Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, ³⁴ gemilerin elverişli bir rüzgarın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman [olanları düşünün,] gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, [ölümün] kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de [o zaman] dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönelerek: “Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!” diye yalvarıp yakarırlar O’na.
34 Lafzen, “tâ ki, gemilerde olduğunuz zaman ...” ilh. Zemahşerî’nin de belirttiği gibi, bu cümleciğin başında gelen “tâ ki” (hattâ) edatı, müteakip cümlecikte sözü geçen fırtınanın ansızın kopmasına ilişkindir, “gemilerde bulunma” eylemine değil. Hemen belirtmeliyiz ki, bu noktada anlatım, doğrudan “siz” hitabını bırakarak neredeyse beklenmedik bir tarzda üçüncü çoğul şahıstan söz eden bir söyleme dönüşüyor: bu, belli ki, müteakip anlatımın temsîlî karakterini vurgulayıp, onu herkes için geçerli bir ders, bir ibret halinde daha tesirli bir biçimde dile getirmeyi amaçlayan bir üslup hususiyetidir.