Allah’ın, kentler halkından (devlet başkanı sıfatıyla) elçisine (yani devletin bütçesine) zahmetsizce aktarmış olduğu gelirler, Allah’a (Allah için kamuya, halka), elçiye (İslam devlet başkanı sıfatıyla elçinin harcamasını uygun gördüğü gerekli yerlere), hısımlara, yetimlere (ve kimsesizlere), yoksullara (fakir, muhtaç ve işsizlere) ve yolda kalmış kimselere aittir. Bunu (bu şekildeki mal paylaşımı) böyle yaptık ki, servet (mal, mülk ve zenginlik sırf) zengin sınıflarınız arasında dolaşan bir (servet) güç ve iktidar aracına dönüşmesin. Ve elçi (hükmümüze uygun) size (o gelirden) ne (kadar pay) verdiyse onu alın ve (hak etmediğiniz için) size vermediği şeyden de vazgeçin (ondan almak için ısrarcı olmayın): Allah’a (onun emirlerine) karşı gelmekten de sakının; Şüphesiz Allah, (zalim ve suçlulara karşı) azabı şiddetli olandır. *
(*) Bu ayetler, İslâm devletinin gelir kaynaklarından fey’i hükme bağlamaktadır. Fey, karşı taraftan savaş yapılmadan sulh yoluyla elde edilen gelirlerdir. Bu gelirin dağıtılması şöyle yapılır... a) Allah içindir. Yani ammenin, kamu hizmetinin vb. yerler içindir. b) Allah Resulü içindir. Yani Allah Resulü devlet başkanı sıfatıyla uygun gördüğü yerlere harcama yetkisine sahip olur. c) Elçinin fakir ve yoksul akrabaları içindir. Çünkü diğer Müslümanlara zekâtten pay verildiği hâlde, Allah Resulü ve yoksul akrabalarına zekât geçmediği için fey’den bir şey gelseydi onlara da bundan verilirdi. d) Toplumun yetimleri/ kimsesizleri içindir. e) Toplumun işsiz, yoksul, fakir ve muhtaçları içindir. f) Memleketinden uzak kalmış yolcu, yabancı ve garibanlar içindir. Nitekim bir sonraki âyette de bu tür gelirlerin Allah ve Resûlüne yani “Beytülmal”e/buçeye ait olduğu ifade edilerek bu hüküm açıkça ortaya konmaktadır. Yani feyler,7. ayette belirtildiği gibi kamuya mal edilmek üzere belirtilen kişilere dağıtılır. Ayrıca Hz. Ömer, 7. âyetin “İçinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet olmasın diye böyledir…” şeklinde çevrilen kısmını, toplum olarak elde edilen ve üretilen maddî değerlerin belirli kişilerin ellerinde tedavül edip kalmaması, sosyal adaletin sağlanması ve refahın geniş kitlelere yayılması gereğini vurgulayan bir ifade olarak anladığı için, pek çok sahâbî tarafından savunulan – ve şeklî bir bakışla haklı gibi görünen– Irak arazisinin taksim edilmesi yönündeki görüşe katılmamış, özellikle âyetin bu kısmını delil göstererek ve taksim halinde ortaya çıkabilecek sorunlara dikkat çekerek onları bu arazilerin kamu gelirlerini arttıran bir kaynak haline getirilmesi hususunda ikna etmiştir. Bu tartışmalar sırasında Hz. Ömer’in, sosyal politikayla ilgili temel düşünceye atıf yapan ifadeler kullandığı da görülmektedir. Kaynak: Tefsir (Kur’an Yolu) Ayrıca ayetten kesin anlaşılıyor ki ‘’Elçi size ne vermişse onu alın ve size vermediği şeylerden de vazgeçin’’ şeklindeki ifadenin Hz. peygamberin hadis ve sünnetiyle bir alakası yoktur. Çünkü burada net bir şekilde bunun (fey’in) nasıl ve kimlere dağıtılacağını belirleyen bizzat yüce Allah’tır, Hz. peygamber değil, o sadece Allah’ın emrine uygun dağıtımını yapıyor. İşte burada yüce Allah’ Müslümanlara bu dağıtım şekline razı olup itiraz etmemelerini istiyor. Zaten elçinin verdiği şey, ayetin öngördüğü hükme uygundur. Elçi de bizim gibi bir beşer ve kul olduğundan, onun dine bir hüküm ve kural koyması söz konusu olamaz. Çünkü hüküm koyucu sadece Allah’tır, bu yetki hiçbir elçiye verilmemiştir. Bu nedenle, bu ayeti sünnetle veya hadislerle ilişkilendirmek veya (haşa) elçi de Allah gibi dine hüküm koyabilir şeklinde bir iddiayı ileri sürmek Kur’an’ın genel hükmüne aykırı olup Allah’a şirk koşmaktan başka bir şey değildir. Yani kimileri, ayetin cümlesini, ayetten bağımsız olarak ele alarak; bu ayeti, Allah Resulüne “hüküm koyma hakkı verilmiştir. İddialarına kanıt olarak ileri sürerler. Oysaki bunun elçiye hüküm verme yetkisi ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Bu, tamamen fey’in/ gelirin, yüce Allah’ın hükmüne uygun paylaşımı ile ilgili bir konudur. Görüldüğü gibi bu ayet yüce Allah tarafından tüm yönleriyle detaylandırılmış özel bir durum içindir. Ama bunu genelleştirenler, ayetin tümünü birlikte değerlendirmiyorlar. Yani ayetin ilk ve son cümlelerini birbirinden koparıyorlar. Ve böylece bunlar Allah adına yanlış bir hüküm uydurmuş oluyorlar. Çünkü bunu bize anlatmaya çalışanlar, sadece ayetin son cümlesini okuyorlar, ilk cümlelerini okumuyorlar. İşte böylece ayetin tamamına vakıf olmayanları hemen kendilerine inandırabiliyorlar. Öyleyse bunu anlatanlara, ayetin tümünü okumalarını tavsiye etmeliyiz. Ayrıca bu ayetin mesajı genel olduğunu söylesek bile, yine Hz. peygamberin ‘’Allah’ın hükmüne/Kur’an’a/uygun yaptığı işler hakkındadır. Yani hadislerle veya Resulün Kur’an’dan bağımsız içtihatlarıyla bir alakası yoktur. Çünkü (واطيعوا الله والرسول)’’ Veatî’û(A)llâhe ve-rrasûle’’ yani ‘’Allah’a ve elçiye itaat edin’’şeklindeki mesajla Resule itaatın hem Kur’an’dan bağımsız olamayacağı hususuyla hem de risalet /tebliğ/ görevini ifa etmesiyle alakalı olduğunu görüyoruz. Bu yüzden Kur’an’ın hiçbir yerinde (وأطيعوالنبي - وأطيعوا محمدا)‘’ve etî’ûn-nebiyye veya etî’û muhammeden’’ şeklinde bir mesaj verilmiyor. Öyleyse (وأطيعوا الرسول) ayetinin mesajı, ’’Resul, elçilik/tebliğ/ görevini yapınca, Allah’ın emrine uygun hüküm verince ona itaat edin’’şeklinde olur. Örneğin: Şayet (haşa) Allah Resulü, bir Müslümana ‘’Git, şu insanın malını çal veya hırsızlık yap’’ dese burada Resûle itaat etmek farz mı olur, yoksa haram mı olur? Elbette haram olur. Çünkü Resûle itaat şartı, Allah’ın emir ve hükümlerine uygun olmasına bağlıdır. Allah’tan başka hiçbir kimseye kayıtsız şartsız mutlak itaat yoktur. İşte bu konuda Allah Resûlü de şöyle buyurur: (لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق) ‘’Yaratıcıya isyan konusunda, hiçbir yaratığa itaat yoktur!’’ Bu, genel bir ilkedir, peygamberler dâhil hiçbir kimse bundan müstesna değildir. Ama Resûl, hiçbir zaman yüce Allah’ın hükmüne aykırı bir hüküm veremez. Özetle, Resûlün görevi apaçık bir tebliğdir sadece. Resûlün dinde hüküm koyma yetkisi yoktur. Resûle itaat onun aracılık ettiği, tebliğ ettiği şeye tam olarak uymaktır. Bu da Kur’an’a uymaktır. Bu kadar basit. Resulün tebliğ ettiği şey sadece almış olduğu vahiydir. Hz. Peygambere vahyedilen Kur’an o hayatta iken cem edilmiş/bir kitap hâline getirilmiş, tebliğ edilmiş, insanlara okunmuş ve bitmiştir. Resûl görevini başarıyla tamamlamıştır. Bize de vahiy kaynağı olarak sadece Kuran’ı bırakmıştır.
التي يحصل عليها المسلمون بدون حرب، وهذه الأموال كانت توضع تحت تصرّف الرّسول (ص) بإعتباره رئيساً للدولة الإسلامية، وهي أموال كثيرة في الغالب (تفسير الأمثل في كتاب الله المنزل ) (الفيء مال حصل من الكفار بلا قتال وإيجاف خيل وركاب كجزية وعشر تجارة، وما صولحوا عليه من غير نحو قتال (روح المعاني) ثم قال: {وَمَا ءَاتَـٰكُمُ ٱلرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَـٰكُمْ عَنْهُ فَٱنتَهُواْ } يعني ما أعطاكم الرسول من الفيء فخذوه فهو لكم حلال وما نهاكم عن أخذه فانتهوا (مفاتيح الغيب ، التفسير الكبير - انوار التنزيل واسرار التأويل - تفسير الجلالين - روح المعاني - الكشاف) يجوز أن يقال: إن الظاهر من هذه الآية أن يكون المراد منها غير قرابة رسول الله صلى الله عليه وسلم: "إن ما غنمتم من شيء فإن لله خمسه وللرسول ولذي القربى"، فقرابة رسول الله صلى الله عليه وسلم إنما تدخل في هذه الآية بالتأويل، وذلك أن المفهوم من ذكر القرابة إنما هو قرابة المخاطبين في الآية، ومعلوم أن الخطاب بالقسم إنما هو للمغتنمين (تأويلات أهل السنة - الماتريدي)