“O (hayat), bizim dünya hayâtımızdan başka bir şey değildir; (kimimiz) ölürüz,(kimimiz) yaşarız; biz (öldükten sonra) diriltilecek kimseler de değiliz.”(2)
(2)“İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine (terbiye ediciliğine) âid şuûnât (işler) ve ahvâline(hâllerine) şâhiddir. Ve mahlûkātın cemâatleri içinde Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcûdâtın (varlıkların)tesbîhâtına (Allah’ı zikretmelerine) müşâhid (seyirci) ve hilâfet-i kübrâ ile (yeryüzünün halîfesi olmakla)tekrîm ve teşrîf edilmiştir (ikrâm edilip, yüceltilmiştir). İnsan, bu kerâmete (ikrâma) ve bu şerefe nâil olduğu hâlde, kendisi başıboş ve gayr-ı mes’ûl (suâl olunmadan) bırakılmayacaktır. Onun da dîvân-ı muhâsebâtta (hesab meclisinde) pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere girecektir. Evet, kudret-i ezeliyeye (Allah’ın kudretine) nisbetle, ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir.” (Mesnevî-i Nûriye, Lâsiyyemâlar, 39)