close
close
Kelimenin Kök Hâli ve Türevleri
close

Ahzâb Sûresi 72. Ayet Meali

Türkçe Transcript
swap_vert close
İnnâ ‘aradnâ-l-emânete ‘alâ-ssemâvâti vel-ardi velcibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehâ-l-insân(u)(s) innehu kâne zalûmen cehûlâ(n)
Abdulbaki Gölpınarlı
swap_vert close
Şüphe yok ki biz arzettik emaneti göklere ve yeryüzüne ve dağlara, derken onlar, onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu yükledik insana; şüphe yok ki çok zalim oldu, çok bilgisiz bir hale geldi.
Emanete; yapılması emredilen, yapılmaması buyurulan şeyler, hükümler ve farzlar, emanete ve ahde vefa etmek gibi mânalar verilmiş, göklere, yeryüzüne ve dağlara arzetmekten maksat, göklerde, yerde ve dağlarda bulunanlara arzetmektir diyenler olmuştur. Râgıb-ı İsfahanî emaneti akıl olarak kabul eder (al-Müfredât, 24). Sufiler, emaneti çeşitli sûretlerde tevil etmişlerdir.  
Abdullah-Ahmet Akgül
swap_vert close
Gerçek şu ki, Biz emaneti (İslamiyet’i ve Allah’a Hilâfet görevini) göklere, yerküreye ve dağlara (ve bunlardaki mahlûkata) arz ve teklif ettik de; onlar bunun (sorumluluğunu) yüklenmekten çekindiler ve ondan (gereğini yapamadıklarında gelecek azaptan) korkuya kapılıp titrediler. (Ama) Onu (yeryüzünde Allah’a halifelik ve adaletle yöneticilik sorumluluğunu) insan yüklendi. Gerçekten o, pek zalim ve çok cahildir (ki Rabbinin emri ve isteği yerde kalmasın diye çok riskli bir cesaretle böyle bir mesuliyetin altına girmiş ve bir nevi çok tehlikeli kahramanlık göstermiştir).
Abdullah Parlıyan
swap_vert close
Gerçek şu ki biz, akıl ve irade ile yerine getirilecek dini sorumluluk emanetini göklere, yere ve dağlara sunmuştuk; ama sorumluluğundan korktukları için, onu yüklenmeyi reddettiler. O emaneti insan üstlendi, zaten o, her zaman kendisine haksızlık etmeye yatkın bir yaratık olup, işlerin sonucu hususunda da, sağlam bilgiden yoksundur.
Ahmet Tekin
swap_vert close
Biz göklere, yere ve dağlara da emanetler, mükellefiyetler, sorumluluklar verdik. Onlar görevlerine, sorumluluklarına hıyanet ederek âsi olmaktan görevlerini aksatmaktan çekindiler. Korkarak görev ve sorumluluklarına itina gösterdiler. İnsansa, emanetlere, kamu görevlerine, hakka-hukuka, şer'î mükellefiyetlere ve sorumluluklarına hıyanete cüret ederek âsi oldu. Gerçekten o çok âsi, inkârcı, haksız, zâlim, bilgiden, muhakemeden uzak, menfaatlerinden habersiz, tutarsız, cahilce davranışlarda bulunmayı alışkanlık haline getiren birisidir.
bk. Tefsîr’un-Nesefî 2/316; Lisânü’l-Arab, “Haml” maddesi.  
Ahmet Varol
swap_vert close
Doğrusu biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim çok bilgisizdir.
Ali Bulaç
swap_vert close
Gerçek şu ki, biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.
Ali Fikri Yavuz
swap_vert close
Biz, emaneti (Allah'a itaat ve ibadetleri), göklere, arza ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler; ondan korktular da onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor. (Yani, bu emanetin şeref ve kıymeti, mes'uliyeti o kadar büyüktür ki, eğer o, şu büyük cisimlere ve yapısı sağlam varlıklara arz edilse ve onların da şuur ve idrakleri bulunsa muhakkak ki bu emaneti yüklenmekten sakınırlar ve ondan korkarlardı. Fakat insan çaresiz olarak bünyesinin zafiyeti ile o emaneti yüklenmiştir).
Bahaeddin Sağlam
swap_vert close
Gerçekten Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onu taşımaktan çekindiler ve ondan şiddetle korktular. Fakat insan, o emaneti yüklendi. Şüphesiz insan, çok zalim ve çok cahildir.
[İnsan, bu benlik emanetini yüklenmekle, büyük bir imtihan geçirmektedir.]  
Bayraktar Bayraklı
swap_vert close
Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlimdir; çok câhildir.[445]
[445] Emanet kelimesi hakkında bilgi için bk. Bayraklı, KUR’ÂN TEFSÎRİ, XV, 360-361; V, 183-188.  
Besim Atalay
swap_vert close
Göklere de, yere de, hemi de dağlara, biz emaneti önergemiştik, yüklenmekten çekindiler onu, ondan korktular, onu insan yüklendi, o zalimdi, o bilgisiz!
Cemal Külünkoğlu
swap_vert close
Gerçek şu ki, biz emaneti (akıl ve iradeyi), göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, sorumluluğundan korktular. Onu, pek zalim ve cahil olduğu halde insan yüklendi. 
Bkz. 59/21Otoritelerin çoğu, “emanet”i, “muhakeme” yahut “akıl, bilinç ve irade” yani iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneği olarak değerlendirmiştir. Göklere, yere ve dağlara emanet teklifinin, ehemmiyetine ve ağırlığına binaen temsilden ibaret olduğunu da düşünebiliriz. Çünkü Kur’an’da, canlı veya cansız olsun, insan dışındaki varlıklara şuur izafe eden birçok âyet bulunmaktadır.Bu ayetle akıl ve irade sahibi olarak vahye muhatap olmanın ve onun gereklerini yerine getirmenin sorumluluğunu üstlenmenin ne denli önemli bir vecibe olduğu, farklı üstün yeteneklerle yeryüzünde Allah adına O’nun hükümlerini yayma ve egemen kılma mücadelesinin ne kadar ehemmiyetli olduğu anlatılmak istenmiştir.  
Cemil Said
swap_vert close
Semâvâta ve arza ve dağlara emâneti (günâhı) teklîf itdik yüklenmek istemediler ânı kabûlden korkdılar câhil insân yüklendi ve zâlim oldı.
Diyanet İşleri (Eski)
swap_vert close
Doğrusu Biz, sorumluluğu (emaneti) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir; onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir. (kabulüne rağmen emanete hıyanet etmektedir)
Diyanet İşleri (Yeni)
swap_vert close
Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.[443]
İnsanın yüklendiği emanet, başta akıl, irade ve iradeyi serbestçe kullanmanın gerektirdiği sorumluluklardır. İnsan, iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneğini olumlu yönde kullanmadığı zaman, hem kendine hem de çevresine zulmetmiş ve cehalete düşmüş olur. Âyette insan türünün bir özelliğine dikkat çekilerek onun genelde emanete riayet konusunda vefasızlık göstermeye yatkın olduğuna işaret edilmektedir.  
Kur'an Yolu (Diyanet İşleri)
swap_vert close
Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zalim, çok bilgisizdir.
Diyanet Vakfı
swap_vert close
Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.  
 İnsana yüklenen emanet, işlenmesinde sevab, terkinde ikab olan ibadet ve davranışlarla, akıl ve düşünce kabiliyetidir. Kulluk ve akıl emanetine riayet edilmezse, zulüm ve bilgisizliğe sapılmış olur. Bu emaneti vermekle Allah, insanı teklifleriyle sorumlu tutmuş ve böylece onu imtihan etmiştir.  
Edip Yüksel
swap_vert close
Biz sorumluluğu (sınanmayı) göklere, yere, dağlara sunmuştuk da onlar onu yüklenmekten çekinmişler ve kabul etmemişlerdi. Ancak onu insan yüklendi; o zalim ve cahil olmuştu.
Bak 3:83; 13:15; 41:11.  
Elmalılı Hamdi Yazır
swap_vert close
Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.
Elmalılı Meali (Orijinal)
swap_vert close
Evet, biz o emaneti Göklere, Yere ve Dağlara arzettik, onlar onu yüklenmeğe yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi, o cidden çok zalim, çok câhil bulunuyor
Emrah Demiryent
swap_vert close
Biz emâneti (aklı, irâdeyi ve bu özelliklere sahip olmanın sorumluluklarını) göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (akıl ve irâdeye sahip olmanın) sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz (akıl ve irâdelerini hakkı inkâr ve isyanda kullanarak, Allah’a itaat etmeyen) o (insanlar), çok zâlim, çok câhildir (ler).
Erhan Aktaş
swap_vert close
Biz, emaneti¹ göklere, yere ve dağlara sunduk. Onu yüklenmeye yanaşmadılar². Ondan korktular.³ Onu insan yüklendi. O, çok zalim ve çok cahildir.⁴
1. Dilediğini yapabilme özgürlüğü. 2- İrade sahibi olmaktan çekindiler. 3- Emanetin, göklere, yerlere ve dağlara sunulması mecazi bir ifadedir. Bununla, vahiy sorumluluğunun üstlenilmesinin, akıl ve irade sahibi olmanın ne denli önemli bir sorumluluk olduğu anlatılmak istenmektedir. 4- Bu niteleme, insanların tamamını kapsamamaktadır. İnsan sözcüğünün başında belirlilik takısı var. Dolayısı ile bildik, bilinen, belli bir kesim insandan söz etmektedir. Bu nitelemeler, yüklendiği sorumluluğun gereğini yerine getirmeyen insan içindir. Bu insan, büyük bir cehaletle hem kendisine hem de dışındaki âleme büyük bir haksızlık yapmaktadır.  
Hasan Basri Çantay
swap_vert close
Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) etdik de onlar bunu yüklenmekden çekindiler, bundan endişeye düşdüler. İnsan (a gelince: O, tutdu) bunu sırtına yükledi. Çünkü o, çok zulümkâr, çok câhildir.
Hayrat Neşriyat
swap_vert close
Muhakkak ki biz emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de (onlar) onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; insan ise onu yükleniverdi.(1) Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.(2)
(1)“Gök, zemin, dağ tahammülünden (yüklenmekten) çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid (pek çok) vücûhundan (yönlerinden) bir ferdi, bir vechi, ‘ene’dir. Evet ene (insandaki benlik duygusu), zamân-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insâniyetin (insanlık âleminin) etrâfına dal budak salan nûrânî bir şecere-i Tûbâ (Tûbâ ağacı) ile, müdhiş bir şecere-i Zakkūmun (Zakkūm ağacının) çekirdeğidir. (...) Âlemin miftâhı(anahtarı) insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren (görünüşte) açık görünürken, hakīkaten (gerçekten) kapalıdır. Cenâb-ı Hakk, emânet cihetiyle insana ‘ene’ nâmında öyle bir miftah vermiş ki, bütün âlemin kapılarını açar ve öyle bir, tılsımlı bir enâniyet (benlik) vermiş ki, Hallâk-ı Kâinât’ın künûz-ı mahfiyesini (gizli hazînelerini) onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gāyet muğlak (kapalı) bir muammâ(bilinmeyen bir şey) ve açılması müşkil (zor) bir tılsımdır. Eğer onun hakīkī mâhiyeti ve sırr-ı hilkati (yaratılışsebebi) bilinse, kendisi açıldığı gibi kâinât dahi açılır.” (Sözler, 30. Söz, 216-217)(2)“İnsan, Hâlık-ı kâinâtın esmâsının (isimlerinin) nihâyetsiz tecellîlerine bir âyine olduğu için, kuvâlarına(hislerine) nihâyetsiz bir isti‘dâd (kābiliyet) verilmiş. Meselâ insan hırs ile, bütün dünya ona verilse هَلْ مِنْ مَزِيدٍ [Daha var mı?] diyecek. Hem hodgâmlığı (menfaatine düşkünlüğü) ile, kendi menfaatine binler adamın zararını kabûl eder. Ve hâkezâ (bunun gibi) ahlâk-ı seyyiede (kötü ahlâkta) hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrud’lar ve Fir‘avun’lar derecesine kadar gittikleri ve sîga-i mübâlâğa (mübâlâğâlı ta‘bîr) ile zalûm(çok zulmedici) olduğu gibi, ahlâk-ı hasenede (güzel ahlâkta) dahi hadsiz bir terakkıyâta (yükselmeye)mazhar olur, enbiyâ ve sıddîkīn (peygamberler ve sıddîklar) derecesine terakkī eder. Hem insan hayvanların aksine olarak hayâta lâzım herşeye karşı câhildir, herşeyi öğrenmeye mecburdur. Hadsiz eşyâya muhtaç olduğu için, sîga-i mübâlâğa ile cehûldür (çok câhildir).” (Mektûbât, 26. Mektûb, 130)  
İhsan Aktaş
swap_vert close
Şüphe yok ki biz emaneti (sorumluluk gerektiren akıl, bilinç ve özgür irade melekesini) göklere (uzaydaki varlık âlemine), yerküreye, dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve sorumluluğundan korkup titrediler, ama onu (sorumluluk gerektiren emaneti) insan (türü) yüklendi. Şüphesiz o (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden (nefsine karşı) çok zalim, çok cahil oldu.(*)
(*) İnsanın yüklendiği emanet, başta akıl, irade ve iradeyi serbestçe kullanmanın gerektirdiği sorumluluklardır. İnsan, iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneğini olumlu yönde kullanmadığı zaman, hem kendine hem de çevresine zulmetmiş ve cehalete düşmüş olur. Âyette insan türünün bir özelliğine dikkat çekilerek onun genelde emanete riayet konusunda vefasızlık göstermeye yatkın olduğuna işaret edilmektedir. (Diya. İşleri Meali (Yeni) 72. Ayet Açıklaması) Burada bir temsilî anlatımın söz konusu olduğudur. Anlatılmak istenen şudur: Emanet, ilk bakışta insandan daha büyük, güçlü ve dayanıklı gibi görülen göklerin, yerin ve dağların taşıyamayacağı kadar ağır ve önemlidir. Bu ağırlık ve önemdeki emaneti insan yüklenmiştir. Çünkü o, bir yandan bunu yüklenecek kabiliyet ve yeteneğe sahiptir, bir yandan da neyi yüklendiğinin farkında değildir, onu hakkıyla taşımada başarılı olamamaktadır. Yani insan şuursuz ve cahil olmamalı, kimliğinin, kabiliyetinin ve yüklendiği emanetin farkında olmalıdır; oysa bu konulardaki bilgisizlik büyük bir cehalettir. Taşıdığı emanetin hakkını yerine getirmeye de gayret etmelidir, onun hakkını yerine getirmemek büyük bir zulümdür. Kaynak: (Kur’an Yolu Tefsiri) Aşağıdaki tefsir metinlerine bakılabilir. Ayrıca Zemahşerî burada sembolik ifadeler olduğunu söylüyor, Burada gökler, yer ve dağlar kendilerine bırakılan emâneti yüklenmekten değil, ona ihânetten çekinmişler… Bu durumda, gökler, yer, dağlar vb. seçim irâdesi olmayan varlıklar, kendi tabiatlarına arz edilen Allah’ın kanun ve nizamına tam bir teslimiyetle riâyet etmişlerdir. Yani o emânetin boyunlarında kalmasından içtinap etmişler, korkmuşlardır. Nitekim aynı varlıkların (göklerin ve yerin) Allah’ın “İsteyerek veya istemeyerek (buyruğuma) gelin” emrine karşı “Eteynâ tâ’i’în: İsteyerek geldik” şeklindeki teslimiyetleri sembolik bir dille ifade edilmiştir. (41/11). İnsana gelince; o, Allah’a karşı teklîfî (teşrî’î) sorumluluğa mahzar olmuş –bilinen– yegâne varlıktır. Fakat kendisine bahşedilen ihtiyar (tercih) kabiliyetini yanlış kullanabilmekte, itaat etmesi gerekirken isyan edebilmektedir. Yani yukarıdaki anlamda emâneti bir yük olarak (boynunda) taşımakta, Rabbine itaat şeklinde eda edememektedir. Bu haliyle, yani bu isyanı ile insan, haktan uzaklaşıp zâlim konumuna düşmekte ve fıtratındaki kanun ve ilahi sünnetin inkârı ile kopkoyu bir cehalet sergilemektedir. (Viyana Kur’an Okulu Meal Açıklaması) Ayrıca buradaki “korkmak” fiili gökler ve yer için elbette mecazdır; sorumluluğun büyüklüğünü gösteren bir kullanımdır. Zira sorumluluğun ne olduğu fark edebilmek için onu idrak etmek gerekir. Aklı, iradesi, bilgisi, bilinci vs. olmayan varlıkların bu türden korkularla anılması mecaz olarak anlaşılmalıdır. (M. Okuyan Meali 72. Ayet Açıklaması) (إنه كان ظلوما ) حيث لم يف بها ولم يراع حقها . ( جهولا ) بكنه عاقبتها ، وهذا وصف للجنس باعتبار الأغلب)*** ولعل المراد بـ ( الأمانة ) العقل أو التكليف ، وبعرضها عليهن اعتبارها بالإضافة إلى استعدادهن ، وبإبائهن الإباء الطبيعي الذي هو عدم اللياقة والاستعداد ، وبحمل الإنسان قابليته واستعداده لها وكونه ظلوما جهولا لما غلب عليه من القوة الغضبية والشهوية ، وعلى هذا يحسن أن يكون علة للحمل عليه فإن من فوائد العقل أن يكون مهيمنا على القوتين حافظا لهما عن التعدي ومجاوزة الحد ، ومعظم مقصود التكليف تعديلهما وكسر سورتهما (. (تفسير البيضاوي )  
İlyas Yorulmaz
swap_vert close
Biz emaneti göklere, yere ve dağlara yükledik, onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar ve üzerlerinde kalmasından korkup (Allah’ın onlara yüklediği bütün fonksiyonlarını yerine getirip) itaat ettiler. İnsan ise emaneti yüklendi. (yüklendiği kulluk görevini yerine getirmemekle) kendi kendine zulmedip cahillik etmiştir.
İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu
swap_vert close
Biz din ödevini önce yerlere, göklere yüklemek istedik. Ancak, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan kuşkulandılar. sonra bunu insan yüklendi. Çünkü o kıyan, sonunu hiç düşünmiyen bir varlıktır.
İsmail Hakkı İzmirli
swap_vert close
Biz emaneti [²] göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik. Onlar, yüklenmeden çekindiler, ondan endişe ve telâşa düştüler. İnsan tuttu onu sırtına yüklendi, çünkü o, pek zalim, pek cahildir.
[2] Şer'î teklifatı, evamir ve nevahiyi, din kaidelerini, vediaları.  
İsmail Yakıt
swap_vert close
Muhakkak ki Biz emaneti²⁸ göklere, yere ve dağlara teklif ettik.²⁹ Fakat onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve onun sorumluluğundan korktular. Sonunda onu insan yüklendi. Muhakkak o da çok zalim ve çok cahil biri oldu.
28 Emanetin ne olduğu çok tartışılmıştır. Vahiy, akıl, irade, muhakeme, temyiz etme vb. Emanet, ifadesiyle insana bir sorumluluk verildiği anlaşılıyor. Emaneti alan kişi iki şeyden birini yapar; Ya emanete sadakat gösterir ve gereğini yerine getirir yahut emanete hıyanet eder, gereğini yerine getirmez. Emanetin yerine getirilmemesi zulüm ve cehaletin eseridir. Nitekim insanların çoğu Allah’ın sunduğu akıl ve iradeyi gereği gibi kullanamıyorlar. Ayette emanetin, “göklere yere ve dağlara” teklif edildiğinde onların bunu yüklenmekten çekindikleri ve sorumluluğundan korktukları, ancak insanın yüklendiği ifade ediliyor. Buradan anlaşılıyor ki sorumluluk almak, akli tercihle bir bilinç ve amaç dâhilinde yerine getirilebilen bir görevdir. Kaldı ki, göklerin, yerin ve dağların böyle bir tercih yapma yetenekleri doğalarında yoktur. İnsanoğlunun doğasında var ama zulüm ve cehaleti bu sorumluluğu tam anlamıyla yerine getirmesinin önünde bir engel gibi duruyor. 29 Krş. Haşr, 59/21  
Kadri Çelik
swap_vert close
Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar. Onu insan yüklendi. Şüphesiz o çok zalimdir, çok cahildir.
Mahmut Kısa
swap_vert close
Allah’ın bahşettiği ekonomik, sosyal, bireysel ve toplumsal bütün imkan ve fırsatları; akıl, beden, duyular, irâde, vicdan, muhâkeme gibi üstün yetenekleri O’na kullukta kullanarak yeryüzünde O’nun adına, O’nun hükümlerini egemen kılma mücâdelesi o kadar ağır, o kadar ciddî bir görevdir ki; Biz bu emâneti önce göklere, yere ve dağlara teklif ettik fakat onlar bu büyük sorumluluğu göze alamadıklarından, onu yüklenmekten çekindiler. Böylece bu yükümlülüğü, küçücük cüssesine rağmen, Allah’ın kendisine bahşettiği yetenekler sayesinde göklere, yere ve dağlara hükmetme gücünü elinde bulunduraninsanoğlu kabul etti. Düşünsenize; bunca nîmetlerle donatıldığı hâlde, yüklendiği emânetin hakkını veremeyen insan ne kadar zâlim, ne kadar câhildir!
Mahmut Özdemir
swap_vert close
Biz, Emanet’i Dağlar’a, Yer’e ve Gökler’e sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar; ondan korktular. Onu İnsan yüklendi. Gerçekten O, çok câhil zâlim oldu.
Mehmet Çakır
swap_vert close
Aslında biz sorumluluk olayını, göklere yerlere ve dağlara teklif ettik. Onu yüklenmek istemediler. Ondan ürktüler. Ama onu, insan üstlendi. Çünkü sorumluluk, her tür haksızlığa elverişli bir makamdır.
Mehmet Çoban
swap_vert close
Şüphesiz özgür iradeleriyle seçme hakkını, yapacağı seçimlerinden sorumlu olmayı; göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar yüklenmek istemediler. Özgürce seçim yapma sorumluluğundan çekindiler. Özgürce seçim yaparak sorumluluk üstlenmeyi insan yüklendi. Çünkü insan yaptığını pek bilmez. Acele kararlar vererek kendine zulmeder. Üstelik bilmeden hareket ederek cahillik yapar.
Mehmet Okuyan
swap_vert close
Biz emaneti (sorumluluğu) göklere, yere ve dağlara sunmuştuk da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler, (sorumluluğundan) korkmuşlardı. [*] Onu insan yüklenmişti. Şüphesiz ki o (insan), çok zalimdir, [*] çok cahildir.
Buradaki “korkmak” fiili gökler ve yer için elbette mecazdır; sorumluluğun büyüklüğünü gösteren bir kullanımdır. Zira sorumluluğun ne olduğu fark edebilmek için onu idrak etmek gerekir. Aklı, iradesi, bilgisi, bilinci vs. olmayan varlıkların bu türden korkularla anılması mecaz olarak anlaşılmalıdır Burada sözü edilen insan, sorumluluğunun gereğini yerine getirmeyendir. Bu nedenle [zalûm] (çok zalim) ve [cehûl] (çok cahil) sıfatlarıyla anılmıştır.  
Mehmet Türk
swap_vert close
Gerçekten Biz, emaneti¹ göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar, bunu yüklenmekten kaçınıp ondan korktular. Fakat o (emaneti, sadece) insan yüklendi. (Buna rağmen) o (insan cinsi) çok zâlim, çok cahildir.
1 Bu emanet; Allah’ın gerek kendi hukukuna ve gerekse halkın hukukuna ait emir ve yasaklar, hilâfet, akıl ve irade özelliği olabilir.  
Muhammed Esed
swap_vert close
Gerçek şu ki, Biz [akıl ve irade] emaneti[ni] göklere, yere ve dağlara sunmuştuk; ⁸⁷ ama (sorumluluğundan) korktukları için onu yüklenmeyi reddettiler. O (emanet)i insan üstlendi; ⁸⁸ zaten o, daima haksızlığa ve akılsızlığa son derece meyyal biridir.
87 Klasik müfessirler, bu örnekte geçen emânet (“emanet etmek”) terimi için akıllarına gelen her türlü açıklamayı yapmışlardır. Ama bu açıklamaların en ikna edici olanı (yukarıdaki ayet ile ilgili olarak Lane I, 102’de değinilen açıklama), emânet’in “muhakeme” yahut “akıl” (intellect) ve “irade” -yani, iki veya daha fazla hareket tarzı veya eylem biçimi arasında, dolayısıyla iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneği- olduğu şeklindeki açıklamadır.88 Zımnen, “Ama sonra, sahip olduğu akıldan ve nisbî serbest iradeden kaynaklanan ahlakî sorumluluğa layık olduğunu gösteremedi” (Zemahşerî). Bu, elbette genel insan türüne özgü olup onun bütün fertlerinin mutlaka böyle olduğu anlamına gelmez.  
Mustafa Çavdar
swap_vert close
Biz emaneti (irade ve yükümlülüğü) göklere, yere ve dağlara sunduk, fakat onlar bu yükümlülüğün hakkını verememekten korkup emaneti almaktan kaçındılar ve emaneti insan yüklendi. Zalimce ve cahilce davrandı. 7/172- 173, 59/21
Mustafa İslamoğlu
swap_vert close
İşin gerçeği Biz emaneti[³⁷⁹⁷] göklere, yere ve dağlara sunduk; ve onlar emaneti taşımaktan kaçındılar, ondan dolayı tedirgin oldular;[³⁷⁹⁸] nihayet onu insan yüklendi:[³⁷⁹⁹] ne var ki, o da zalim ve cahil biri olup çıktı.[³⁸⁰⁰]
[3797] “Emanet” nedir? Emanet, bazı müfessirlerin dediği gibi “ibadetler” olamaz. Zira Me’âric 32-24’te emanet ve namaz ayrı ayrı zikredilmektedir. Bu, insanı beşer olmaktan çıkarıp insan eden “irade” ve iradenin sonucu olan “ahlâkî sorumluluk” olsa gerektir. Şöyle ki: Bir şeyin emanet olduğunu söylemek, zımnen muhatabın seçim kabiliyetine atıfta bulunmaktır. Zira emanet edilen şeye sadâkat de ihanet de mümkündür. Bu da doğrudan bizi “irade”nin önüne getirip bırakmaktadır. Emânetin “irâde” olduğunu, Taberî’nin naklettiği şu rivayet de teyit eder: “Âdem, ‘Rabbim bu emânette ne var?’ diye sordu. Allah şöyle buyurdu: ‘Eğer iyilik yaparsan ödülünü alırsın, kötülük yaparsan cezasını görürsün.’ Âdem de bunun üzerine teklifi kabul etti.” [3798] Veya: “Onlar emaneti üstlenmekten kaçındılar”. Tercihimiz 41:11 âyetiyle de, dilin mantığıyla da uyumludur. Şöyle ki, emanetin hamli, onu taşımamak anlamına gelir. Fulânun hâmilun li’l-emane ibaresi dilde “falan emanete ihanet etti” anlamına gelir. Zira emanete sadâkat, onu zimmetine geçirmemektir. “Başkasının hakkını gözet” anlamına kullanılan ebğid hakka ehîk (kardeşinin hakkına buğz et) ibâresi de buna benzer (Krş: Zemahşerî ve Kasımî). [3799] Zımnen: Doğuştan bu yeteneklerle donatıldı. [3800] Baştaki inne edatı, nedensellik değil tahkik ve tahakkuk belirtir. Çünkü zalûm âdil olması beklenirken âdil olmayan, cehûl de bilmesi gerekirken bilmezden gelen için kullanılır. Ya da Kasımi’nin dediği gibi “yüklenmek” ile “bu yüklenişin gerçekleşmeyen amacı” arasındaki uyumsuzluğa itirazı ifade eder. Kâne, bu bağlamda varoluşsal bir durumu (keynunet) değil, sonradan ârız olan bir durumu (sayruret) ifade eder. Benzer bir başka kullanım için bkz: 17:27. (Kânenin sâra anlamı için bkz: İtkân II, 217.) Kâne birinci anlama alındığında: “Biz Âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık” (17:70), “Biz insanı en güzel kıvamda yarattık” (95:4), gibi âyetlerin oluşturduğu vahyin insan tasavvuruna aykırı bir sonuca ulaşılır ki, Pavlus’un “ilk günah” doktrini de budur. Bu tür âyetler, bazı müslüman ilâhîyatçıların “Kur’an’da insan olgusu dâima olumsuzdur” türünden genellemelerini reddetmek için yeterlidir. Burade kâne yardımcı filî sayruret anlamındadır ve insanın sonradan “zalim ve cahil biri olup çıktığını” ifade eder. Zaten bir sonraki âyet ve özellikle baştaki gerekçe lâmı bu yaklaşımımızı teyit eder. Emanet âyeti, misak (7:172), hilafet (2:30), Âdem’in şahsında Âdemoğlu’nun Allah’ın ahdine sadık kalmadığını söyleyen Tâhâ 115 ile birlikte anlaşılmalıdır.  
Orhan Kuntman
swap_vert close
Gerçek şu ki Biz emaneti, (özgür irade emanetini,) göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar (sorumluluğundan) korkup bunu yüklenmekten çekindiler; onu insan yüklendi! (*) Fakat o (ne yazık ki insanların çoğu özgür iradelerini şer yolunda kullandı.. emanete hıyanet etti..) çok zalim ve cahil oldu. (Ancak nefsiyle mücadele ederek özgür irade emanetini koruyanlar bu töhmetten kurtuldular.)
(*) Evet Cenab-ı Hak insana, diğer yaratıklardan esirgediği bir emanet ihsan buyurmuştur.. ne var ki aynı zamanda ona, Beled/10 uyarınca -hayır ve şer- iki yol da göstermiş ve hayır yolunu seçerek özgür iradesini külli iradesine uygun şekilde kullanması gerektiğini bildirmiş ve böylece onu yaptıklarından sorumlu da tutmuştur.  
Osman Fırat
swap_vert close
Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.
Ömer Nasuhi Bilmen
swap_vert close
Biz emaneti göklere ve yere ve dağlara teklif ettik, onlar onu yüklenmeden hemen çekindiler ve ondan korkuya düştüler ve onu insan yüklendi. Şüphe yok ki o, çok zalim, çok bilgisiz oldu.
Suat Yıldırım
swap_vert close
Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahildir.
Emanet: farzlar, yükümlülükler, Allah’a itaat, akıl ve düşünme kabiliyeti tarzlarında tefsir edilmiştir. Kader sırrı yani Allah’ın takdirine razı olmaktır, diyenler de vardır. İnsana verilen benlik de emanetin bir unsurunu teşkil eder. Benlik bütün mahlûklar içinde yalnız insana verilmiştir. Eğer insandaki ene (ben) gerçek mahiyetini anlayıp Rabbine yönelmezse dünyayı zulüm, inkâr ve şirkin dehşeti ile dolduran bir mahiyete dönüşür. Vallahü a’lem  
Süleyman Ateş
swap_vert close
Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, on(un sorumluluğun)dan korktular; onu insan yüklendi; (fakat onun ağır sorumluluğunu tam kavrayamadı) doğrusu o, çok zalim, çok cahildir.
Yüce Allah, bu âyette başkasının hakkını, malını doğrulukla koruyup sâhibine vermenin önemini belirtmek için, emânetin, göklerin ve yerin çekemeyeceği kadar ağır bir sorumluluğu olduğunu; insanın, dağların ve taşların dayanamadığı bu sorumluluk altına girdiğini belirtmektedir. Âyetin asıl anlamı budur. Kadî Beyzâvî'ye göre insana yüklenen emânet, düşünce ve akıl kabiliyetidir. Çünkü insan, ancak akıl ve buna bağlı duyularını kazandığı zaman Allah'ın buyruklarına muhâtab olmuştur; sorumluluk o zaman kendisine yönelmiştir. Bu emânet sayesinde insan, cennet, Allah'ın cemâlini görme, irfan gibi yüksek ni'metlere kavuşmaktadır. Fakat onun hakkına ri'âyet edip Allah'ın buyrukları dışına çıkmamak lâzımdır. Akıl bunu emreder. İnsanın zâlim ve câhil diye nitelendirilmesi emâneti yüklendikten sonra onun gereği dışına çıkarak haksızlık yapmasından ötürüdür. Akıl emânetini vermekle Allah, insanı buyruklarıyle sorumlu tutmuş ve böylece onu imtihan etmiştir.  
Süleyman Tevfik
swap_vert close
Biz emâneti (teklîfâtı) göklere, yere ve dağlara arz itdik. Onı yüklenmekden imtinâ' itdiler. Ve biz onlara acıdık.. Emâneti insân yüklendi. Tahkîk insân nefsine zulüm idici ve 'âkıbet-i umûrdan câhil idi.
Süleymaniye Vakfı
swap_vert close
Biz emaneti[1]; göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkup titrediler. Onu insan yüklendi. O da çok zalimleşti[2] ve kendine hakim olamadı[3]. .
[1] Emanet : .. [2] Bu ayetteki nakıs fiil olan كان 'ye صار = dönüştü; anlamı verilmiştir. [3] Emanet حم (1) عسق (2) كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ (3) لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ (4) تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ [الشورى : 1 – لَوْ أَنْزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ [الحشر : 21] فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ [الدخان : 29] 5]  
Şaban Piriş
swap_vert close
Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk, onu taşımaktan kaçındılar, ondan korktular. Onu insan yüklendi. O, zalim ve cahil oldu.
Ümit Şimşek
swap_vert close
Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onlar korktular ve yüklenmekten kaçındılar; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.(25)
(25) Göklere, yere ve dağlara emanet teklifinin gerçekten mi cereyan ettiği, yoksa bu ifadelerin birer temsilden mi ibaret olduğu konusunda çok çeşitli yorumlar yapılmıştır. Gerçek şu ki, Kur’ân’da, canlı veya cansız olsun, insan dışındaki varlıklara bilinç izafe eden birçok âyet vardır. Meselâ, 2:74’te Allah korkusuyla yuvarlanan taşlardan, 19:90-91’de Allah’a evlât yakıştırıldığı için öfkelenen göklerden, yerden ve dağlardan, 41:11’de Allah’ın emrine cevap veren gökler ve yerden, 84:1-5’te Allah’tan izin isteyen gökler ve yerden, 27:18 ile 27:22-28’de karınca ile hüdhüdün konuşmalarından söz edilmektedir. 17:44’te de bütün varlıkların Allah’ı hamd ile tesbih ettiği, ancak onların dilinden bizim anlamadığımız bildirildiğine göre, bu âlemin, bizim akıl erdiremediğimiz ve yorum yapamayacağımız cinsten birtakım olaylara ve bilinç belirtilerine çok da yabancı olmadığını söyleyebiliriz. Bazı bilginler ise, âyette göklerin, yerin ve dağların kendilerine değil, sakinlerine atıf yapıldığı görüşündedirler. Her ne olursa olsun, âyetin temasında, emanetin ağırlığı ve sorumluluğun büyüklüğü vardır; anlaşılması gereken budur. Emanetin ne olduğuna gelince: Bu kelimeye de akıl, irade, sorumluluk ve yükümlülükler gibi çeşitli anlamlar yüklenmiştir ki, aslında, “emanet”in, bütün bunları ve belki daha da fazlasını kapsayan bir hakikati ifade ettiği söylenebilir. Bediüzzaman Said Nursî ise, bunlara bir de “benlik” kavramını eklemekte ve insanın, ancak bu özelliği sayesinde Rabbini tanıyabileceğine işaret etmektedir. Nitekim Kur’ân’da Allah’ın fiillerine, isim ve sıfatlarına yapılan bütün atıfların ancak bu şekilde anlaşılacağı açıktır. Zaman zaman, “Allah size kendinizden örnek verdi” (30:28) veya “Allah’ın sizi bağışlaması hoşunuza gitmez mi?” (24:22) gibi göndermeler, bu hususu daha da belirgin hale getirir. Diğer yandan, insanların en ziyade aldandığı ve Rabbine karşı isyan bayrağını açtığı meydanın da benlik duygusu olduğu hatırlanırsa, Rabbini tanımak için verilmiş olan bir yeteneği Rabbine karşı inkâr ve isyanda kullanmak suretiyle insanın nasıl bir zulüm ve cehalet içine düştüğü de anlaşılır.  
Yaşar Nuri Öztürk
swap_vert close
Biz emâneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler. İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi.
Eski Anadolu Türkçesi
swap_vert close
bayıķ biz 'arż eyledük emāneti göklere daħı yire daħı ŧaġlara pes onamadılar kim götüreler anı daħı ķorķdılar andan. daħı götürdi anı ādemį ya'nį ādem peyġamber bayıķ ol oldı žulm eyleyici bilmeyici.
Satıraltı Meal (1534)
swap_vert close
Taḥḳīḳ biz ‘arż ḳılduḳ emāneti gökler üstine, daḫı yirler üstine ve ṭaġlarüstine. Rāżī olmadılar anı götürmege ve andan ḳorḳdılar. Ādem oġlanı gö‐türdi anı. Taḥḳīḳ ol ḳatı ẓālim ve ḳatı cāhildür.
Bunyadov-Memmedeliyev
swap_vert close
Biz əmanəti (Allaha itaət və ibadəti, şər’i hökmləri yerinə yetirməyi) göylərə, yerə və dağlara təklif etdik. Onlar ona yüklənməkdən (götürüb özləri ilə daşımaqdan) qorxub çəkindilər. Ona insan yükləndi. Həqiqətən, o çox zalım, çox cahildir. (İnsan bu ağır əmanəti götürməklə özünə zülm etdi və cahilliyi üzündən onun çətinliyini, ağır nəticəsini bilmədi).
M. Pickthall (English)
swap_vert close
Lo! We offered the trust unto the heavens and the earth and the hills, but they shrank from bearing it and were afraid of it. And man assumed it. Lo! he hath proved a tyrant and a fool.
Yusuf Ali (English)
swap_vert close
We did indeed offer the Trust(3777) to the Heavens and the Earth and the Mountains;(3778) but they refused(3779) to undertake it,(3780) being afraid thereof: but man undertook it;-(3781) He was indeed unjust(3782) and foolish;-
3777 The Trust is something given to a person, over which he has a power of disposition: he is expected to use it as directed or expected, but he has the power to use it otherwise. There is no trust if the trustee has no power, and the trust implies that the giver of the trust believes and expects that the trustee would use it according to the wish of the creator of the trust, and not otherwise. 3778 What is the meaning of the offer of the Trust to the Heavens, the Earth, and the Mountains? Cf. 59:21, where the hypothetical sending down of the Qur'an to the Mountains is mentioned, and it is mentioned that such Parables are put forth in order to aid men to reflection. We may therefore take the Mountains, the Earth, and the Heavens as symbolical. The mountains stand for firmness and stability: they have been created for this quality, and they are always true to that quality. An earthquake or a volcano has to do with movements within the earth's crust: it has nothing to do with the Mountain's will. In fact it has no free will of any kind: there is no question of any Trust here. If we take the Earth as a whole, as a part of the solar system or a compendium of the terrestrial Nature we see around us, it obeys the fixed laws of Allah, and there is no Will or Trust. If we take the Heavens either as celestial space, or as symbolical of the Angels, they absolutely obey Allah's Will and law: they have no will of their own. 3779 The Heavens, the Earth, and the Mountains, i.e., other creatures of Allah, besides man, refused to undertake a Trust or a responsibility, and may be imagined as happy without a choice of good or evil being given through their will. In saying that they refused, we imply a will, but we limit it by the statement that they did not undertake to be given a choice between good and evil. They preferred to submit their will entirely to Allah's Will, which is All-Wise and Perfect, and which would give them far more happiness than a faculty of choice, with their imperfect knowledge. Man was too audacious and ignorant to realise this, and the result has been that man as a race has been disrupted: the evil ones have betrayed the trust and brought Punishment on themselves, though the good have been able to rise far above other Creation, to be among the muqarrabin, the nearest ones to Allah: 56:11 and 56:88. What can be higher than this for any creature? It follows incidentally from this that the Heavens and the Earth were created before man was created, and this is in accordance with what we know of the physical world in science: man came on the scene at a comparatively late stage. 3780 Hamala: to undertake, bear, carry (the Trust or responsibility), to be equal to it. This is the ordinary meaning, and the majority of Commentators construe so. But some understand it to mean "to carry away, run away with, to embezzle (the thing entrusted); hence to be false to the Trust, to betray the Trust." In that case the sense of verses 72-73 would be: "Allah offered the Trust to other creatures, but they refused, lest they should betray it, being afraid from that point of view: but man was less fair to himself: in his ignorance he accepted and betrayed the trust, with the result that some of his race became Hypocrites and Unbelievers and were punished, though others were faithful to the Trust and received Allah's Mercy." The resulting conclusion is the same under both interpretations. 3781 See 2:30 -34 and notes. Allah intended a very high destiny for man, and placed him in his uncorrupted state even above the angels, but in his corruption he made himself even lower than the beasts. What was it that made man so high and noble? The differentiating quality which Allah gave man was that Allah breathed something of His own spirit into man (32:9; 15:29 and n. 1968; and other passages). This meant that man was given a limited choice of good and evil, and that he was made capable of Forbearance, Love, and Mercy. And in himself man summed up Allah's great world: man is in himself a microcosm. 3782 That man should undertake the God-like attributes (in however small a degree) of Will, Forbearance, Love, and Mercy, brought him nearer to Allah than was possible for any other creature of Allah. This was part of Allah's Will and Plan, but little did man realise then what a tremendous task he was undertaking or question himself whether he would be equal to it. Zalum (translated "unjust") and Jahul (ignorant) are both in the Arabic intensive form; as much as to say, 'man signally failed to measure his own powers or his own knowledge'. But Allah's Grace came to his assistance. Where man did his best, he won through by Allah's Grace, even though man's Best was but a poor Good. How did man generically undertake this great Responsibility, which made him Vicegerent of Allah ( 2:30 )? Here comes in the mystic doctrine of a Covenant, expressed or implied, between Allah and Humanity. See 7:172-73 and notes 1146-1148, also 5:1 and n. 682. A Covenant (Mithaq) necessarily implies Trust, and its breach necessarily implies Punishment.  
Muhammed Hüseyin (R.A.)
play_arrow bookmark save_alt more_vert
  • content_copyÂyeti Kopyala
  • linkLinki Kopyala
  • photo_cameraGörüntü Oluştur
  • videocamVideo Oluştur
اِنَّا
şüphe- siz Biz
عَرَضْنَا
teklif ettik
الْاَمَانَةَ
emaneti
عَلَى السَّمٰوَاتِ
göklere
وَالْاَرْضِ
ve yere
وَالْجِبَالِ
ve dağlara
فَاَبَيْنَ
ve çekin- diler
اَنْ يَحْمِلْنَهَا
onu yüklenmekten
وَاَشْفَقْنَ
ve korktular
مِنْهَا
ondan
وَحَمَلَهَا
ama onu yüklendi
الْاِنْسَانُۜ
insan
اِنَّهُ
doğru- su o
كَانَ
oldu
ظَلُوماً
çok zalim
جَهُولاًۙ
çok cahil
Biz (Allah'ın, rûhundan nefhedip kendisine halife olarak kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışma) emaneti(ni) göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (bu sorumluluk karşısında haşyet ve) korkuya kapıldılar; ama insan onu yüklendi. Çünkü o (nefsine karşı) çok zalim, (Rabbine karşı ise) çok cahildir (O'nun vahyine ve resulüne her anda itaat edip boyun bükmeye muktedirdir).
اِنّ
Edat
اِنّ
Şüphesiz, kesinlikle, muhakkak, elbette, gerçekten, zira, çünkü, doğrusu, daima. Cümledeki bilgiyi pekiştirmek için kullanılır.
عَرَضَ
Fiil-I
ع ر ض
Arzetti, teklif etti
اَمَانَةٌ
İsim
ا م ن
Emanet
عَلَى
Zamir
عَلَى
Üzerinde, hakkında, karşı, dolayı, -a, -e
سَمَٓاء
İsim
س م و
Gök, sema
اَرْض
İsim
ا ر ض
Yeryüzü, yer, arz, toprak, yurt
جَبَل
İsim
ج ب ل
Dağ
اَبَى
Fiil-I
ا ب ي
Diretti, kaçındı, reddetti, sakındı, kabul etmedi
اَن
Edat
اَن
Ki, diye, iken, ötürü, -mek, -mak
حَمَلَ
Fiil-I
ح م ل
Taşıdı, yüklendi, hamile kaldı
اَشْفَقَ
Fiil-IV
ش ف ق
Korktu
مِن
Harf-i cer
مِن
-den, -dan
حَمَلَ
Fiil-I
ح م ل
Taşıdı, yüklendi, hamile kaldı
اِنْسَان
İsim
ا ن س
İnsanlar, insanlardan olan, kabile
اِنّ
Edat
اِنّ
Şüphesiz, kesinlikle, muhakkak, elbette, gerçekten, zira, çünkü, doğrusu, daima. Cümledeki bilgiyi pekiştirmek için kullanılır.
كَانَ
Fiil-I
ك و ن
İdi, oldu
ظَلُوم
İsim
ظ ل م
Çok zalim
جَهُول
Sıfat
ج ه ل
Çok cahil