SİZ ey iman edenler! Ölüm size yaklaştığında yapacağınız vasiyet sırasında şahitler bulundurun: Kendi aranızdan[⁹⁹⁹] dürüst iki kişi, ya da seyahatteyken ölüm emareleri gelip sizi bulursa, (âdil şahitliğe) davetten sonra,[¹⁰⁰⁰] sizden olmayan öteki[¹⁰⁰¹] iki kişiyi alıkoyun; eğer içinize bir kuşku düşerse onlara Allah adına şöyle yemin ettirin: “Akraba hatırına da olsa, hiçbir bedel karşılığında sözümüzü satmayacağız ve Allah’ın bildiğini[¹⁰⁰²] gizlemeyeceğiz; eğer böyle yaparsak, gerçekten günahkârlardan olmuş oluruz.”[¹⁰⁰³]
[999] Yani: “yakınlarınızdan, tanıdıklardan” ya da “mü’minlerden”.
[1000] Buradaki salât’a “namaz” anlamı verenler, hangi namaz olduğunda ihtilaf etmişlerdir. İkindi namazı, öğle namazı ya da herhangi bir namaz diyenler vardır (Kurtubî). Taberî bu ibareyi “sükut tefsiri”ne(!) tâbi tutar. Bu iki şeye yorulabilir: 1) Mevcut yorumların hiçbirine katılmadığına. 2) Yorum gerektirmeyecek kadar açık olduğuna. Fakat Taberî’nin üslûbu açısından bu ikincisi zayıf bir ihtimaldir. Bu yoruma dayanan Şafiî, 200 dirhemi aşan şahitlikte yeminin Mekke’de Kâbe, Medine’de Nebi Mescidi, Kudüs’te Kutsal Kaya (Hacer-i Muallak), diğer yerlerde şehrin en büyük mescidinde yapılma şartını getirir. Râzî, “Yeminin mekânı olmaz, her yerde yapılır” diyen Ebu Hanife’yi eleştirerek âyete muhalefetle suçlar (Râzî). Bazıları ise “Kendi ibadetlerinden sonra… Çünkü o şahitler müslüman değildirler” görüşündedir (Kurtubî). Bizce salât şer’i mânasıyla “namaz ibadeti” olarak alınamaz. Zira:
1) Bu ibare seferde ölüm döşeğine düşenle ilgilidir. “Medine” ve “cemaat”le ilgili söylenenlerin âyetle bir alâkası yoktur.
2) “Sizden olmayan öteki iki kişi” Kur’an üslûbunda müslüman olmayanlara tekabül eder.
3) Ölüm döşeğindeki insan çaresizlik içinde şahitliğini rica ettiği yabancıları kendi dinlerince de olsa ibadete çağırma gücünü kendinde bulamaz. Olsa olsa onları dürüst ve âdil şahitlik yapmaya “davet” eder. Sözün özü buradaki salât tıpkı Hûd sûresinin 87. âyetindeki gibi “davet” anlamında olmalıdır (Bkz: âyet 58, not 69). Allahu a’lem.
[1001] Yani: “..yakınınız olmayan mü’minlerden” ya da “müslüman olmayanlardan” (Taberî). Zımnen: Hiçbir statü farkı adâletten öncelikli değildir. Adâlet gerçekleşsin de ister “öteki”, ister “beriki” sayesinde gerçekleşsin. Zira iktidarın imanı adâlettir.
[1002] Lafzen: “Allah’ın şahitliğini”.
[1003] Âyet, amacın gerçekleşmesi için her tür elverişli aracın, niteliğine bakılmaksızın kullanılabileceğini öngörmektedir. “Sizden” veya “sizden olmayan” ayrımı, taraflardan birine peşin bir üstünlük tanımamaktadır. Bunun delili Nisâ sûresinin 105-115. âyetleridir. Bu âyetlerin iniş nedeni hakkında farklı rivayetler olsa da, bağlamla en uyumlu olanı şudur: Ebu Tu‘me adlı müslüman biri, yaptığı hırsızlığı bir Yahudi’nin üzerine atar. Rasulullah suçlu Müslüman lehine karar verecekken onu uyaran şu âyetler iner: “Sakın hainlere taraf olma!” (4:105), “kendi benliklerine ihanet edenleri de savunma!” (4:107).