Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(in bilginleri), kendi öz oğullarını bildikleri gibi onu da (Kur’an’ın Allah tarafından vahyedildiğini de) bilirler. Ama kendilerine yazık etmiş olanlar var ya, işte onlar (bu şekilde) inanmıyorlar. *
(*) (يعرِفُونَهُ) ‘’ya’rifunehu’’ daki zamirin Kur’an’ı gösterdiği yorumu ise, bağlamla daha uyumludur. Aşağıda da İbn Aşür, bu yönde ayetin tefsirini yapmıştır. Ayrıca ayette geçen (يعرفونه)’’ ya’rifunehu’’ tanımak anlamında değildir, çünkü tanımak, bir şeyin fiziki yönünü, şeklini ve suretini ifade eder. Oysa onların Hz. Muhammed’i şeklen tanımaları ne anlama gelir? Ayette yüce Allah onu şeklen mi tanıdıklarını söylüyor? Böyle bir şey olur mu? Demek ki, bu kelimenin anlamı tanımak değil, bilmektir. Ayrıca (يعرِفُونَهُ) daki (hu) zamiri de Allah’ın tek bir ilah olduğuna veya Kur’an’a gider. Yine (اعرف اللغة العربية)’’a’riful lüğatel arabiye’’ yani Arapça dilini biliyorum’’ diyorsun. Ben Arapçayı dilini tanıyorum, demiyorsun. İşte burada da (يعرفونه)’’ ya’rifunehu’’onu tanıyorlar değil, biliyorlar şeklindedir. Bir de peygamber ismi bu ve daha önceki ayetlerde geçmiyor ki, buradaki (o) zamiri ona gitsin. Ama önceki ayette hem Allah’ın tek bir ilah olduğuna hem de vahyedilen Kur’an’a vurgu yapılmaktadır. İşte bağlam gereği “Kur’an” anlamı önceliklidir. Benzer şekilde “kıble”ile ilgili olmak üzere bkz: Bakara-146
والثالث: أنها ترجع إلى القرآن. فالمعنى: يعرفون الكتاب الدال على صدقه؛ ذكره الماوردي. (زاد المسير في علم التفسير) فالضمير المنصوب في قوله: {يعرفونه} عائد إلى القرآن الذي في قوله: { وأوحي إليّ هذا القرآن } [الأنعام: 19]. والمراد أنَّهم يعرفون أنّه من عند الله ويعرفون ما تضمّنه ممّا أخبرت به كتبهم، ومن ذلك رسالة من جاء به، وهو محمد صلى الله عليه وسلم لما في كتبهم من البشارة به. والمراد بالذين أوتوا الكتاب علماء اليهود والنصارى كقوله { قل كفى بالله شهيداً بيني وبينكم ومن عنده علم الكتاب } [الرعد: 43