Ve Rahman’ın (halis) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu (ve vakar içinde) yürürler ve kendini bilmez kimseler (cehalet ve karakterlerinden kaynaklanan bir tarzda) onlara hitap ettikleri zaman (incitmeksizin onlara) sağlık ve selâmet dileyerek geçip giderler.*
(*) Âyetteki cehâlet had ve hudut bilmeme hâlidir. Beşerî insan yapan bilmek değil, bilgiyi vakarla yaşamaktır. Kendini bilmezlerin sataşmalarına selam denmesi istenir; zira Rahmân’ın kulları savaş/kavga için değil merhamet için zamanlarını kullanmalıdır. Daha öncelikli, daha onurlu ve daha üstün değerlerle ilgilenen bu şahsiyetler, vaktini ve emeğini uygun olmayan bir işte harcamamalıdırlar. Selam; barış, huzur, esenlik, saadet, af, mağfiret mânalarını kapsar… (Kurandan Hayata) İşte âyette müminlerin, kendilerine sözlü sataşmada bulunanlara, “selâm” diyerek, yani esenlik dileğiyle karşılık verdikleri bildirilmekte; bu suretle bir bakıma putperest Araplar’ın ortak zihniyetini ifade eden Câhiliye ile müminlerin ortak zihniyetini ifade eden İslâm’ın karşıt kavramlar olduğu ima edilmektedir. Buna göre sözlü sataşmalarla sergilenen alaycı ve küçümseyici tavırlar, Câhiliye zihniyetinin kendini beğenmişlik, hoyratlık, saldırganlık gibi tutumlardan oluşan barbarlık ahlâkını; müslümanların bu sataşmalara selâmla karşılık vermeleri de onların barışçı ilkelere dayalı uygarlık ahlâkını göstermektedir. Nitekim bazı çağdaş araştırmacılar, câhiliye terimini“ barbarlık”, İslâm terimini de (hilm kavramıyla)“uygarlık”şeklinde açıklamaktadırlar (alıntı)