(Ey Muhammed!) Onların sırt çevirmeleri, sana ağır geldiyse, eğer elinden geliyorsa yerin (derinliklerine) inen bir tünel ya da seni göğe çıkaracak bir merdiven bul da onlara bir mûcize getir.¹ Eğer Allah dileseydi, elbette onları dosdoğru yolda bir araya getirirdi. O halde, sakın cahillerden olma.
1 Mucize: “Acz” kökünden türetilen bir etken sıfat fiil olarak “âciz bırakan, karşı konulamayan, benzeri yapılamayan, hârika” anlamında bir terimdir. Kur’ân-ı Kerim’de, “âyet, âyât, beyyine, delil ve delâil” kelimeleri de “mucize” anlamında kullanılmıştır. Terim olarak “Mucize”; Peygamberlik iddiasında bulunan zâtın bu iddiasının doğruluğunu ispat etmek için, Allahu Teâlâ’nın, onun vasıtasıyla gösterdiği ve onları bir benzerini yapmaktan âciz bırakan, tabiat kanunları üstü harikulâde bir hadisedir. Bu tariften anlaşılacağı üzere mucize, Allah’ın bir fiilidir. Onu Peygamberi elinde yaratan ve gösteren, bizzat Allah’tır. Mu’cize, sahih ve kabule şayan olması için, bazı şartları gerektirir: 1- Mucize, Allahu Teâlâ’nın fiili olmalıdır. (Mucizelerin peygamberlere nisbeti mecazîdir.) 2- Mucize, bilinen tabiat kanunları ve âdetler üstü bir harika olmalıdır. Tabiat kanunlarına ve kâinatın normal nizamına göre meydana gelen hadiselerde fevkalâdelik özelliği yoktur. (Mucizenin olağan üstü olması gerekir. Son dönemde bazı “akılcılar” yani Mutezili mantığa sahip olup da bunu bir türlü ifade edemeyen güya toplum mühendisliğine soyunan zavallılar, Mucizeleri normal olaylar gibi gösterirken peygamberlerin de normal insan olduklarını ifade ettiklerinin inşallah ahirete varmadan farkına varırlar.) 3- İtiraz edilmesi imkânsız olmalıdır. 4- Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan zatın elinde meydana gelmelidir. 5- İddiasına uygun olarak gösterdiği mucize, kendisini yalanlamamalıdır. Mucizenin son şartına aykırı olarak peygamberlik iddiasından önce meydana gelen harikulâde olaylar, mucize sayılmasa da, kerâmet cinsinden bir harika sayılır. Peygamberlerde peygamberlik yaklaştığında görülen fevkalâde olaylara da “irhasat” denir. Bazı kişilerin ilmini öğrenerek yaptıkları sihir, büyü ve hokkabazlıkları mucize ile karıştırmamak gerekir. Hz. İbrahim (a.s)’ın, Nemrut tarafından ateşe atıldığı halde yanmayarak kurtulması, Musa (a.s)’ın elindeki asanın, ejderha haline dönmesi, Hz. Musa (a.s)’ın Kızıldeniz’e vurmasıyla denizin yarılması, Hz. İsa (a.s)’ın, Allah’ın izniyle ölüleri diriltmesi, ayetlerle sabit olan mucizelerdendir. Rasulullah (s.a.v) Efendimizin: “İsrâ ve Mirac” mucizesi, (İsrâ: 1), Ay’ın ikiye bölünmesi mucizesi (Kamer: 1) ayetlerle sabit olan mucizeleridir. (Bazı, mazi ile muzari’nin farkını, şart-cevap cümlesinin özelliklerini dahi bilmeyenlerin bu ayetlere yaptıkları yorumlar oldukça gülünçtür.) Efendimiz (s.a.v)’in en büyük mucizesi ise Kur’ân-ı Kerim’dir. İrhasat: (Peygamber olmaya namzet bir zatın, peygamber olarak gönderileceğine delâlet eden olağanüstü hadiselerdir.) Kerâmet ise: (Allah’ın sevdiği bazı kullarına verdiği harikalardır). Kerâmet, mucize derecesine: veli de, nebinin derecesine asla ulaşamaz.) Allah dilemeden hiçbir peygamber, kimseye hidayet veremediği gibi, bir mucize de gösteremez. Bu sebeple Efendimizin elinde Allah’ın takdiriyle zuhur eden mucizelerini inkâr, sonuçta Allah’ın gücünü ve kudretini inkâr anlamına gelir. Peygamberlerin ayetle sabit olan mucizelerini inkâr veya hafife alma veya akılla izah edilerek etkisini azaltmanın; Mekkeli müşriklerin Kur’an için; “eskilerin masalları” demelerinden hiçbir farkı yoktur.