Onların içlerinden bir topluluk:¹ “Allah’ın kesinlikle helâk edeceği yahut çok şiddetli bir şekilde cezâlandıracağı bir topluma niçin öğüt verip duruyorsunuz?” deyince o (öğüt verenler):² “Rabbiniz tarafından sorumlu tutulmayalım, bir de belki on lar, günâhlardan hakkıyla sakınırlar diye.”³ dediler.
1 Bunlar; cumartesi yasağına uyan, Allah’tan bu zâlimlere bir belâ geleceği kanaatine varıp nasîhatten vazgeçen, seslerini kesen, uzlete çekilen, nasîhate devam edenlere de iyilik olsun diye: “niçin kendinizi boşuna yoruyor, onlarla uğraşıp duruyorsunuz” diyerek, zâlimleri kendi hallerine bırakmayı bir maharet zanneden, mistik mantıklı kimselerdi.2 Bunlar; asla ümitsizliğe düşmeyen, bütün sıkıntılara rağmen tebliğe devam eden, tebliği terk etmekle Allah’a asi olacaklarına inanan, has kullar idiler.3 Allah’ın bu has kulları, tebliğlerini iki şey için yapıyorlardı. Birincisi, sırf Allaha karşı bir mazeret elde etmeleri, insanları “iyilikle emretme ve kötülüğü yasaklama” görevi hususunda Allah’ın huzurunda hesap verememe durumuna düşmemeleri ve bu görevin yaşadıkları sürece kendilerine bir farz olduğunu bildikleri için. İkincisi ise; asla ümitsizliğe düşmeden, insanlar ne kadar günâhkâr olurlarsa olsunlar onların tevbe ihtimâlinin olduğunu ümit ettikleri için. Bu âyete göre bir Müslüman’ın, “iyilikle emretme ve kötülüğü yasaklama” görevini ihmâl etmemesi, bunu yapmadığı zaman kötülüklerin yayılmasına katkıda bulunduğunu asla unutmaması, Allah’ın huzuruna mazeretsiz bir şekilde vardığı zaman durumunun hiç de iyi olmayacağının şuurunda olması gerekmektedir. Sonuç da 165. âyette bildirilmiştir.