1. Âyet
تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ
Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı (hakla bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'ı) indiren (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce olan)dır.
Furkân Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 25. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 77 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 42. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
تَبَارَكَ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يراًۙ
Âlemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı (hakla bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'ı) indiren (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce olan)dır.
اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يراً
O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü (hakimiyet ve hükümranlığı yalnız) O'nundur. O (ehl-i kitabın iddia ettiği gibi hâşâ), ne bir çocuk edinmiştir ne de mülkünde bir ortağı vardır. O, her şeyi yaratmış ve belli bir ölçüye göre (düzenleyip) takdir etmiştir.
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً لَا يَخْلُقُونَ شَيْـٔاً وَهُمْ يُخْلَقُونَ وَلَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَراًّ وَلَا نَفْعاً وَلَا يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلَا حَيٰوةً وَلَا نُشُوراً
Hâl böyleyken (kâfirler) O'nu bırakıp hiçbir şey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne bir zarar ne de fayda verebilen, öldürmeye, diriltmeye ve (ölüleri yeniden diriltip kabirden) çıkarmaya güçleri yetmeyen birtakım ilâhlar edindiler.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اِفْكٌنِ افْتَرٰيهُ وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَۚۛ فَقَدْ جَٓاؤُ۫ ظُلْماً وَزُوراًۚۛ
Ve (o) kâfirler dediler ki: "Bu (Kur'ân), bir yalandan başka bir şey değildir, onu (Muhammed) uydurmuştur ve ona başka bir kavim de yardım etmiştir." Böylece onlar, hakikaten bir zulüm ve asılsız bir sözle geldiler.
وَقَالُٓوا اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ اكْتَتَبَهَا فَهِيَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً
Ayrıca onlar dediler ki: "(Bu âyetler) Öncekilere ait masallardır. (Muhammed) Onları (başkasına) yazdırmış da sabah akşam onlar kendisine okunuyor."
قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذ۪ي يَعْلَمُ السِّرَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّهُ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً
(Resulüm!) De ki: "O (Kur'ân)ı göklerin ve yerin (tüm) sırrını bilen (Allah) indirmiştir. Muhakkak ki O, Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."
وَقَالُوا مَالِ هٰذَا الرَّسُولِ يَاْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْش۪ي فِي الْاَسْوَاقِۜ لَوْلَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذ۪يراًۙ
Onlar bir de şöyle dediler: "Bu ne biçim resuldür ki (bizler gibi) yemek yiyor ve çarşı pazarda dolaşıyor! Ona, kendisiyle beraber uyarıcı olsun diye bir melek de indirilmeli değil miydi!"
اَوْ يُلْقٰٓى اِلَيْهِ كَنْزٌ اَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَاْكُلُ مِنْهَاۜ وَقَالَ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلاً مَسْحُوراً
"Yahut kendisine bir hazine bırakılmalı veya ondan yi(yip zahmet çekmeden geçimini sağla)yacağı bir bahçesi olmalı (değil miydi)?" (Ayrıca) O zalimler (mü'minlere), "siz ancak büyülenmiş bir adama tabi oluyorsunuz" dediler.
اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً۟
(Resulüm!) Bak, senin hakkında nasıl misaller getirdiler de dalâlete düştüler. Artık onlar (bu hâlleriyle hidâyete giden doğru) yolu bulamazlar.
تَبَارَكَ الَّـذ۪ٓي اِنْ شَٓاءَ جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذٰلِكَ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۙ وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً
Eğer dilerse sana bundan daha hayırlısını, altlarından ırmaklar akan cennetleri verecek ve sana saraylar ihsan edecek olan (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce olan)dır!
بَلْ كَذَّبُوا بِالسَّاعَةِ وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَع۪يراًۚ
Üstelik onlar, o (kıyamet) saat(in)i de yalanladılar. Biz ise o (kıyamet) saat(in)i yalanlayanlar için alev alev yanan bir ateş hazırladık.
اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَف۪يراً
(Bu ateş) Ne zaman ki o (kıyameti yalanlayan kâfirler)i uzak bir mesafeden gördü, (kâfirler) onun öfke(li kükreme)sini ve (çok feci) nefes alıp vermesini (dehşet içinde) işitirler.
وَاِذَٓا اُلْقُوا مِنْهَا مَكَاناً ضَيِّقاً مُقَرَّن۪ينَ دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراًۜ
(O gün mücrimler, nefsinin hevâsına uyan suçlular zincirlerle) Birbirlerine bağlı olarak o (cehennem)in dar bir yerine atıldıkları zaman orada yok olmak için yalvarırlar.
لَا تَدْعُوا الْيَوْمَ ثُبُوراً وَاحِداً وَادْعُوا ثُبُوراً كَث۪يراً
(Onlara şöyle denir) "Bugün (yalnız) bir defa yok olmayı istemeyin, birçok defalar yok olmayı isteyin!"
قُلْ اَذٰلِكَ خَيْرٌ اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ كَانَتْ لَهُمْ جَزَٓاءً وَمَص۪يراً
(Resulüm! O kâfirlere) De ki: "Bu mu daha hayırlı, yoksa muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) vaad edilen ebedilik cenneti mi? (Orası) Onlar için bir mükâfat ve bir varış yeridir."
لَهُمْ ف۪يهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ خَالِد۪ينَۜ كَانَ عَلٰى رَبِّكَ وَعْداً مَسْؤُ۫لاً
Ebedi olarak kalacakları orada, kendileri için istedikleri her şey vardır. (Bu) Rabbinin, mesuliyetini üzerine aldığı bir vaaddir.
وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَيَقُولُ ءَاَنْتُمْ اَضْلَلْتُمْ عِبَاد۪ي هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَمْ هُمْ ضَلُّوا السَّب۪يلَۜ
O gün (Rabbin), o (kâfir)leri ve Allah'tan başka âbd oldukları şeyleri (bir araya) toplar da (âbd olunanlara) buyurur ki: "Şu kullarımı siz mi dalâlete düşürdünüz, yoksa kendileri mi (Benim hak) yol(um)dan saptı?"
قَالُوا سُبْحَانَكَ مَا كَانَ يَنْبَغ۪ي لَـنَٓا اَنْ نَتَّخِذَ مِنْ دُونِكَ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ وَلٰكِنْ مَتَّعْتَهُمْ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى نَسُوا الذِّكْرَۚ وَكَانُوا قَوْماً بُوراً
Onlar derler ki: "Sen Subhân'sın (her türlü noksanlıktan münezzehsin), Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz; fakat Sen onlara ve atalarına öylesine nimet verdin ki (sonunda seni) zikretmeyi (ve senin hesabını yapmayı) unuttular da helâkı hak eden bir kavim oldular."
فَقَدْ كَذَّبُوكُمْ بِمَا تَقُولُونَۙ فَمَا تَسْتَط۪يعُونَ صَرْفاً وَلَا نَصْراًۚ وَمَنْ يَظْلِمْ مِنْكُمْ نُذِقْهُ عَذَاباً كَب۪يراً
(Bunun üzerine o kâfirlere şöyle denir) "İşte (âbd olduklarınız), söylediklerinizde sizi yalancı çıkardılar. Artık (kendinizden) ne (azabı) savmaya ne de (kendinize) bir yardım(da bulunmay)a gücünüz yeter." Artık sizden kim (âyetlerime ve resulüme) zulmederse (işte) ona (kıyamet günü) büyük bir azap tattıracağız!
وَمَٓا اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّٓا اِنَّهُمْ لَيَاْكُلُونَ الطَّعَامَ وَيَمْشُونَ فِي الْاَسْوَاقِۜ وَجَعَلْنَا بَعْضَكُمْ لِبَعْضٍ فِتْنَةًۜ اَتَصْبِرُونَۚ وَكَانَ رَبُّكَ بَص۪يراً۟
(Resulüm!) Senden önce gönderdiğimiz bütün resuller de hiç şüphesiz yemek yerler ve çarşı pazarda dolaşırlardı. (Ey insanlar!) Biz sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınız için bir imtihan (vesilesi) kıldık, (bu imtihanlara) sabrediyor musunuz? (Resulüm!) Senin Rabbin (her şeyi) hakkıyla görendir.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّـنَاۜ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُواًّ كَب۪يراً
Fakat Bize kavuşacaklarını ummayanlar dediler ki: "Bize de melekler indirilmeli veya Rabbimizi görmeli değil miydik?" Andolsun onlar, kendi kendilerine kibirlendiler ve büyük bir azgınlıkla azdılar.
يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِم۪ينَ وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً
Onlar, o (kıyamet) gün(ü) melekleri görürler; fakat o gün (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlere (hiçbir) müjde yoktur ve (melekler) onlara, "(bugün size sevinmek) yasaktır, yasak!" derler.
وَقَدِمْنَٓا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُوراً
Biz (o gün), onların yaptıkları her bir ameli (onlara) takdim ederiz sonra da onu savurarak (dağıtıp) toz duman ederiz.
اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَراًّ وَاَحْسَنُ مَق۪يلاً
O gün cennet ehli (ise) kalınacak en hayırlı yerde ve dinlenilecek en güzel yerdedir.
وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَٓاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰٓئِكَةُ تَنْز۪يلاً
O gün, gökyüzü bulutlarla (parça parça) yarılır ve melekler (peş peşe) bir inişle indirilir.
اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍنِ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِۜ وَكَانَ يَوْماً عَلَى الْكَافِر۪ينَ عَس۪يراً
İşte o gün mülk (hakimiyet ve hükümranlık, rahmetiyle herkesi ve her şeyi kuşatan) hak olan Rahmân'a aittir. (O gün) Kâfirler için çok zorlu bir gündür.
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلاً
O gün, zalim (kimse) ellerini ısırıp şöyle der: "Keşke ben de (insanları Allah'ın hidâyetine davet eden) resulle beraber bir yol tutsaydım!"
يَا وَيْلَتٰى لَيْتَن۪ي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَاناً خَل۪يلاً
"Yazıklar olsun bana, keşke (haktan yüz çeviren) falancayı dost edinmeseydim!"
لَقَدْ اَضَلَّن۪ي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَٓاءَن۪يۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولاً
"Andolsun ki (iman edenler için bir) Zikir (olan Kur'ân) bana geldikten sonra o beni dalâlete düşürdü." Zaten şeytan, insanı (uçuruma sürükler sonra da) yüzüstü bırakır.
وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُوراً
(O gün) Resul der ki: "Ya Rabbi! Muhakkak ki benim kavmim (nefislerinin hevâsını ilâh edinerek) bu Kur'ân'ı (terk edip) muhacir bıraktı."
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُواًّ مِنَ الْمُجْرِم۪ينَۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِياً وَنَص۪يراً
İşte böyle, Biz her bir nebî için (nefsinin hevâsını ilâh edinen) mücrimlerden bir (kısmını vahye) düşman kıldık. Hâdî ve Nasîr (kulunu hidâyete erdiren, hidâyet yolunu gösteren ve kulundan yana olup hayırda kuluna her daim yardım eden) olarak senin Rabbin yeter.
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةًۚ كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِه۪ فُؤٰادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْت۪يلاً
Bir de kâfirler, "Kur'ân ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?" dediler. (Resulüm!) Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (tedrici olarak kısım kısım sana indirdik) ve tertil üzere (tane tane) sana okuduk.
وَلَا يَاْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْس۪يراًۜ
Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) Biz sana hak olan ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım.
اَلَّذ۪ينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَۙ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ سَب۪يلاً۟
(Kıyamet günü) Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya, işte onlar (âhirette) yerleri en kötü ve yolca (haktan) en çok sapanlardır.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يراًۚ
Andolsun ki Biz Mûsâ'ya kitabı (Tevrât'ı) verdik ve onunla birlikte kardeşi Hârûn'u da (tebliğ görevinde) ona yardımcı kıldık.
فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يراًۜ
Ve onlara, "âyetlerimizi yalanlayan kavme gidin!" dedik. (Fakat onlar resullerimizi yalanladılar) Bunun üzerine Biz de onları (helâk ederek büyük) bir yıkılışla darmadağın ettik.
وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةًۜ وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَـذَاباً اَل۪يماًۚ
Nûh'un kavmini de (helâk ettik), resulleri(ni) yalanladıkları vakit onları (suda) boğduk ve onları insanlar için bir ibret kıldık. Biz, (âyetlerimize ve resullerimize zulmeden) zalimler için (kıyamet günü) elem verici (iç yakan) bir azap hazırlamışızdır.
وَعَـاداً وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُوناً بَيْنَ ذٰلِكَ كَث۪يراً
Âd'ı, Semûd'u, Ress halkını ve bunlar arasındaki pek çok nesilleri de (âyetlerimizi ve resullerimizi yalanladıkları için helâk ettik).
وَكُلاًّ ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَۘ وَكُلاًّ تَبَّرْنَا تَتْب۪يراً
Onların her birine (âyet ve mucizelerimizle) misaller getirdik, (fakat öğüt almadıkları için sonunda) hepsini darmadağın edip helâk ettik.
وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّت۪ٓي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِۜ اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَاۚ بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُوراً
(Resulüm!) Andolsun ki (bu Mekkeliler), bela yağmuruna tutulmuş (ve harab olmuş) olan o şehre uğramışlardır. Peki, onlar bunu (gözleriyle) görmüyorlar mıydı (ki bundan ibret almadılar)? Bilakis, (onlar o şehri gördüler; fakat öldükten sonra tekrar) dirilmeyi ummuyorlar.
وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُواًۜ اَهٰذَا الَّذ۪ي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولاً
Onlar seni gördükleri zaman, "Allah'ın resul olarak gönderdiği bu mu?" (diyerek) seni ancak alaya alırlar.
اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً
(Ve onlar) "Eğer biz ilâhlarımız üzerinde sebât etmeseydik (ısrarla bağlılığımızı sürdürmeseydik), neredeyse bizi onlardan saptıracaktı" (derler). Onlar yakında azabı gördükleri zaman yolca (haktan) asıl sapanın kim olduğunu bilecekler.
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلاًۙ
(Resulüm! Nefsinin) Hevâsını (arzu ve isteklerini) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Artık ona sen mi vekil ol(up onu azaptan kurtar)acaksın?
اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَۜ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْـعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَب۪يلاً۟
Yoksa sen onların çoğunu (âyetleri) dinler yahut akıllarını kullan(arak düşünüp anl)ar mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidir, hatta (idrakten daha yoksun ve) yolca daha şaşkındırlar.
اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّۚ وَلَوْ شَٓاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناًۚ ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَل۪يلاًۙ
Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra Biz, Güneş'i onun üzerine bir delil kıldık.
ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَس۪يراً
Ardından onu kolay bir çekişle kendi (tecelli edip yarattığı)mıza çektik.
وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاساً وَالنَّوْمَ سُبَاتاً وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً
Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu bir dinlenme kılan da gündüzü dağılma (ve çalışma zamanı) yapan da O'dur.
وَهُوَ الَّـذ۪ٓي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُوراًۙ
Rüzgârları rahmetinin önünde bir müjde(ci) olarak gönderen (yine) O'dur. Biz, gökten tertemiz bir su da indirdik.
لِنُحْيِيَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاً وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَاماً وَاَنَاسِيَّ كَث۪يراً
Onunla ölü bir belde(deki toprağ)a hayat vermek, yarattığımız nice hayvanları ve insanları suya kavuşturmak için (böyle yaptık).
وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُواۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُوراً
Ve andolsun ki Biz, (insanlar) bunu aralarında (düşünüp) ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık; ama insanların çoğu (hakkı inkârda ve) nankörlükte diretirler.
وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذ۪يراًۘ
Eğer Biz dileseydik, elbette her beldeye bir uyarıcı (resul) gönderirdik.
فَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَجَاهِدْهُمْ بِه۪ جِهَاداً كَب۪يراً
(Resulüm!) Artık sen kâfirlere itaat etme ve bu (Kur'ân) ile onlara karşı büyük bir cihadla mücadele et!
وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وَحِجْراً مَحْجُوراً
Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıverip aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan da O'dur.
وَهُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنَ الْمَٓاءِ بَشَراً فَجَعَلَهُ نَسَباً وَصِهْراًۜ وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يراً
(Rahime dökülen nutfeden, bir damla) Sudan bir beşer yaratıp ondan nesep ve akrabalık meydana getiren de (yine) O'dur. Ve senin Rabbin Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْۜ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّه۪ ظَه۪يراً
Hâl böyleyken o (kâfir)ler Allah'ı bırakıp da kendilerine ne faydası ne de zararı olan şeylere âbd ol(up kulluk ed)iyorlar. Zaten kâfir, Rabbine karşı (şeytana ve ona tabi olanlara) arka çıkandır!
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّراً وَنَذ۪يراً
(Resulüm!) Biz seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً
De ki: "Ben buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık, dileyen kimsenin Rabbine (varan) bir yol tutması dışında sizden herhangi bir ücret istemiyorum."
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراًۚۛ
(Resulüm! Sen, O) Ölümsüz ve Hayy (diri, her şeyin kendisiyle diri olduğu Allah)a tevekkül et ve O'nu hamd ile tesbih et! Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter!
اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚۛ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يراً
O, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (safhada) yaratan sonra Arş'a hükümran olan Rahmân'dır. Sen bunu (bu konuda bilgisi olup bundan) haberdar olana sor!
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗق اَنَسْجُدُ لِمَا تَاْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُوراً۟
Bir de o (kâfir)lere, "Rahmân'a secde edin!" denildiği zaman, "Rahmân da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç!" derler ve (bu emir sadece) onların nefretini arttırır.
تَبَارَكَ الَّذ۪ي جَعَلَ فِي السَّمَٓاءِ بُرُوجاً وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجاً وَقَمَراً مُن۪يراً
Gökte burçları var eden, orada bir kandil (gibi yanan Güneş'i) ve (nûr saçan) aydınlatıcı bir Ay'ı meydana getiren (Allah) odur ki mübarek (ve şanı yüce olan)dır.
وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُوراً
Öğüt almak isteyen veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O'dur.
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْناً وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً
Rahmân'a âbd olan (has kul)lar öyle kimselerdir ki yeryüzünde tevazu (ve vakar) ile yürürler, cahiller onlara laf attığı vakit "selam!" de(yip geçe)rler.
وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً
Onlar ki gecelerini Rabbleri(nin rızasını kazanmak) için secdede ve kıyamda geçirirler.
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗق اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماًۗق
Ve onlar şöyle derler: "Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzaklaştır; çünkü onun azabı kaçınılmaz bir borç (ve bitmeyen bir helâk)tir!"
اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً
Gerçekten orası ne kötü kalınacak bir yer ve (ne kötü) bir makamdır!
وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً
Üstelik onlar (ellerindekini) harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik ederler, bu ikisi arasında dengeli (bir yol izlerler).
وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَاماًۙ
Yine onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha dua ed(ip yalvar)mazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları kim yaparsa (kıyamet günü) o günah(ın cezasıy)la karşı karşıya kalır.
يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪۫ مُهَاناًۗق
Kıyamet günü onun azabı kat kat arttırılır ve ebediyen orada hor ve hakir olarak kalır.
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
Ancak tövbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen müstesna. İşte Allah, onların kötülüklerini güzelliklere çevirir. Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).
وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً
Zaten kim tövbe eder ve sâlih bir amel işlerse şüphesiz o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.
وَالَّذ۪ينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَۙ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً
Ayrıca onlar, yalana şahidlik ed(ip onu dinle)mezler, boş sözlerle karşılaştıklarında ise vakarla (oradan) geçip giderler.
وَالَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَـيْـهَا صُـماًّ وَعُمْيَـاناً
Yine kendilerine Rabblerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı kör ve sağır davranmazlar.
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّـنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَاماً
Onlar, "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve neslimizden göz aydınlığı olacak (çocuklar) lütfeyle ve bizi muttakilere (kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) imam kıl!" derler.
اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ ف۪يهَا تَحِيَّةً وَسَلَاماًۙ
İşte onlar, (sıkıntılara) sabretmelerine karşılık (âhirette) köşklerle mükâfatlandırılırlar ve orada selam ve hürmetle karşılanırlar.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ حَسُنَتْ مُسْتَقَراًّ وَمُقَاماً
(Onlar) Orada ebedi kalacaklardır. (Orası) Ne güzel kalınacak bir yer ve (ne güzel) bir makamdır.
قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً
(Resulüm!) De ki: "Eğer duanız (istediklerinizi mülkün Mâlik'i ve Melik'inden istemeniz) olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!" Fakat (Ey kâfirler!) siz (âyetlerimi ve resulümü) yalanladınız. Öyle ise yakında (kıyamet azabı sizin için) kaçınılmaz olacaktır.
Mekke devrinin sonlarına doğru nâzil olan sûrelerdendir. Abdullah b. Abbas’a isnat edilen bir rivayette 68, 69 ve 70. âyetlerin Medine devrinde nâzil olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar bu sûrenin Yâsîn ile İsrâ sûresi arasında nâzil olduğunu bildirmektedir. Hz. Peygamber’in, olaylı geçen Tâif yolculuğundan sonra sırasıyla Cin, Yâsîn, Furkān ve İsrâ sûreleri inmiştir. Buna göre Furkān sûresi, mi‘rac olayı öncesinde ve muhtemelen Mekke döneminin onuncu yılında nâzil olmuştur (Abdullah Mahmûd Şehhâte, I, 259). Daha önce müşrikler müslümanlara sosyal boykot uygulamışlar ve Hz. Peygamber’in dine davetini çeşitli yollarla engellemeye çalışmışlardı. Mekkeli ya da taşralı hiç kimsenin Resûl-i Ekrem ile görüşmesine izin vermiyorlardı. Bu yolla istedikleri sonucu elde edemeyince başka çarelere başvurdular. Hz. Peygamber’i gözden düşürmek için bir iftira kampanyası başlattılar, hakkında akıl almaz yalanlar uydurdular. Bu sûre de müşriklerin, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve genel olarak peygamberlik kurumuyla ilgili çeşitli iddia ve iftiralarına cevap vermek ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu ortaya koymak üzere nâzil olmuştur. Furkān sûresi yetmiş yedi âyet olup fâsıla*sı elif (ا) harfidir; sadece on yedinci âyetin fasılası lamdır (ل).
Sûre, ismini birinci âyette geçen ve “hak ile bâtılı birbirinden ayırma” anlamına gelen “furkân” kelimesinden alır. Kur’ân-ı Kerîm’e furkān denilmesinin sebebi itikadda hak ile bâtılı, haberde doğru ile yalanı, amelde gerçek ile sahteyi birbirinden ayırmış olmasından dolayıdır (ayrıca bk. FURKAN).
Kulu Muhammed’e “Furkān’ı” indirmiş ve onu bütün âlemleri uyarmak üzere peygamber yapmış olan Allah’a övgüyle başlayan sûrede Hz. Muhammed’in risâletinin evrenselliği, vahiy ve peygamberliğin kul isteği ve seçimiyle olmayıp Allah’ın takdir ve iradesiyle gerçekleştiği vurgulanır. Müşriklerin Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve âhiret günündeki büyük hesabı inkâr hususunda gösterdikleri inat üzerine nâzil olan sûrenin başında vahiy ve nübüvvetin dindeki yerini ve önemini belirten bir bölüm yer alır. İnkârcılar vahyin alelâde masallardan, peygamberin de sıradan insanlardan pek farklı olmadığını öne sürüyor, bir peygamberin insan üstü nitelikler taşıması gerektiğini söylüyorlardı. Hz. Peygamber’in yemek yemesini, çarşıda pazarda gezip dolaşmasını bahâne ederek onun bu hallerini kendi inkârlarına gerekçe gösteriyorlardı. Sûrede inkârcıların ileri sürdükleri bu tür iddialar delil mahiyetinde misallerle tek tek cevaplandırılır ve çürütülür. Esasen Mekkeli müşriklerin Resûl-i Ekrem’i inkâr için öne sürdükleri gerekçeler, temelde bütün çağlarda peygamberleri inkâr için ortaya atılan isnat ve iftiralardan ibarettir. Bu iftira ve isnatların onların dilinden Kur’an’da yer almış olması bu bakımdan çok anlamlıdır.
Sûrenin baş taraflarında, kuluna Furkān’ı indiren Allah’ın aynı zamanda gökleri ve yeri yarattığı, tek hükümran olarak her şeyi kendisinin takdir ve tayin ettiği bildirilir. Böylece göklerde ayrı tanrılar, yeryüzünde ayrı tanrılar bulunmadığını ortaya koyarak inkârcıları kendisine tapmaya, buyruklarına boyun eğmeye ve peygamberine uymaya davet eder. Onların, ne bir şey yaratacak ne de fayda veya zarar verecek konumda olmayan âciz varlıklara, putlara tapmalarını ayıplar. Bu ayıp kendilerine yetmiyormuş gibi bir de Allah’ın gönderdiği vahye ve Peygamber’e dil uzatmalarını kınar. “Peygamber’e başkaları yardım ediyor” (âyet 4) diyerek iftirada bulunmalarının büyük bir haksızlık ve yalan olduğunu, “Bunlar eskilerin efsaneleridir” şeklindeki hezeyanlara karşı da Kur’an’ın bütün sırları bilen Allah tarafından indirilmiş bir vahiy olduğunu bildirir. Daha sonra Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu bildiren âyetlere yer verilir. Resûl-i Ekrem’in yiyip içtiği, gezip dolaştığı, aslında bir peygamberin yanında birtakım meleklerin bulunması veya kendisine gökten defineler indirilmesi gerektiği (âyet 7, 8) yolundaki itirazlara cevap olarak daha önceki peygamberlerin de aynı şekilde yiyip içen, çarşıda pazarda gezip dolaşan insanlardan seçilmiş olduğu hatırlatılır (âyet 20). Bu hatırlatmadan, Mekke putperestlerinin muhtemelen yahudiler ve hıristiyanlarla olan ticarî münasebetleri sayesinde eski peygamberler hakkında az çok bilgi sahibi oldukları anlaşılmaktadır. En’âm sûresinin 91. âyetinde belirtildiğine göre onların okur yazar olanlarından bir kısmı yahudi kutsal metinlerinden bazı parçaları yazıp saklıyorlardı. Şu halde Hz. Muhammed’de gördükleri ve sözde yadırgadıkları beşerî niteliklerin o peygamberlerde de bulunduğunu bilmeleri gerekirdi.
İnkârdan doğan bu tür itirazların vahyin niteliğine (âyet 4, 5), geliş tarzına (âyet 32) ve Hz. Peygamber’in şahsına (âyet 7, 8, 9) ait olmak üzere üç noktada toplandığı görülür. Sûrede bu itirazlara ayrıntılı olarak cevaplar verilir; ayrıca inkârcıların ruh halleri tahlil ve tasvir edilerek Allah huzurunda hesap verilmeyeceğini sananların kendilerine melekler gönderilmemesini ve Tanrı’nın görünmemesini bahâne ettikleri, bunun da onların kibirlerinden ileri geldiği vurgulanır. Suçluların ve kötülük yapmaya meyilli olanların Kur’an’daki uyarılara hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi baktıkları ve bu yüzden peygamberlere düşman oldukları ortaya konur (âyet 31). Kur’an’ın niçin toptan indirilmeyip âyet âyet nâzil olduğunu soranlara, müminlerin kalbine daha iyi yerleşmesi için bu yöntemin seçildiği bildirilir (âyet 32). Bu cevap, Kur’an’ın içerdiği bilgilerin, gerçeklerin ve amelî prensiplerin gerektiği şekilde kavranıp benimsenmesi ve hayata geçirilebilmesinde zaman, ihtiyaç ve kapasite gibi faktörlerin dikkate alınmış olduğunu göstermesi bakımından büyük önem taşır.
35 - 39. âyetlerde, peygamberlerini red ve inkâr eden bazı eski kavimlerin nasıl cezalandırıldığına kısaca işaret edildikten sonra bunların kalıntılarını gördükleri halde ibret almayan Mekkeli putperestlerin Hz. Peygamber’le alay ederek aynı hatayı işledikleri ve inkârcılıklarını ısrarla sürdürdükleri, bu halleriyle de hayvanlara benzedikleri, hatta daha da aşağı oldukları ifade edilir (âyet: 40-44). Bundan sonraki âyetlerde kozmolojik delillerden bazı örnekler verilerek dünyanın da âhiretin de tek hâkiminin Allah olduğu açıklanır (âyet 45-57).
Sûrenin son kısmında, şanı yüce ve ölümsüz olan Allah’a inanmanın, O’na güvenmenin ve huzurunda secde etmenin insana gerek bu dünyada gerekse âhirette neler kazandırdığına temas edilir. İyi hal sahibi müminlerin bazı örnek davranışlarına yer verilir. “Rahmân’ın kulları” tabiriyle taltif edilen müminler yürüyüşleri, geceleyin ibadet etmeleri, konuşmaları, sataşmalara esenlik dileğiyle karşılık vermeleri, Allah’a yalvarışları, yardım severlikleri, bununla beraber israftan uzak durmaları, Allah’tan başkasına boyun eğmekten, cana kıymaktan, zina etmekten, yalan söylemekten ve yalan yere şahitlik etmekten kaçınmaları ve iyilik yolunda önderlik etme arzusu taşımaları gibi meziyetleriyle toplumun yüz akı insanlar olarak örnek gösterilirler. Böylece sûre yalnızca vahye karşı çıkan inkârcıların ruhî durumlarını ve acınacak hallerini İfade ekmekle kalmaz, vahye inanan insanların örnek özelliklerini de dile getirir ve bu iki tip insan arasındaki farkları açık şekilde ortaya koyar. Özellikle 63. âyet bu iki tipin ahlâkî yapısının bir özetidir. Nitekim bütün tefsirlerde, burada sözü edilen “câhillerin sataşmaları Câhiliye barbarlık ve küstahlığını, ağır başlı müslümanların bu sataşmalara selâmla karşılık vermeleri de onların, İslâm ahlâkında genellikle “hilim” terimiyle karşılanan ağır başlı, uzlaşmacı, yapıcı ve barışçı karakterlerini ifade edecek şekilde açıklanmıştır (meselâ bk. Taberî, XIX, 32-35; Zemahşerî, III, 99). Sûre şu âyetle sona erer: “De ki: Sizin yalvarmanız olmasa rabbim size ne diye değer versin? Siz -resulün bildirdiklerini- kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır”.
Hz. Peygamber’den rivayet edildiği bildirilen ve bazı tefsirlerde yer alan (meselâ bk. Zemahşerî, III, 234; Beyzâvî, II, 172), “Furkān sûresini okuyan kimse kıyamet gününde Allah’ın huzuruna o günün geleceğine şüphesiz inanmış olarak çıkar ve kolayca cennete girer” meâlindeki hadisin mevzu olduğu kabul edilmiştir (İbnü’l-Cevzî, I, 239-241; Zerkeşî, I, 432).
Furkān sûresinin tefsiri ve muhtevasının tahlili mahiyetinde özel çalışmalar yapılmış olup bazıları şunlardır: Ebüssuûd Efendi, Tefsîru sûreti’l-Furķān (Süleymaniye Ktp., Süleymaniye, nr. 1026/ 3, vr. 20-49); Sırrı Paşa Giridî, Sırr-ı Furkān: Tefsîr-i Sûre-i Furkān (İstanbul 1312); Muhammed b. Saîd el-Bârûdî, ed-DaǾve ve’d-dâǾiye fî đavǿi sûreti’l-Furķān (Cidde 1987); Rif‘a Ahmed Salih el-Gāmidî, Śıfâtü Ǿibâdi’r-raĥman kemâ śavverahâ sûretü’l-Furķān (yüksek lisans tezi, er-Riâsetü’l-âmme li-ta’lîmi’l-benât, Mekke 1405); İbnü’ş-Şerîf, Eđvâǿ Ǿalâ sûreti’l-Furķān (Kahire 1986); Abdülvehhâb Abdül‘âtî Abdullah, ǾAkīdetü’l-îmân fî žılli sûreti’l-Furķān (Kahire 1987); Abdurrahman Hasan Habenneke el-Meydânî, Tedebbürü sûreti’l-Furķān fî vaĥdeti’l-mevżûǾ (Dımaşk 1412/ 1991); Ebülfazl Mîr Muhammedî, “Tefsîr-i Sûre-i Furķān”, Nûr-i Ǿİlm (Mihr, Kum 1342 hş., s. 55-58; Dî, 1342 hş., II, 39-45; Hordâd 1343, IV, 25-32).
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “frķ” md.; Lisânü’l-ǾArab, “frķ” md.; Buhârî, “Tefsîr”, 25/ 1-5; Tirmizî, “Tefsîr”, 25/1-2; Taberî, CâmiǾu’l-beyân, Beyrut 1405/1984, XIX, 32-35; Zemahşerî, el-Keşşâf (Kahire), III, 99; a.e., Kahire 1383/ 1953, III, 234; İbnü’1-Cevzî, el-MevżûǾât (nşr. Abdurrahman M. Osman), Medine 1386/1966, I, 239-241; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, İstanbul 1314, II, 172; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; Fîrûzâbâdî, Beśâǿir (nşr. M. Ali en-Neccâr), Beyrut, ts. (el-Mektebetü’l-İlmiyye), IV, 186-189; İbn Hacer, el-Kâfi’ş-şâf (Zemahşerî, el-Keşşâf içinde), Kahire 1383/1953, III, 234; Süyûtî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1986, s. 148-149; a.mlf., Tenâsüķu’d-dürer fî tenâsübi’s-süver (nşr. Abdülkādir Ahmed Atâ), Beyrut 1406/1986, s. 104-106; a.mlf., el-İtķān (Bugā), I, 28, 29, 31, 34, 37, 47; Âlûsî, Ruĥu’l-meǾânî, XVIII, 230-255; XIX, 2-58; Elmalılı, Hak Dini, V, 3557-3616; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1947, II, 575-585; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1986, I, 259-265; Abdurrahman Hasan el-Habenneke el-Meydânî, Tedebbürü sureti’l-Furķān, Dımaşk 1412/1991, s. 17-37.
Emin Işık