanız (Allah'a ve resulüne karşı sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız) sizin için (âhirette) büyük bir mükâfat vardır.

180. Âyet

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَبْخَلُونَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ هُوَ خَيْراً لَهُمْۜ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْۜ سَيُطَوَّقُونَ مَا بَخِلُوا بِه۪ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ وَلِلّٰهِ م۪يرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ۟

Allah'ın, kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o kendileri için bir hayırdır. Bilakis, bu onlar için bir şerdir. O cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü (onların) boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası (sadece) Allah'ındır (her şeyin kalıcı tek sahibi O'dur). Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

181. Âyet

لَقَدْ سَمِـعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ

Andolsun ki, "şüphesiz Allah fakirdir, biz ise zenginiz" diyenlerin sözünü Allah işitmiştir. Onların hem (bu) dediklerini hem de haksız yere nebîleri öldürmelerini yazacağız ve (onlara âhiret günü) diyeceğiz ki: "(Artık dünyada iken yapıp söylediklerinizden dolayı) Tadın (bu) yakıcı azabı!"

182. Âyet

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ

İşte bu (azap dünyada iken) kendi ellerinizle yaptığınız şeyler yüzündendir. Yoksa, Allah, kullar(ın)a asla zulmedici değildir.

183. Âyet

اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَاْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَاْكُلُهُ النَّارُۜ قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْل۪ي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Onlar ki, "doğrusu Allah bize, (gökten inen bir) ateşin (tüm) yiyeceği (yakıp yok edeceği) bir kurban getirmedikçe hiçbir resule iman etmememizi emretti" dediler. (Resulüm! Onlara) De ki: "Size, benden önce apaçık deliller (ve mucizeler)le, (özellikle bu) dediğiniz (mucize) ile (nice) resuller gelmişti. Eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) onları niçin öldürdünüz?"

184. Âyet

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ

(Resulüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ediyorlarsa (üzülme ve bil ki) gerçekten senden önce apaçık deliller (ve mucizeler), (kutsal) sahifeler ve nûrlandırıcı kitap getiren (nice) resuller de yalancılıkla itham edilmişti.

185. Âyet

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِۜ وَاِنَّمَا تُوَفَّوْنَ اُجُورَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ وَاُدْخِلَ الْجَنَّةَ فَقَدْ فَازَۜ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

Her nefis ölümü tadacaktır. Böylece yaptıklarınızın karşılığı kıyamet günü size tastamam verilecektir. (O gün) Kim (cehennem) ateş(in)den uzaklaştırılıp cennete konursa işte (o) gerçekten kurtuluşa (ve saadete) ermiştir. (Bu) Dünya hayatı ise aldatıcı metadan başka bir şey değildir.

186. Âyet

لَتُبْلَوُنَّ ف۪ٓي اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُٓوا اَذًى كَث۪يراًۜ وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilen (Yahudi ve Hristiyan)lardan ve (Allah'a) şirk koşanlardan da birçok ezalar (görecek ve incitici sözler) işiteceksiniz. Buna rağmen eğer sabreder ve takvâ sahibi olursanız (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız) bilin ki bunlar azmedilmeye değer işlerdendir.

187. Âyet

وَاِذْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُۘ فَنَبَذُوهُ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِه۪ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ

Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz" diye sağlam (bir) söz almıştı. Fakat onlar bunu (kulak ardı ederek) sırtlarının gerisine attılar ve onu (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında sattılar. Yaptıkları (bu) alışveriş ne kötüdür!

188. Âyet

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

Sanma ki yaptıklarına sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimseler, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır. Onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

189. Âyet

وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

Göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) Allah'ındır. Ve Allah her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

190. Âyet

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde gönül (ve akıl) sahipleri için elbette âyetler (ibret ve deliller) vardır.

191. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَاماً وَقُعُوداً وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاًۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Onlar ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerine (yatarken her vakit) Allah'ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (enine boyuna düşünürler ve şöyle derler), "Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın. Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin), Bizi ateş azabından koru!"

192. Âyet

رَبَّنَٓا اِنَّكَ مَنْ تُدْخِلِ النَّارَ فَقَدْ اَخْزَيْتَهُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ

"Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen, kimi (cehennemdeki) ateşe koyarsan artık onu rezil (rüsva) etmişsindir ve (o gün) zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur."

193. Âyet

رَبَّنَٓا اِنَّـنَا سَمِعْنَا مُنَادِياً يُنَاد۪ي لِلْا۪يمَانِ اَنْ اٰمِنُوا بِرَبِّكُمْ فَاٰمَنَّاۗق رَبَّنَا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَكَفِّرْ عَنَّا سَيِّـَٔاتِنَا وَتَوَفَّـنَا مَعَ الْاَبْرَارِۚ

"Rabbimiz! Muhakkak ki biz, 'Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçiyi (Senin resulünü) işittik ve hemen (ona) iman ettik. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı mağfiret et, kötülüklerimizi (kıyamet günü) bizden ört ve canımızı ebrâr (iyi amel işleyen ve insanları buna sevk edenler) ile beraber al!"

194. Âyet

رَبَّنَا وَاٰتِنَا مَا وَعَدْتَنَا عَلٰى رُسُلِكَ وَلَا تُخْزِنَا يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْم۪يعَادَ

"Rabbimiz! Resullerin vasıtasıyla bize vaad ettiklerini de bize ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil (rüsva) etme! Şüphesiz ki Sen, vaad(in)den (asla) dönmezsin."

195. Âyet

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنّ۪ي لَٓا اُض۪يعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰىۚ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَاباً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ

Bunun üzerine Rabbleri, onlar(ın duaların)a icabet etti (ve şöyle buyurdu), "muhakkak ki Ben, erkek olsun kadın olsun içinizden (Benim yolumda) çalışan (hiç kimsen)in amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, yolumda eziyet görenlerin, savaşanların ve öldürülenlerin de andolsun ki kötülüklerini (kıyamet günü) onlardan örteceğim ve Allah katından bir mükâfat olarak onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım; çünkü sevabın (ve mükâfatın) en güzeli Allah katındadır."

196. Âyet

لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِۜ

Kâfirlerin (refah içinde) diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın!

197. Âyet

مَتَاعٌ قَل۪يلٌ ثُمَّ مَاْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ

(Bu, onlar için dünyada) Az bir menfaattir. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. (Orası) Ne kötü (ateşten) bir döşektir!

198. Âyet

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا نُزُلاً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ

Fakat Rabblerine karşı takvâ sahibi olanlar (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için Allah tarafından bir ağırlama olarak içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah katında olanlar ebrâr (iyi amel işleyen ve insanları buna sevk edenler) için daha hayırlıdır.

199. Âyet

وَاِنَّ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ خَاشِع۪ينَ لِلّٰهِۙ لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَناً قَل۪يلاًۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

Şüphesiz ehl-i kitaptan öyle kimseler vardır ki hem Allah'a hem size indirilen (Kur'ân)a hem de kendilerine indirilen (Tevrât ve İncîl)e Allah'a (derin bir) saygı duyarak iman ederler. Allah'ın âyetlerini (dünya malı gibi) az bir bedel karşılığında satmazlar. İşte onların mükâfatları Rabbleri katındadır. Muhakkak ki Allah, hesabı süratlice görendir.

200. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Sabredin, (sabredenlerle beraber olup) sabırda yarışın, (gönlünüzü her anda Allah ve resulüne) rabt ed(ip bağlay)ın ve Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ki felaha (kurtuluş ve saadete) eresiniz.

Âli İmrân Sûresi Hakkında

Medine devrinde nâzil olmuştur, 200 âyettir. Fâsılası (ا، ب، د، ر، ط، ق، ل، م، ن) harfleridir. Adını otuz üçüncü âyette geçen “âle İmrâne” ifadesinden alır. Emân, Kenz, Tayyibe gibi daha başka adları da vardır. Bakara sûresi ile birlikte ikisine birden “çifte güller” anlamına Zehrâvân veya Zehrâveyn denir. Bakara ve Enfâl sûrelerinin ardından hicretin 3. yılında Uhud Savaşı’ndan sonra nâzil olmaya başlayan sûrenin tamamlanması muhtemelen hicretin 9. yılına kadar sürmüştür.

Âl* “âile, sülâle, akraba ve hânedan” demektir. “Peygamberlerin ümmeti, hükümdarların sadık tebaa ve has kulları” anlamına da gelir. İmrân* ise özel isimdir.

Kaynaklarda iki ayrı İmrân’dan söz edilir. Bunlardan ilki Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn’un babası, ikincisi Hz. Meryem’in babasıdır. Otuz üçüncü âyette adı geçen İmrân’ın bu ikisinden hangisi olduğu ihtilâflı ise de daha sonraki âyetlerin, özellikle Hz. Meryem’in iffeti ve Hz. Îsâ’nın peygamberliği ile ilgili oluşu, söz konusu İmrân’ın Hz. Meryem’in babası İmrân olmasını gerektirmektedir.

Sûrenin nüzûl sebebi, peygamberlik konusuna açıklık kazandırmak, peygamberlerin Allah’a, birbirlerine ve diğer insanlara (ümmete) karşı görev ve sorumluluklarını belirlemek ve onlar hakkındaki yanlış görüş ve inanışları düzeltmektir.

Bakara sûresinde genellikle ulûhiyyet konusu üzerinde durulmuş, bu sûrede ise peygamberlik meselesi ele alınarak bütün yönleriyle ortaya konmuştur. Sûre gerek konu ve muhteva gerekse üslûp bakımından Bakara sûresini andırmakta ve onun devamı gibi görünmektedir. Ayrıca Meryem, Hac, Enfâl ve Tevbe sûreleriyle de yakından ilgili bazı bölümler ihtiva etmektedir.

Müslümanlar hicretle birlikte önce Medine’de yaşayan yahudilerle, Uhud Savaşı’ndan sonraki yıllarda da hıristiyanlarla karşılaştılar. Nitekim Bakara sûresinde Yahudilik’le, bu sûrede ise Hırıstiyanlık’la ilgili hususlara ağırlık verilmiş olduğu görülür. Bakara sûresinde Hz. Âdem’in, bu sûrede Hz. Îsâ’nın yaratılışı konu edilir ve iki yaratılış arasındaki benzerliğe dikkat çekilir. Bakara sûresi, “Ey mevlâmız, kâfirlere karşı bize yardım et!” duasıyla son bulur (âyet 286); bu sûrede o duaya icâbet edilmek ve kâfirlere karşı kullanılmak üzere müslümanlara ilmî belgeler verilir. Bu da bilgi ve iman üstünlüğünün maddî güç ve üstünlükten önce geldiğini gösterir (âyet 139).

Sûrenin ilk âyetleri ilâhî vahyin hedef ve maksadını açıklar. Daha önce indirilmiş olan Tevrat ve İncil gibi Kur’an da insanları doğru yola, hak dine yöneltmek için gelmiştir ve bu kitaplar birbirini destekler. Yine bu ilk âyetlerde ilâhî vahyin tefsir* ve te’vil*inde gözetilmesi gereken usul hakkında şu önemli ilke ortaya konulur: Allah’ın peygamberlerine indirdiği vahyin bir kısmı kesin anlamlı muhkem* âyetler, bir kısmı da değişik konuları açıklamaya yarayan, derin ve hikmetli mânalar taşıyan müteşâbih* âyetlerdir. Dinin temel ilkeleriyle ilgili ve kesin anlamlı olan muhkem âyetler kitabın anası, dinin anayasası sayılır. Birtakım incelikleri, sübjektif gerçekleri ifade eden ve değişik konulara uygulanabilecek çok yönlü, sembolik ve mecazî anlamlar taşıyan müteşâbih âyetler ise yoruma muhtaçtır.

Allah birdir, Allah katında din de birdir ve bu da İslâm’dır. İlâhî dinler kaynakta aynı temel ilkelere dayanır. Mülkün ve melekûtun tek ve mutlak sahibi Allah’tır. O mülkünü dilediğine verir. Verdiği nimetleri geri almaya da kadirdir. O’nun kudreti sonsuzdur ve her şeye gücü yeter. Peygamberlerini seçmek ve seçtiği peygambere vahiy yoluyla kitap göndermek O’nun işidir. Âdem, Nûh ve İbrâhim’i, İbrâhim ve İmrân soyundan gelen peygamberleri seçip gönderen O’dur. Peygamberler yaptıklarını kendilerine mal etmezler. Bir peygamber olarak Hz. Îsâ da vaktiyle bu gerçekleri dile getirerek, “Ben size rabbinizden bir mûcize getirdim. O halde O’ndan korkun, bana da itaat edin. Gerçek şu ki Allah benim de rabbim, sizin de rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin! Doğru yol işte budur!” demişti (âyet 51).

Sûrenin giriş kısmından hemen sonra gelen âyetlerde Hz. Îsâ’nın ailesi, anası, Meryem’in iffeti, babasız dünyaya gelişi ve irşadları, özellikle Allah’ın birliği hakkında söyledikleri açıklanmakta ve İnciller’de bulunmayan bilgiler verilmektedir. Hz. Îsâ’nın misal olarak seçilmesinde onun özel durumu rol oynamaktadır. Çünkü o, peygamberler arasında, getirdiği din yanlış yorumlarla en çok çığırından çıkarılmış bulunan bir peygamberdir ve ümmeti tarafından “Allah’ın oğlu” olarak kabul edilmiş (bk. et-Tevbe 9/30) ve tanrılaştırılmıştır (bk. el-Mâide 5/17, 72). Halbuki ulûhiyyetle nübüvvetin birbirine karıştırılmaması gerekmektedir. İşte bundan dolayı sûrede konu Hz. Îsâ’nın şahsında yeniden ele alınmakta ve bütün yönleriyle aydınlığa kavuşturulmaktadır. Aslında mesele, yalnız hıristiyanların değil onlarla birlikte diğer dinlerin, özellikle putperestlik kalıntısı bâtıl inanışların etkisiyle ulûhiyyetin tenzih sınırlarını ihlâl eden bütün aşırı akımların ve bâtınî mezheplerin de meselesidir. “Allah’tan başkasına tapmamak ve insanların birbirlerini tanrılaştırmasına meydan vermemek” (âyet 64) ilkesine, Ehl-i kitap’la birlikte bütün insanlık davet edilmektedir.

Sûrenin bu başlangıç bölümünde nübüvvet konusunun ulûhiyyete göre yerini belirleyen âyetler de bulunur. Bu mesele iyice aydınlığa kavuşturulduktan sonra peygamberlerin birbirlerine göre durumları açıklanır. Allah onların hepsinden mîsâk* almıştır: Her peygamber kendisinden öncekileri tasdik eder, kendisinden sonra gelecek peygamberi de haber verir ve ümmetine o peygambere inanıp yardım etmelerini tavsiye eder (âyet 81). Allah’ın İbrâhim ve öteki peygamberler vasıtasıyla gönderdiği din işte budur. Göklerde ve yerdekiler ister istemez O’na teslim olduğu halde kitap ehli olanlar kendilerine Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Müslümanlar Allah’a, kendilerine indirilen Kur’an’a, İbrâhim, İsmâil, İshak ve Ya‘kub’a indirilenlere, İbrâhim soyundan gelen peygamberlere gönderilenlere inanırlar. Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve diğer peygamberlere indirilen kitaplara da inanırlar ve Allah’ın peygamberleri arasında fark gözetmezler, “Biz Allah’ın isteğine uyarız” derler (âyet 84). Allah’ın dini olan İslâm’ın yolu, peygamberler arasında ayırım yapmadan hepsine inanmaktır. Kim İslâm’dan başka bir din peşinde koşarsa o din kabul edilmeyecek, o kimse âhirette ziyan edenlerden olacaktır (âyet 85).

Peygamberlerin ümmetlerine, onların da peygamberlere karşı görev ve sorumlulukları da şöyle belirlenmektedir: Allah kullarını sevdiği ve kayırdığı için onlara peygamber göndermiştir (âyet 30), kendi içlerinden bir peygamber göndermekle büyük lutufta bulunmuştur. Çünkü müminler dilini anladıkları o peygamber sayesinde doğru yolu bulur, hidayete ererler; Allah’ın kitabını öğrenir, hikmeti tanırlar; kötü huylardan arınırlar, ahlâken yücelip olgunlaşırlar. Oysa daha önceleri apaçık bir sapıklık içindeydiler (âyet 164). Peygamberlerin görevi yalnızca söyleyip geçmek ve birtakım dinî bilgileri öğretmekle yetinmek değildir. Onlar din ve ahlâk eğitimiyle de görevlidirler. Bir peygambere inananlar ona ümmet olurlar. Her ümmet peygamberinin emirlerine uymak, onu örnek almak ve izinden gitmek mecburiyetindedir. Allah’a ve O’nun emirlerine itaat demek, peygambere itaat demektir (âyet 32). Allah’ı sevdiklerini söyleyenlere Peygamber’in şöyle demesi istenmektedir: “Siz eğer gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (âyet 31). Gerçek müminler, “Ey rabbimiz, biz senin indirdiğine inandık ve Peygamber’e uyduk, bizi sana inananlarla beraber yaz!” derler (âyet 53). Din peygamber eliyle gelir, fakat peygamberin ölümüyle son bulmaz: “Muhammed ancak bir peygamberdir. Kendisinden önce de birçok peygamber gelip geçmiştir. Peki o ölür, ya da öldürülürse siz gerisin geri küfre mi döneceksiniz? Geri dönmekle kimse Allah’a zarar veremez. Oysa Allah şükredenleri mükâfata erdirecektir” (âyet 144).

Gerek müşriklerden gerekse Ehl-i kitap’tan bazı kendini bilmez fâsıklar, Hz. Peygamber hakkında iftira ve dedikodular yayıyorlar ve onu küçük düşürmeye çalışıyorlardı. Hz. Peygamber ve müslümanlar da bu sataşmalara üzülüyorlardı. “Seni yalancılıkla itham ettilerse -üzülme-; senden önce apaçık mûcizelerle, suhuf* ve aydınlatıcı kitaplarla gelmiş olan nice peygamber de yalancılıkla itham edildi” (âyet 184). Böyleleri sizi üzmekten öteye gidemezler, size büyük zararlar veremezler. “Onlar aşağılığa mahkûm edilmişler ve Allah’ın gazabına uğramışlardır. Bunun sebebi de Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmalarıdır; ayrıca isyan edip taşkınlık yapmalarıdır” (âyet 112).

Hz. Îsâ’nın şahsında görüldüğü gibi, bir peygamberin ümmeti tarafından tanrılaştırılması nasıl yanlış ve yakışık almayan bir durumsa, bir peygamberin iftiraya uğrayıp hakaret görmesi ve alelâde bir insan yerine konması da hatalı bir tutumdur. Çünkü peygamberler Allah tarafından seçilmiş din ve ahlâk elçileridir. Ümmetlerinin ulu kişileri ve ataları hükmündedir.

Bir dini belirleyen üç önemli unsur vardır. Bunlar kitap, peygamber ve mâbeddir. Bir din kendine mahsus kitabı, peygamberi ve kutsal mâbediyle ayrı ve bağımsız bir din özelliği kazanır. Sûrenin başında Hz. Peygamber’e inen kitaptan, bunun da Tevrat ve İncil gibi bir din kitabı olduğundan söz ediliyor. Daha sonra Hz. Muhammed’in bir peygamber olduğu vurgulanıyor. Geriye kutsal yer olarak mâbed konusu kalıyor. Sûrede kutsal yer olarak Mekke’deki ilk evden (Kâbe) ve oranın bereket ve hidayet kaynağı oluşundan söz edilmesi (âyet 96), dinin tamamlayıcı unsuru olmasından dolayıdır. Daha önce nâzil olan Bakara sûresinde Kâbe’nin kıble oluşundan ve bunun öneminden söz edilir. Çünkü Medine’deki yahudiler, başlangıçta müslümanların Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılmalarını istismar ediyor ve dillerine doluyorlardı. Bunu bahane ederek Müslümanlığı Yahudiliğin basit bir taklidi, bir kolu gibi göstermeye kalkışıyorlardı. Kıblenin Kâbe’ye çevrilmesiyle Müslümanlık ayrı ve müstakil bir hüviyet kazandı. Bu sûrede yalnızca kıble olarak değil kutsal yer olarak orayı ziyaret etmenin gereğine dikkat çekiliyor. Böylece din olarak İslâmiyet’le beraber ümmet olarak müslümanlar da kendilerine mahsus özellikleri bulunan apayrı bir cemaat ve müstakil bir ümmet haline geliyorlar. Yahudilerle giriştikleri mücadeleler, müşriklere karşı verdikleri savaşlar, Necran hıristiyanları ve öteki hıristiyan heyetlerle yaptıkları dinî görüşme ve münazaralar da müslümanların müstakil ve apayrı bir ümmet olma yolunda hızla ilerlemelerine yardımcı olmuştur. İşte bu sûrede gerek müşriklerle gerekse Ehl-i kitap ile olan bu mücadelelere genişçe yer verilmiştir. Diğer din mensuplarına karşı çeşitli durumlarda alınacak tavırlar belirlenmiştir.

Müslümanlar iyiliği yaptıran, kötülüğü engelleyen ve Allah’a inanan bir kitle oldukları için insanların yararına ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmettir (âyet 110). Bu özelliklerini korudukları sürece üstünlüklerini ve hayırlı ümmet olma vasıflarını devam ettireceklerdir. Düşmanları çoktur, ama onlardan korkup çekinmelerine gerek yoktur. İmanlarını ve özelliklerini korudukları ve birbirleriyle dayanışma içinde oldukları sürece düşmanları kendilerine zarar veremeyeceklerdir.

Sûre içinde yer yer sabırdan, cesaretten, kin ve öfkeye yenik düşmenin tehlikesinden söz eden âyetler de bulunmaktadır. Bütün bunlar teşekkül etmekte olan İslâm toplumuna huzur ve güven içinde yaşamanın şartlarını öğretmeye yönelik uyarılardır. Sûre, âdeta kendisini baştan sona özetleyen şu âyetle son bulur: “Ey iman edenler! Sabredin, sebat gösterin, birbirinizle dayanışma içinde olun ve Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ki felâh bulasınız.”

Âl-i İmrân sûresinin faziletine dair bazı rivayetler vardır. Müslim ve Tirmizî’nin naklettiklerine göre Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri, onları okuyup gereğiyle amel edenleri kıyamet günü ateşten koruyacaktır. Bir başka hadiste ise Âl-i İmrân sûresinin son on âyetini okuyup da onlar üzerinde düşünmeyenlerin kendilerine yazık etmiş olacakları ifade edilmiştir (bk. Münzirî, II, 373).

BİBLİYOGRAFYA:

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “âl” md.; Lisânü’l-'Arab, “âl” md.; Müslim, “Müsâfirîn”, 253; Tirmizî, “Fezâ'ilü’l-Kurân”, 4; Taberî, Tefsîr, III, 107-246; IV, 2-149; Fahreddin er-Râzî, Tefsîr, II, 582-743; III, 2-188; Münzirî, et-Tergıb ve’t-terhîb (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Beyrut 1399/1979, II, 373; III, 184-189; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, I, 515-759; M. Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-menâr, Beyrut, ts. (Dârü’l-Ma‘rife), III, 153-376; IV, 3-319; Elmalılı, Hak Dini, II, 1009-1266; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul (1955) 1980, s. 82-113; a.mlf., “Âl-i İmrân”, İTA, I, 254-259; M. Hamîdullah, Le Coran (Traduction Integrale), Paris 1971, s. 52, 555-556; Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, el-Mîzân, Kum 1394/1974, III, 5-387; IV, 4-133; Kasımî, Mehâsinü’t-tevîl, Beyrut 1398/1978, IV, 4-241; Roger Arnaldez, Jésus Fils de Marie Prophète de l’Islam, Paris 1980, s. 23-28; Abdullah Aydemir, Kur’ân-ı Kerim’in Faziletleri, İzmir 1981, s. 133-135; Muhammed Tâhir b. Âşûr, Tefsîrü’t-tahrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, III, 143-308; IV, 5-209; J. Eisenberg, “İmrân”, İA, V/2, s. 986; a.mlf. - G. Vajda, “Imran”, EI² (İng.), III, 1175.

Emin Işık