1. Âyet
حٰمٓ
Hâ. Mîm.
Ahkâf Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 46. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 35 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 66. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
حٰمٓ
Hâ. Mîm.
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ
(Bu) Kitâb'ın indirilmesi, Azîz, Hakîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her işinde hikmetle hayır olan) Allah tarafındandır.
مَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَمَّٓا اُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ
Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak (ve hikmet) ile (yerli yerinde) ve belli bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları şey (olan kıyamet günün)den yüz çevirmektedirler.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَرُون۪ي مَاذَا خَلَقُوا مِنَ الْاَرْضِ اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِي السَّمٰوَاتِۜ ا۪يتُون۪ي بِكِتَابٍ مِنْ قَبْلِ هٰذَٓا اَوْ اَثَارَةٍ مِنْ عِلْمٍ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
(Resulüm!) De ki: "Allah'tan başka (dua edip) yalvardığınız şeyleri(n nasıl bir hâlde olduklarını hiç) gördünüz mü! Gösterin bana, (onlar) yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, bu (Kur'ân)dan önce (size indirilmiş) bir kitap yahut bir bilgi kalıntısı varsa (onu) bana getirin!"
وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَج۪يبُ لَـهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُونَ
Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere (dua edip) yalvarandan daha dalâlette kim vardır! Oysa onlar, bunların (dua edip) yalvarmalarından (dahi) habersizdirler.
وَاِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ اَعْدَٓاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِر۪ينَ
İnsanlar (kıyamet günü) bir araya toplandıkları zaman (bu taptıkları şeyler) onlara düşman kesilirler ve onların ibadetlerini (de kulluklarını da) inkâr ederler.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْۙ هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌۜ
(Resulüm!) Âyetlerimiz onlara açıkça okunduğu zaman inkâr edenler kendilerine gelen Hakk (kelamımız olan bu Kur'ân) için dediler ki: "Bu, apaçık bir sihirdir."
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰيهُۜ قُلْ اِنِ افْتَرَيْتُهُ فَلَا تَمْلِكُونَ ل۪ي مِنَ اللّٰهِ شَيْـٔاًۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَا تُف۪يضُونَ ف۪يهِۜ كَفٰى بِه۪ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
Yoksa, "onu (Kur'ân'ı, Muhammed) uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Eğer ben onu uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek şeyi savmaya gücünüz yetmez. O, (sizin) onun hakkında (Kur'ân'ın aleyhinde) daldığınız şeyleri (ve yaptığınız iftiraları) en iyi bilendir. Benimle sizin aranızda şahid olarak O yeter. O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
قُلْ مَا كُنْتُ بِدْعاً مِنَ الرُّسُلِ وَمَٓا اَدْر۪ي مَا يُفْعَلُ ب۪ي وَلَا بِكُمْۜ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّ وَمَٓا اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
De ki: "Ben (şimdiye kadar gelen resullerden farklı bir şey söyleyen) türedi bir resul değilim. (Kıyamet günü de) Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben ancak bana vahyedilene tabi olurum ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım."
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَكَفَرْتُمْ بِه۪ وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ عَلٰى مِثْلِه۪ فَاٰمَنَ وَاسْتَكْـبَرْتُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ۟
De ki: "Şayet (bu Kur'ân) Allah katından ise ve siz onu inkâr etmişseniz, İsrâîloğulları'ndan bir şahid de bunun benzerini (Tevrât'ta görerek) şahidlik edip iman ettiği hâlde siz yine de (kibirlenip) büyüklük taslamışsanız (hâliniz nice olur) hiç düşündünüz mü? Muhakkak ki Allah, (hem kendine hem de başkalarına zulmeden) zalim kavmi hidâyete erdirmez."
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَوْ كَانَ خَيْراً مَا سَبَقُونَٓا اِلَيْهِۜ وَاِذْ لَمْ يَهْتَدُوا بِه۪ فَسَيَقُولُونَ هٰذَٓا اِفْكٌ قَد۪يمٌ
Buna rağmen kâfirler, iman edenler için dediler ki: "Eğer (bu Kur'ân'da) bir hayır olsaydı (Muhammed'in etrafındaki şu âciz insanlar) ona (uymada) bizi geçemezlerdi." Ve onlar bununla (Kur'ân ile) hidâyete ermedikleri vakit de hemen diyeceklerdir ki: "Bu (Muhammed'in uydurduğu) eski bir yalandır."
وَمِنْ قَبْلِه۪ كِتَابُ مُوسٰٓى اِمَاماً وَرَحْمَةًۜ وَهٰذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَاناً عَرَبِياًّ لِيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُواۗق وَبُشْرٰى لِلْمُحْسِن۪ينَ
Bu (Kur'ân)dan önce (onların yanında) bir imam ve bir rahmet olarak Mûsâ'nın kitabı (olan Tevrât) vardır. Bu (Kur'ân) ise zulmedenleri uyarmak ve muhsinlere (güzellik yapıp güzel olanlara) müjde olmak üzere Arap lisanıyla (indirilmiş, kendinden öncekileri) tasdik edici bir Kitâb'tır.
اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ
Şüphesiz, "Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra da istikamet üzere olanlara (Allah'ın rızasına varan yolda bütün çabası ve gayretiyle yürüyenlere bu dünyada da âhirette de hiçbir) korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
İşte onlar cennet ehlidirler. (Dünyada) Yaptıklarına karşılık (Rabblerinden bir mükâfat) olarak orada ebedi kalacaklardır.
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ اِحْسَاناًۜ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ كُرْهاً وَوَضَعَتْهُ كُرْهاًۜ وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْراًۜ حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَبَلَغَ اَرْبَع۪ينَ سَنَةًۙ قَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضٰيهُ وَاَصْلِحْ ل۪ي ف۪ي ذُرِّيَّت۪يۚ اِنّ۪ي تُبْتُ اِلَيْكَ وَاِنّ۪ي مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ
Biz insana, ana, babasına ihsanda bulunmasını tavsiye ettik. Annesi onu (nice sıkıntılara katlanarak) zahmetle (karnında) taşıdı ve zahmetle doğurdu. Onun (anne karnında) taşınması ve (sütten) ayrılması otuz ay sürer. Nihayet (insan) güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: "Rabbim! Beni, bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın sâlih ameller işlemeye sevk et ve benim için zürriyetimden gelenleri ıslah ed(ip sâlih kimseler kıl). Şüphesiz ben (tövbe edip) Sana yöneldim; çünkü ben (Sana) teslim olanlardanım."
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّـَٔاتِهِمْ ف۪ٓي اَصْحَابِ الْجَنَّةِۜ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذ۪ي كَانُوا يُوعَدُونَ
İşte, yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve kötülüklerinden vazgeçeceğimiz bu kimseler cennet ehli arasındadırlar. (Bu) Onlara vaad edilen dosdoğru bir sözdür.
وَالَّذ۪ي قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَٓا اَتَعِدَانِن۪ٓي اَنْ اُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْل۪ي وَهُمَا يَسْتَغ۪يثَانِ اللّٰهَ وَيْلَكَ اٰمِنْۗق اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّۚ فَيَقُولُ مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ
Fakat o kimse(nin de vay hâline! O ki) Ana ve babasına, "öf be size! Benden önce nice nesiller gelip geçmişken, (siz) beni (kabirden) çıkarılmakla mı tehdit ediyorsunuz?" dedi. Onlar ise Allah'ın yardımına sığınarak, "yazıklar olsun sana! İman et! Allah'ın vaadi haktır!" (dedikleri hâlde, o) diyordu ki: "Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir."
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ ف۪ٓي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِۜ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِر۪ينَ
İşte onlar, kendilerinden önce cin(ler)den ve insan(lar)dan gelip geçmiş topluluklar içinde üzerlerine (azap) söz(ü) hak olmuş kimselerdir. Kuşkusuz onlar hüsrana uğrayanlardır.
وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُواۚ وَلِيُوَفِّيَهُمْ اَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da Allah'ın) Onlara, yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir ve onlara asla zulmedilmez.
وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ ف۪ي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَاۚ فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ۟
İnkâr edenler ateşe arz olunacakları gün (onlara şöyle denir), "dünya hayatınızdaki (bütün) güzelliklerinizi (nefsiniz için) hebâ ettiniz, onlarla sefa sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve fâsıklık etmenizden ötürü aşağılayıcı (ve alçaltıcı bir) azapla cezalandırılacaksınız."
وَاذْكُرْ اَخَا عَادٍۜ اِذْ اَنْذَرَ قَوْمَهُ بِالْاَحْقَافِ وَقَدْ خَلَتِ النُّذُرُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ٓ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَۜ اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ
(Resulüm! Kur'ân'da) Âd (kavmin)in kardeşi (Hûd)u da an! Hani o, kendinden önce ve sonra uyarıcıların gelip geçtiği Ahkâf (bölgesin)deki kavmini, "Allah'tan başkasına âbd ol(up kulluk et)meyin! Çünkü ben, sizin üzerinize azametli bir günün azabının çökmesinden korkuyorum" diye uyarmıştı.
قَالُٓوا اَجِئْتَنَا لِتَاْفِكَنَا عَنْ اٰلِهَتِنَاۚ فَاْتِنَا بِمَا تَعِدُنَٓا اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ
Onlar ise, "sen bizi ilâhlarımız(a tapmak)dan döndürmek için mi geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen bizi tehdit ettiğin (azab)ı bize getir!" dediler.
قَالَ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۘ وَاُبَلِّغُكُمْ مَٓا اُرْسِلْتُ بِه۪ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْماً تَجْـهَلُونَ
(Hûd da) "(Azabın sizin üzerinize ne zaman geleceğine dair) Bilgi ancak Allah'ın katındadır. Ben size, bana gönderilen (vahy)i tebliğ ediyorum. Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum" dedi.
فَلَمَّا رَاَوْهُ عَارِضاً مُسْتَقْبِلَ اَوْدِيَتِهِمْۙ قَالُوا هٰذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَاۜ بَلْ هُوَ مَا اسْتَعْجَلْتُمْ بِه۪ۜ ر۪يحٌ ف۪يهَا عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ
Nihayet o (azab)ı, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce, "bu bize yağmur getiren (bereketli) bir buluttur" dediler. (Hûd dedi ki) "Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde elem dolu (iç yakan) azabın bulunduğu bir rüzgârdır!"
تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا فَاَصْبَحُوا لَا يُرٰٓى اِلَّا مَسَاكِنُهُمْۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الْقَوْمَ الْمُجْرِم۪ينَ
"O (rüzgâr), Rabbisinin emriyle her şeyi yerle bir eder." Nitekim (o kasırga gelince) onların evleri(nin harabeleri)nden başka bir şey görünmez oldu (yeryüzünden silinip gittiler). İşte, Biz (Allah'a karşı suç işleyen) mücrim kavmi böyle cezalandırırız!
وَلَقَدْ مَكَّنَّاهُمْ ف۪يمَٓا اِنْ مَكَّنَّاكُمْ ف۪يهِ وَجَعَلْنَا لَهُمْ سَمْعاً وَاَبْصَاراً وَاَفْـِٔدَةًۘ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ سَمْعُهُمْ وَلَٓا اَبْصَارُهُمْ وَلَٓا اَفْـِٔدَتُهُمْ مِنْ شَيْءٍ اِذْ كَانُوا يَجْحَدُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟
Andolsun ki Biz size vermediğimiz imkân (ve iktidar)ı onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve gönüller vermiştik; fakat ne kulakları ne gözleri ne de gönülleri kendilerine hiçbir şekilde bir fayda sağlamadı. Zira onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı ve (sonunda) kendisiyle alay etmekte oldukları (azap) onları kuşatıverdi.
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَا مَا حَوْلَكُمْ مِنَ الْقُرٰى وَصَرَّفْنَا الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Andolsun Biz, çevrenizdeki (birçok) memleketleri de (resullerimizi ve âyetlerimizi yalanladıkları için) helâk ettik. Belki (küfürlerinden) dönerler diye âyetleri (türlü biçimlerde) tekrar tekrar açıkladık.
فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ قُرْبَاناً اٰلِهَةًۜ بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْۚ وَذٰلِكَ اِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Allah'tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için ilâh edindikleri şeyler, (o gün) kendilerine yardım etselerdi ya! Aksine (onları yüzüstü bırakıp) onlardan kaybolup gittiler. İşte bu (edindikleri ilâhlar ve onlara yükledikleri sorumluluklar), onların yalanı ve uydurup durdukları şeydir.
وَاِذْ صَرَفْنَٓا اِلَيْكَ نَفَراً مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْاٰنَۚ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُٓوا اَنْصِتُواۚ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا اِلٰى قَوْمِهِمْ مُنْذِر۪ينَ
(Resulüm!) Hani cinlerden bir topluluğu Kur'ân'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onlar (Kur'ân'ı dinlemek için) hazır bulundukları zaman (birbirlerine) dediler ki: "Susun (ve bu vahyi sessizce dinleyin)!" Sonra (Kur'ân'ın okunması) bitirilince de (iman etmiş) uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler.
قَالُوا يَا قَوْمَنَٓا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَاباً اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰى مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْد۪ٓي اِلَى الْحَقِّ وَاِلٰى طَر۪يقٍ مُسْتَق۪يمٍ
(Onlar) Dediler ki: "Ey kavmimiz! Şüphesiz biz Mûsâ'dan sonra indirilen, kendinden önceki (kitap)ları tasdik eden, hakka ve dosdoğru bir yola hidâyet eden bir kitap dinledik."
يَا قَوْمَنَٓا اَج۪يبُوا دَاعِيَ اللّٰهِ وَاٰمِنُوا بِه۪ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ
"Ey kavmimiz! (Sizi hakka davet eden) Allah'ın davetçisin(in çağrısın)a icabet edin. Ona iman edin ki (Allah da) sizin günahlarınızdan (dilediğini) bağışlasın ve sizi elem verici (iç yakan) bir azaptan kurtarsın."
وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِيَ اللّٰهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْاَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءُۜ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Her kim Allah'ın davetçisine icabet etmezse, bilsin ki yeryüzünde Allah'ı âciz bırakacak değildir. (Kıyamet günü) Kendisi için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir dalâlet içinde (olanlar)dır.
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰىۜ بَلٰٓى اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
(Onlar) Görmüyorlar mı ki gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratmakla yorulmayan Allah, ölüleri diriltmeye de Kâdir'dir. Evet! Muhakkak ki O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
İnkâr edenler ateşe arz olunacakları gün (onlara şöyle denir), "(nasıl) bu (azap) gerçek değil miymiş?" (Onlar da) "Evet, Rabbimize andolsun (ki gerçekmiş)" derler. (Rabbleri de) "Öyle ise inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı!" buyurur.
فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْۜ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَۙ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍۜ بَلَاغٌۚ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ
(Resulüm!) O hâlde, resullerden ulu'l azm (büyük azim sahibi) olanların sabrettiği gibi (sen de) sabret! Ve o (seni yalanlaya)nlar hakkında acele etme, onlar vaad edildikleri (azab)ı görecekleri gün sanki (dünyada sadece) gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. (Bu Kur'ân, iman etmek isteyen herkes için apaçık) Bir tebliğdir. Fâsıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi hiç!
Ahkaf, lugatta “uzun, meyilli ve yüksekçe kum yığını” mânasına gelen hıkfın çoğulu olup, “eğri büğrü kum tepeleri” demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de Âd kavmi’nin, Hz. Hûd tarafından imana davet edildikleri sırada yaşadıkları yerin adı olarak geçer. Kaynaklarda bu yerle ilgili farklı bilgiler verilmektedir. Buranın Yemen’in Sihr mıntıkasında denize bakan yüksek kumluk bölge, Arabistan’ın güneyinde Uman ile Mehre arasında bir vadi veya Uman ile Hadramut arasında kalan geniş kum çölü olduğu ileri sürülmüştür. Araplar, umumiyetle yarımadanın güneyindeki kendilerince fazla bilinmeyen kum çölüne bu adı verirlerdi.
Ahkaf sûresi, adını yirmi birinci âyette geçen ahkaf kelimesinden almıştır; “hâ-mîm” ile başlayan ve Mushaf’ta ardarda dizilmiş bulunan yedi sûrenin sonuncusudur. Mekke devrinde Câsiye sûresinden sonra nâzil olmuştur. On, on beş ve otuz beşinci âyetlerinin Medenî olduğu da rivayet edilmiştir. Otuz beş âyettir; sûre evvelindeki “hâ-mîm”i tek başına bir âyet saymayanlara göre ise otuz dört âyettir. Fâsılaları nûn (ن) ve mîm (م) harfleridir.
Konusu bakımından kendisinden önceki Câsiye sûresinin devamı mahiyetinde olan Ahkaf sûresindeki âyetleri muhteva yönünden beş grupta mütalaa etmek mümkündür. 1-6. âyetlerde, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından indirilmiş bir kitap olduğuna işaret edildikten sonra Allah’ın göğü, yeri ve diğer varlıkları belli bir süre içinde ve bir gayeye bağlı olarak yarattığı, bu gerçek apaçık ortadayken Allah’tan başka tanrılar edinmenin mânasızlığı, haklarında akla veya nakle dayalı hiçbir delil bulunmayan, sürekli yakarılsa da kıyamete kadar hiçbir karşılık veremeyecek olan putlara tapmanın saçmalığı çarpıcı bir şekilde ortaya konur; bunun ne kötü bir sapıklık olduğuna dikkat çekilir. 7-14. âyetlerde, vahyin gerçekliği ve buna bağlı olarak Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğu, Kur’an’ın şüphe götürmez üstünlüğü, iman davasının haklılığı, müşriklerin bile bile gerçeği kabule yanaşmadıkları anlatılır. 15-20. âyetlerde, imanın iyilik ve ahlâkla, inkârın da kötülük ve ahlâksızlıkla olan ilişkisi konu edilir. Gerçek müminin aile ve sosyal çevresiyle olan iyi münasebetleri üzerinde durulur. Allah’a ve âhiret gününe inanan insanın Allah’ın emrine uyarak O’nun rızasını iyi davranışlarda araması ve iyiliğin her şeyden önce en yakınlara, özellikle ana ve babaya yapılması gerektiğine işaret edilir. Kendisini büyütmek ve yetiştirmek için birçok sıkıntılara katlanan ana babasına karşı saygılı davranmayan, onların öğütlerini dinlemeyenlerin âhirette azap görecekleri ihtar edilir. 21-29. âyetlerde, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı takındıkları olumsuz tavırdan vazgeçip öğüt almaları için kendilerine Âd kavminin uğradığı âkıbet hatırlatılır. Hz. Hûd’un Âd kavmini, putları bırakıp yalnız Allah’a kulluk etmeleri, aksi halde büyük bir felâkete uğrayacaklarını haber vererek uyardığı, buna rağmen onların küfür ve inkârda ısrar ettikleri, Allah’ın da onları, inkâr ve taşkınlıklarının cezası olarak, her şeyi yıkıp yok eden korkunç bir kum fırtınası ile helâk ettiği anlatılır ve aynı âkıbete uğrayan diğer toplumların halinden ibret alınması öğütlenir. Son âyetlerde ise cinlerin de insanlar gibi Hz. Peygamber’in tebliğine uymakla mükellef oldukları ve bu konuda uyarıldıkları belirtilerek Allah’ın davetine uymayanların apaçık bir sapıklık içinde bulunduklarına ve âhirette cezalandırılacaklarına işaret edilir.
Ahkaf sûresinde, Hz. Peygamber’e kavminden gördüğü eza ve cefaya, diğer büyük peygamberler (ülü’l-azm*) gibi katlanması tavsiye edilir. Sûre, küfrün sonunun yakın olduğunu, inananların mutlaka başarıya ulaşacaklarını haber veren âyetlerle sona erer. Bundan sonraki Muhammed sûresinde cihad ve savaşa izin veren âyetlerin bulunması, Mekkeli müşriklerin uğrayacağı hezimetin eski ümmetlerin helâkinde görüldüğü gibi tabii âfetler sebebiyle değil, ileride güçlenecek olan müslümanların eliyle gerçekleşeceğine işaret sayılır. Bu nokta aynı zamanda bu iki sûre arasındaki münasebeti de gösterir.
BİBLİYOGRAFYA:
Taberî, Câmiu’l-beyân, Bulak 1323-29 → Beyrut 1398/1978, XXVI, 2-25; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hkf” md.; Yâkut, Mu‘cemü’l-büldân, Beyrut 1376/1957, I, 115-116; Kurtubî, el-Câmi li-ahkâmil-Kur’ân (nşr. Ebû İshak İbrâhim), Kahire 1386-87/1966-67, XVI, 178-222; Lisânü’l-Arab, “hkf” md.; Süyûtî, el-İtkan (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl), Kahire 1387/1967, I, 74; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, Bulak 1301 → Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-Arabî), VIII, 74-98; Kamûsü’l-a‘lâm, I, 783; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1982, VI, 4333-4365; Muhammed İsmâil İbrâhim, Mu‘cemü’l-elfâz ve’l-alâmi’l-Kur’âniyye, Kahire, ts. (Dârü’l-Fikri’l-Arabî), s. 131; “Ahkâf”, İA, I, 157; G. Rentz, “al-Ahkaf”, EI² (İng.), I, 257; a.mlf., “el-Ahkaf”, UDMİ, II, 44.
Emin Işık