“Rabbisinin emriyle herşeyi helâk edecek!” Derken o hâle geldiler ki, evlerinden başka bir şey görünmez oldu! İşte, günahkârlar topluluğunu böyle cezâlandırırız!(2)
(2)“Adâlet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfîdir. Müsbet ise, hak sâhibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet, bu dünyada bedâhet derecesinde (apaçık bir şekilde) ihâtası (kuşatması) vardır. Çünki; (...) herşeyin isti‘dad (kābiliyet) lisânıyla ve ihtiyâc-ı fıtrî (yaratılışlarına âid ihtiyaç) lisânıyla ve ızdırar (çâresizlik) lisânıyla Fâtır-ı zü’l-Celâl’den (celâl sâhibi yaratıcıdan) istediği bütün matlûbâtını (istediği şeyleri) ve vücud ve hayâtına lâzım olan bütün hukūkunu (haklarını) mahsus mîzanlarla (husûsî ölçülerle), muayyen (belirli)ölçülerle bil-müşâhede (herkesin müşâhede ve görmesiyle) veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücud ve hayat derecesinde kat‘î vardır. İkinci kısım menfîdir ki, haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, ta‘zîb ve tecziye (azab ve cezâ vermek) ile veriyor. Şu şık ise çendan (gerçi) tamâmıyla şu dünyada tezâhür etmiyor (görünmüyor). Fakat o hakīkatin vücûdunu (varlığını) ihsâs edecek (hissettirecek) bir sûrette hadsiz işârât ve emârât (işâretler ve emâreler) vardır. Ezcümle (meselâ): Kavm-i Âd ve Semûd’dan tut, tâ şu zamânın mütemerrid (hakka karşı inad eden)kavimlerine kadar gelen sille-i te’dîb (edeblendirme tokadı) ve tâziyane-i ta‘zib (azab kamçısı), gāyet âlî bir adâletin hükümrân olduğunu hads-i kat‘î (delilden kalbe çabuk gelen kat‘î bir kanâat) ile gösteriyor.” (Zülfikār, 10. Söz, 37-38)