Derken (deniz kenarında sığındıkları kayanın yanında) kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona tarafımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim de öğretmiştik.*
(*) Allah kullarından bir kul: Resûlullah’a da kitabımız kul der. Ayrıca buradaki “ledün” ifadesine kafayı takıp Allah’ın muradının dışında akıllarına estiğince çok yanlış manalara çekenler olmuştur… Dikkat ederseniz azap konusunda da “min ledün” denmişti. Azap Allah’tan, ilim Allah’tan, hayat Allah’tan, ölüm Allah’tandır, rahmet Allah’tan, her şey O’ndandır. Öyleyse söylesenize hangi peygamber sahip olduğu ilmi Allah’tan almamıştır? Ledünnî olmayan bir ilim, ledünnî olmayan bir hayat, ledünnî olmayan bir mal bir varlık, bir eşya var mı? Yâni Allah’tan olmayan, Allah kaynaklı olmayan bir şey var mı? Her şey Allah’tan değil mi? Peki birinde “min indina”, ötekisinde ise “min ledünna” dendi. Yani rahmet kelimesi “min indina” şeklinde ifade edilirken, ilim kelimesi ise “min ledünna” şeklinde kullanılmış. Bu ikisinin arasında bir fark mı var ki böyle buyurdu Rabbimiz diye tartışmaya girmenin anlamsızlığını düşünüyorum... (BESAİRU’L KUR’AN - Ali Küçük Tefsiri) Ayrıca Mutesavvuflar (Kehf: 65) ve benzeri ayetleri keyfi yorumlarıyla uydurdukları sofist felsefelerine dayanak yapmaya çalışarak, ayetleri ve dini çığırından çıkartmışlardır. Diğer birçok dini ıstılahta olduğu gibi bu kelimenin de başına bir “ilim” ekleyerek kendilerine has bir ilim dalı vs. icat etmişlerdir… Sonuç olarak; şüphesiz bütün Peygamberlerin ilmi, Allah tarafından vahiy yoluyla öğretildiği için ledünnîdir/yani yüce Allah katındandır ve bu ilim gayretle elde edilemez… Ama mutasavvıflar, Hızır kıssasına kendi görüşlerinin delili olarak sarılırlar ve bir kısım insanların bu ilme sahip olduğunu iddiâ ederler. Bunun şer’i/dini bir dayanağı yoktur ve tamamen uydurmadır. Sonuçta her Peygambere Allah’ın gönderdiği vahiyler ledünni ilmin ta kendisidir. Müslümanların ledünnî bilgileri de Kur’an‘dır. Bunun dışındaki ledünnî olduğu iddiâ edilen bilgiler, kesinlikle yalandır… (M. Türk Meali 65. Ayet Açıklaması) 1- “Ledun” sözcüğü, kimi dünya dinlerinde gnosis (gizli, özel bilgi, sır) olarak tanımlanan biçimiyle “tasavvuf dininde” de bilgi türü olarak, “ilm-i ledun” olarak yer almaktadır. Oysaki “ledün” sözcüğü Kur’an’ın onlarca ayetinde olduğu gibi, bu ayette de “mekân zarfı” olarak; tarafında, yanında, katında anlamlarına gelmektedir. 2- Çeşitli kaynaklara dayanılarak “Hızır” olarak adlandırılan “bir kul”un kim olduğu bilgisi Kur’an’da yer almamaktadır. Hızır sözcüğü Kur’an’da yer almadığı hâlde, “kullarımızdan bir kul”u, Kur’an dışı geleneksel anlayış, Kur’an dışı inançların etkisinde kalarak “Hızır” olarak anmaktadır. (E. Aktaş Meali 65. Ayet Açıklaması) Bu nedenle şunu kesin olarak ifade edebiliriz ki, tasavvufi akımın oluşturduğu; ilm-i ledün kavramı ve bunlara sahip olanların kimliklerine dair oluşum ve kabuller, tamamen Âlim Kul ve Musa kıssasının istismar edilmesi suretiyle gerçekleşmiş Kur’an ve İslam dışı eklektik olgulardır. Yine bu bilge kul ile ilgili Kur’an’a dayanmayan uydurma rivayetlerdeki Hızır gerçek değil tamamen muhayyel ve mitolojik bir şahsiyettir. Onun muhayyel bir kişilik olduğu hususu, varsayılan biyografisine dair nakledilen rivayetlerde de çok açık bir şekilde kendini göstermektedir. Sonuç itibariyle, Hızır’ın ismi, soyu, yaşadığı dönem ve âb-ı hayatla ilgili Kur’an’a dayanmayan rivayetlerdeki insan ve tabiatüstüne yönelik atıflar, mitosların genel karakteristiklerine ilişkin bu bilgiler çerçevesinde değerlendirildiğinde, Hızır’ın aslında çevre kültürlerden ithal edilen çeşitli mitolojik motiflerin bir türevi olduğu gerçeği ortaya çıkacak ve bilhassa tasavvuf literatüründeki Hızır portresi incelendiğinde, bu gerçek çok daha âşikar görünüm kazanacaktır. Ayette geçen ‘’min indina’’ve min ledünna’’ arasında ise hiçbir fark yoktur, çünkü ikisinin da anlamı aynıdır. Her ikisi de yanında, katında, nezdinde ve tarafında anlamındadır. Ayrıca ayette ‘’Kullarımızdan bir kul” söylemindeki “kul” ifadesinin kim için kullanıldığıyla alakalı kesin bir şey söylenemez. Ayette ibadet ve ubudiyet makamının yüceliği ifade edilen bu kişi, birçoğuna göre, kendisine ilahi bilgi ve hikmet öğretilen temsilî bir kişiliktir. Kur’an bu kişinin kim olduğu ile ilgili herhangi bir bilgi vermiş değildir. Ama ilgili ayetlere dikkat edilirse bu kul, bir nebi ve orada ilahi hükümleri uygulayan bir yönetici oldğu anlaşılmaktadır.
لَدُن:ظرف زمان ومكان بمعنى عند (تعريف و معنى لدن في معجم المعاني) وما يهمنا أن القرآن الكريم لم يذكر لنا اسم هذا العبد الصالح، ولم يذكر أنه نبي أو رسول بصريح العبارة، من هنا اختلف أهل العلم في اسمه، وهل هو نبي أو لا؟ ذهب فريق من أهل العلم إلى أنه عبد صالح، وليس نبيًّا أو رسولاً، وذهب آخرون - ومنهم الألباني - إلى أنه نبيٌّ، واستدل بقوله تعالى والله أعلم. ﴿ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ أَمْرِي ﴾ [الكهف: 82]، وهذا هو الحق والصواب، والله أعلم،، والآية تشهد بنبوّته؛ لأن بواطن أفعاله لا تكون إلا بوحي. وأيضاً فإن الإنسان لا يتعلم ولا يَتَّبع إلا من فوقه، وليس يجوز أن يكون فوق النبيّ من ليس بنبيّ.. ويجوز أن يكون جعلناه سبب رحمة بأن صرفه تصرفاً يجلب الرحمة العامة. والعلم من لدن الله: هو الإعلام بطريق الوحي.( التحرير والتنوير)