14-15. Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara galip kılsın ve inanan toplumun kalplerini ferahlatsın. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah (insanların iyi niyet ve amellerine göre) dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bir önceki âyette savaşın gerekçesi ortaya konuyor. “Yeminlerini bozan!” yani antlaşma yaptıkları halde sözleşmelerine uymayan, “Rasulü (yurdundan) çıkarmak için ellerinden geleni yapan!”, Allah’ın elçisine görevini yapıyor diye yaşama hakkı tanımayan, “Saldırıyı ilk defa kendileri başlatan!” yani “Durup dururken, savaş için herhangi bir haklı sebep yokken sadece Müslümanları yok etmek için ilk saldırıyı başlatan!” diyor. Üstelik bu durumda; “Böyle bir topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız?” şeklinde uyarıda bulunarak savaşmanın da bir sosyal sorumluluk olduğu anlatılıyor. Burada savaşmanın gerekçeleri bir bir sıralanıyor. Ve şartlar gerçekleştikten sonra artık savaş kaçınılmaz hâle geliyor. Hattâ savaştan korkmanın ve kaçmanın bir itaatsizlik olacağı vurgulanıyor. Çünkü Müslüman mazlum olamadığı gibi zulme seyirci kalamaz, hayatı akışına bırakamaz, “Garip ve mazlum olarak yaşarsam cennet bana hak olur…” diyemez, ümitsizliğe de düşemez. Zalimin karşısına dikilmezse zulme rıza göstermiş olur. Zulme rıza zulümdür. Âyetteki, “Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın!” ifâdesi, hem zulmün bertaraf edilmesi hem de zalimlerin mutlaka cezalandırılması ve bu cezanın da sorumluluk alan inananların eliyle verilmesi gerektiği anlatılıyor.