Bu iki taraf arasında bir engel bulunacaktır. ³⁶ Ve orada, [hayattayken] kendilerine [eğri ile doğruyu] ayırd edebilme yetisi bahşedilmiş, onların her birini taşıdığı belirtiden tanıyan kimseler olacak. ³⁷ Ve [girmek için] can attıkları halde cennete (henüz) girmemiş olan bu kimseler cennetliklere: “Size selâm olsun” diye seslenecekler.
36 Hicâb sözcüğü bir engel, bir mani olarak iki nesne arasına giren, iki nesne arasında bulunan şey demektir; hem somut hem de soyut anlamda kullanılabilir.37 Sureye ismini veren a‘râf terimi, bir bu ayette, bir de bu surenin 48. ayetinde olmak üzre bütün Kur’an’da yalnızca iki kere geçmektedir. Terim ‘urf sözcüğünün çoğuludur. İlk sırada “tanıma, bilme, tasdik” ve “basîret, feraset: eğriyi doğruyu ayırd etme; muhakeme, idrak, seziş” gibi anlamlara ya da anlam gruplarına karşılık gelen ‘urf sözcüğü, aynı zamanda, bir şeyin, bir nesnenin en üstte, en yukarıdaki (ve dolayısıyla en göze çarpan) bölümü anlamında da kullanılır: sözgelimi horozun ‘urf’u ibiği, atınki ise yelesidir. Kelimenin bu deyimsel kullanımına dayanarak pek çok müfessir, ayette geçen a‘râf terimini, bir duvar veya surun üst kısmı, ya da burçları olarak yorumlamışlar ve ayette bununla dile getirilmek istenen şeyi ayetin baş kısmında geçen hicâb (engel, bariyer, perde) kavramıyla özdeşleştirmişlerdir. Buna rağmen, sözcüğün ilk anlam gruplarından yola çıkılarak varılan yorum, yani, ‘urf’u kısaca “eğriyi doğruyu ayırd etme” ve onun çoğulu olan a‘râf’ı da “eğriyi doğruyu ayırd etme gücü, yetisi” olarak değerlendiren yorum her bakımdan çok daha makul gözükmektedir. Nitekim, Râzî’nin de açık bir olumlamayla kaydettiği üzre Hasan Basrî, Zeccâc gibi ilk dönem bazı büyük Kur’an müfessirleri de bu yorumu benimsemişlerdir. Bu müfessirler ısrarla, ‘ale’l-a‘râf ifadesinin, “bilgi ve irfan sahibi olan” yahut “kendisine (eğriyi-doğruyu) ayırd etme yetisi verilmiş olan” anlamındaki ‘alâ ma‘rife ifadesiyle eş anlamlı olduğunu belirtmişler; ve bu vasıfla nitelendirilen kimselerin, dünya hayatlarında eğriyi doğruyu (taşıdıkları işaretlerden, belirtilerden çıkararak) ayırd edebilen ama eğri ile doğru arasında kesin tavır ve tercihlerini koymayan, kayıtsız, ilgisiz ya da çekimser kimseler olduklarını ifade etmişlerdir. Bunların bu ilgisiz, çekimser tutumları kendilerini çok iyilik yapmaktan olduğu kadar çok kötülük yapmaktan da alıkoymuş ve sonuç olarak, ayetin devamında görüleceği üzere, böyle kimseler ne cennete ne de cehenneme müstehak olabilmişlerdir. (Hem Taberî hem de İbni Kesîr bu ayetle ilgili yorumlarında, bu görüşü destekleyen muhtelif Hadis rivayetleri kaydetmişlerdir.) -Hem bu ayetin devamında hem de 48. ayette geçen ricâl isminin (lafzî karşılığı: erkekler, adamlar) bu anlam örgüsü içinde kadın-erkek her iki cinsi işaret ettiği aşikardır.