İşte o zaman sizden iki topluluk,¹ kendilerinin yardımcıları Allah olduğu halde, korkarak geri çekilmeye yeltenmişlerdi. Öyleyse îman edenler sadece Allah’a tevekkül² etsinler.
1 Bu iki topluluk, Abdullah b. Übey’in tarafına katılmaya hazırlanan Hazrec’den Seleme oğulları ve Evs’ten Haris oğullarıdır. (Kurtubî) Bk. (Nisâ: 88, 89)2 Tevekkül: Lügatte âcizliğini ortaya koymak ve başkasına güvenmek anlamına gelir. Dini terim olarak ise Tevekkül; kulun sebepleri yerine getirdikten sonra, Allah’a karşı âcizliğini ortaya koyup, sadece Ona güvenmesidir. Tariften de anlaşıldığı gibi tevekkül; Müslümanın yapacağı işlerde tüm sebeplere sarılması, alınması gereken tedbirleri alması, çalışıp çabalaması, ama gönlünü bunlara bağlamayıp sadece Allah’a dayanmasıdır. Tevekkül, hiç bir zaman, çalışmayı ve sebebe sarılmayı terk edip, “Allah’ın dediği olur” diyerek kenara çekilmek değildir. Nitekim Peygamber (s.a.v), devesini salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen bir bedeviye “Onu bağla da öyle tevekkül et” (Tirmizî). "Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül derseniz, o sizi kuşu rızıklandırdığı gibi rızıklandırır" (İbnu Mâce) buyurmuştur. İslâm inancına göre; yaratıkların bütün fiilleri, halleri ve sözleri, yüce Allah’ın kaza ve takdîri ile meydana gelir. Hz. Ömer, Medine’de boşta gezen bir gruba: “Siz necisiniz?” diye sordu. Onlar da: “Biz mütevekkilleriz”, dediler. Bunun üzerine o: “Hayır, siz mütevekkil değil, müteekkil (yiyici)lersiniz. Siz yalancısınız, tohumumu yere atıp sonra tevekkül edene mütevekkil denir” dedi. Tevekkül, Müslümanların kadere olan inançlarının bir sonucudur. Tevekkül eden kimse, Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine razı kimsedir. Tevekkül de tembellik ve miskinliği gerektirmez. Gerçek mütevekkil çalışmadan kazanamayacağını, ekmeden biçilemeyeceğini, amelsiz Cennet’e girilemeyeceğini, ihlasla ibadet ve taatta bulunmadan Allah’ın rızasına kavuşulamayacağını bilir.