1. Âyet
وَالذَّارِيَاتِ ذَرْواًۙ
(Gönüllerindeki iman nûrunu) Saçıp dağıtanlara,
Zâriyât Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 51. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 60 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 67. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
وَالذَّارِيَاتِ ذَرْواًۙ
(Gönüllerindeki iman nûrunu) Saçıp dağıtanlara,
فَالْحَامِلَاتِ وِقْراًۙ
(Kulluk sorumluğunun) Ağırlığını yüklenenlere,
فَالْجَارِيَاتِ يُسْراًۙ
(Sözleri gönüllerde) Kolaylıkla akıp gidenlere,
فَالْمُقَسِّمَاتِ اَمْراًۙ
(Hayatı yaşarken bütün) İşleri(n nasıl yapılması gerektiğini Allah'ın vahyine göre) taksim edenlere andolsun ki,
اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌۙ
Şüphesiz size vaad olunan (o dehşetli gün) kesinlikle doğrudur.
وَاِنَّ الدّ۪ينَ لَوَاقِـعٌۜ
Ve din (günü; amellerinize mükâfat veya ceza verilecek o gün) mutlaka vuku bulacaktır.
وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْحُبُكِۙ
(Çeşitli yörüngelere ve) Yollara sahip göğe andolsun ki,
اِنَّكُمْ لَف۪ي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍۙ
(Ey kâfirler!) Gerçekten siz, (insanları imandan döndürmek için) çelişkili sözler içindesiniz.
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَۜ
O (resulümüzden yüz çeviren ve iman)dan dönen döndürülür (ona engel olunmaz).
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَۙ
Kahrolsun o yalancılar!
اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي غَمْرَةٍ سَاهُونَۙ
Onlar ki (derin) bir cehalet içinde bulunan gâfillerdir.
يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدّ۪ينِۜ
"(Herkesin hesaba çekileceği o) Din günü ne zaman?" diye sorarlar.
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ
O gün onlar, ateşte yakılacaklardır.
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْۜ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَسْتَعْجِلُونَ
(Ve cehennemdeki görevli melekler onlara der ki) "(İnsanları imandan döndürmek için kurduğunuz) Fitnenizi(n ve yalanladığınız azabın cezasını artık bugün) tadın! Acele (gelmesini) isteyip durduğunuz şey (işte) budur!"
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ
Muhakkak ki (o gün) muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) ise cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.
اٰخِذ۪ينَ مَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِن۪ينَۜ
Rabblerinin kendilerine (dünya hayatında yaptıklarına karşılık) verdiğini almış olarak. Çünkü onlar, bundan önce (dünyada) muhsin (güzellik yapıp güzel olan) kimselerdi.
كَانُوا قَل۪يلاً مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
(Onlar) Geceleri pek az uyurlardı.
وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
Seher vakitlerinde ise istiğfar ederlerdi.
وَف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ
Onların mallarında, (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyen) muhtaçlar için bir hak vardı.
وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِن۪ينَۙ
Kesin olarak iman edecekler için yeryüzünde nice âyetler (ibret ve deliller) vardır.
وَف۪ٓي اَنْفُسِكُمْۜ اَفَلَا تُبْصِرُونَ
Kendi nefislerinizde de (âyetler vardır). Hâlâ (bu âyetleri) görmüyor musunuz?
وَفِي السَّمَٓاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
Semada da (maddi ve manevi) rızkınız ve size vaad edilen (daha nice) şeyler vardır.
فَوَرَبِّ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَٓا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ۟
Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki şüphesiz o (size vaad olunanlar), sizin konuşmanız gibi kesin ve gerçektir.
هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ ضَيْفِ اِبْرٰه۪يمَ الْمُكْرَم۪ينَۢ
(Resulüm!) İbrâhîm'in ikrama nail olmuş (meleklerden olan) misafirlerinin haberi sana geldi mi?
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماًۜ قَالَ سَلَامٌۚ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
Hani onlar (İbrâhîm'in) yanına girdiklerinde, "selam (senin üzerine olsun)" demişlerdi. O da "(size de) selam (olsun)" demişti, (içinden de) "bunlar tanınmamış (yabancı) kimselerdir" (diye geçirmişti).
فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ فَجَٓاءَ بِعِجْلٍ سَم۪ينٍۙ
Sonra usulca ailesinin yanına gitti ve hemen (onlara, kızartılmış) semiz bir buzağı getirdi.
فَقَرَّبَهُٓ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَاْكُلُونَۘ
Sonra onu kendilerine yaklaştırdı, "yemez misiniz?" dedi.
فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خ۪يفَةًۜ قَالُوا لَا تَخَفْۜ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَل۪يمٍ
Ama (onların ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce bir fenalık için geldiklerini düşündü ve) onlardan dolayı içine bir korku düştü. Onlar, "korkma" dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler.
فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ ف۪ي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَق۪يمٌ
Bunun üzerine karısı çığlık atarak (misafirlerin yanına) geldi ve (şaşkınlık içinde) elini yüzüne çarparak, "(ben) kısır bir kocakarı(yım, benim nasıl çocuğum olabilir)?" dedi.
قَالُوا كَذٰلِكِۙ قَالَ رَبُّكِۜ اِنَّهُ هُوَ الْحَك۪يمُ الْعَل۪يمُ
Onlar, "öyledir, (ama bunu) Rabbin buyurdu. Muhakkak ki O, Hakîm'dir, Alîm'dir (her işinde hikmet ve hayır olan, her şeyi ve herkesi bilendir)" dediler.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
(İbrâhîm) "O hâlde ey resuller (Allah'ın elçileri)! (Başka) Ne göreviniz var?" dedi.
قَالُٓوا اِنَّٓا اُرْسِلْـنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِم۪ينَۙ
(Onlar) Dediler ki: "Doğrusu biz, suçlu bir kavme (Lût kavmine, onları helâk etmek üzere) gönderildik."
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ ط۪ينٍۙ
"Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmaya (geldik)."
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِف۪ينَ
"(Ki bu taşlar) Müsrifler (dünya menfaati uğruna hayatını israf edenler) için Rabbinin katında (kime isabet edeceği) işaretlenmiş (taşlardır)."
فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ ف۪يهَا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ
Nihayet Biz, (elçilerimizi Lût'un kavmine gönderdik ve) orada bulunan mü'minleri (helâktan kurtarmak için o şehirden) çıkardık.
فَمَا وَجَدْنَا ف۪يهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَۚ
Zaten orada Müslümanlardan bir ev (halkın)ın dışında (başka kimseyi) bulamadık.
وَتَرَكْنَا ف۪يهَٓا اٰيَةً لِلَّذ۪ينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۜ
Ve orada elem verici (iç yakan) azaptan korkanlar için bir âyet (işaret ve delil) bıraktık.
وَف۪ي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ
(Anlamak isteyenler için) Mûsâ(nın kıssasın)da da (ibretler vardır). Hani Biz onu apaçık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
فَتَوَلّٰى بِرُكْنِه۪ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
Ama (Firavun kibirlenerek) yanında bulunanlarla birlikte (apaçık âyetlerimizden) yüz çevirdi ve (Mûsâ için), "(o) ya bir sihirbazdır ya da bir mecnundur" dedi.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُل۪يمٌۜ
Bunun üzerine Biz de onu ve ordusunu yakaladık ve onları denize attık. O ise (bu sırada pişman olmuş) kendini kınayıp duruyordu.
وَف۪ي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرّ۪يحَ الْعَق۪يمَۚ
Âd (kavmin)de de (ibretler vardır). Hani Biz, onların üzerine (köklerini kurutan o) kısır rüzgârı göndermiştik.
مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّم۪يمِۜ
(O) Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi (canlı) bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.
وَف۪ي ثَمُودَ اِذْ ق۪يلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى ح۪ينٍ
Semûd (kavmin)de de (ibretler vardır). Hani onlara, "(dünyada belli) bir süreye kadar faydalanın" denilmişti.
فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ
Derken onlar, Rabblerinin emrine karşı geldiler. Bu yüzden bakıp dururlarken onları (helâk edecek bir) yıldırım yakalayıverdi.
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِر۪ينَۙ
(Onlar o gün) Ne ayağa kalkmaya güç yetirebildiler ne de (başkasından) yardım görebildiler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِق۪ينَ۟
Bunlardan önce de Nûh kavmini (helâk etmiştik). Çünkü onlar fâsık (yoldan çıkmış) bir kavim idiler.
وَالسَّمَٓاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ
Göğü ellerimizle (sınırsız güç ve kudretimizle) Biz bina ettik ve (onu sürekli) genişleten de elbette Biziz.
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
Yeri de Biz (her türlü ihtiyaca göre) döşedik. (Bak, Biz nimetleri) Ne güzel döşeyiciyiz!
وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
Umulur ki tezekkür edersiniz (bunları düşünüp öğüt alırsınız) diye her şeyden de (erkek ve dişi olmak üzere) çift çift yarattık.
فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۚ
O hâlde (cin ve insan şeytanlarından ve nefsinizin azgınlığından) Allah'a firar edin. (Resulüm! De ki) "Muhakkak ki ben, O'nun tarafından size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım."
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَۜ اِنّ۪ي لَكُمْ مِنْهُ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
"Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin! Zira ben, O'nun tarafından size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım."
كَذٰلِكَ مَٓا اَتَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
(Resulüm!) İşte böyle! Onlardan öncekilere de (ne zaman) bir resul geldiyse, onlar mutlaka, "(o) ya bir sihirbazdır ya da bir mecnundur" dediler.
اَتَوَاصَوْا بِه۪ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
Onlar bunu (nesilden nesile) birbirlerine vasiyet mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Bilakis! Onlar, azgın bir kavimdir.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَٓا اَنْتَ بِمَلُومٍۘ
(Resulüm!) Artık (sen) onlardan yüz çevir! (Onların iman etmemesinden dolayı) Sen kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِن۪ينَ
Sen (seni dinleyenlere âyetlerimi) hatırlat; çünkü hatırlatmak mü'minlere fayda verir.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
Ben cinleri ve insanları ancak Bana âbd olsunlar (hiçbir şeyi Bana şirk koşmayarak aşkla, muhabbetle kulluk etsinler) diye yarattım.
مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ
Ben onlardan bir rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ
Muhakkak ki Rezzâk (maddi ve manevi rızık veren), Metîn (asla sarsılmaz, sapasağlam) güç (ve kuvvet) sahibi olan ancak Allah'tır.
فَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذَنُوباً مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
Şüphesiz (hem kendilerine hem de başkalarına) zulmeden (zalim)lerin (geçmişte helâk olmuş) arkadaşlarının payı gibi (onların da azaptan) bir payı vardır! Şu hâlde (o azabı) acele istemesinler!
فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَ
Uyarıldıkları (fakat iman etmedikleri, küfür içinde geçen) günlerinden dolayı o kâfirlerin vay hâline!
Adını “savuran rüzgârlar” anlamındaki ilk kelimesinden alır; “Ve’z-zâriyât” diye de anılır (Buhârî, “Tefsîr”, 51). Nübüvvetin Mekke döneminin ortalarında nâzil olmuştur. Altmış âyet olup fâsılası ” ا، ع، ف، ق، ك، م، ن“ harfleridir. Zâriyât sûresi İslâm akaidinin üç temel esasını teşkil eden Allah’ın birliği, âhiret hayatı ve risâlet konularını içerir. Bu muhtevayı iki bölüm halinde özetlemek mümkündür. Birinci bölüm âhiretin vukuu hakkındadır ve toz haline getirip aşılayan, bir yerden başka bir yere savuran rüzgâra, yoğunlaşıp yağmur yükünü taşıyan bulutlara, denizde süzülüp giden gemilere, tabiatın işleyişini (yahut Allah’ın nimetlerini) düzenleyenlere yeminle başlar; yeminin konusu da ceza ve mükâfat gününün mutlaka vuku bulacağı gerçeğidir. Sûrenin ilk dört âyetini teşkil eden “zâriyât, hâmilât, câriyât, mukassimât” kelimeleri âlimlerin çoğu tarafından rüzgârlar, bulutlar, gemiler, melekler (yahut nimetler) diye yorumlanmışsa da (Taberî, XXVI, 239-242; Mâtürîdî, XIV, 125-126) “zâriyât”tan sonra gelen kelimeleri “rüzgârın tesirleri” mânasında veya pozitif ilim alanına giren başka etkenlerle de açıklamak mümkündür (Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, XXVII, 5-7; Elmalılı, VI, 4527). İmam Mâtürîdî, burada üzerine yemin edilen nesne ve olayların bir taraftan Cenâb-ı Hakk’ın birliğini, kudret ve azametini kanıtlarken diğer taraftan tabiata hâkim olan düzenin insan türünün dünyada üreyip yaşamasını sağlamaya işaret ettiğine dikkat çekmiş ve söz konusu hususların ifadeyi pekiştiren yeminin vasıtaları kabul edilebileceğini öne sürmüştür. Bu tür âyetlerde yeminin tabiata ait nesne ve olaylara değil onları yaratana yönelik olduğunu söylemek de mümkündür (Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân, XIV, 126-129). Daha sonra inkârcılara hitap edilerek vahiy ürünü olan Kur’an’ın haber verdiği âhiret ve Hz. Muhammed’in nübüvveti konusunda tutarsızlık içinde bulundukları belirtilir. İnkârcıların alay etmek amacıyla ceza gününün ne zaman vuku bulacağına dair sorularına “ateşe atılacakları gün” diye cevap verilir. Öte yandan Allah’a karşı gelmekten sakınanların cennetlerde ve pınar başlarında bulunacakları bildirilir, ardından da sakınanların dünyadaki nitelikleri şöyle sıralanır: Daima iyi ve faydalı işler yapanlar, teheccüd namazı kılanlar, tövbe edenler, mallarında hem dilenen hem de durumunu açığa vuramayan yoksulların haklarının olduğunu kabul edenler. Daha sonra zihnini ve gönlünü ilâhî gerçeklere açanlar için hem tabiatta hem de insanın kendi varlığında gerçeğe ulaştıracak işaretlerin bulunduğu belirtilir. Yine yeminle pekiştirilen bir ifade ile Kur’an’ın, nübüvvet ve âhiret gibi bütün iman konularının -tıpkı insanın konuşma yeteneğinin varlığı gibi- gerçek olduğu bildirilir. Ardından önceki peygamberlerin muhataplarından inkâr yoluna sapanların feci âkıbetlerine değinilir: Lût kavmini helâk etmek için gönderilen meleklerin onları çamurdan taşlarla, Mûsâ ile mücadele eden Firavun ve taraftarlarının denizde boğulmakla, Hûd’un kavmi Âd’ın kasıp kavuran rüzgârla, Sâlih’in kavmi Semûd’un yıldırımla ve Nûh kavminin suda boğulmakla helâk edilişi anlatılır (âyet: 1-46).
Sûrenin ikinci bölümünde gökyüzünün ilâhî kudretle inşa edildiği, yeryüzünün insan hayatına elverişli biçimde döşenip düzenlendiği, öğüt ve ibret almak için her şeyin çift (karşıt) yaratıldığı ifade edilir; kendisinden başka hiçbir tanrının bulunmadığı tek Allah’a sığınmanın gerekliliği ve Hz. Muhammed’in O’nun tarafından gönderildiği belirtilir. Daha önce de ilâhî emirleri tebliğ eden resullere inkârcıların aynı şekilde karşı çıktıkları, onlara büyücü veya mecnun dedikleri beyan edildikten sonra şöyle buyurulur: “Ey resul! İnkârcıların sana karşı direnip iman etmemesine önem verme, zira bu konuda kınanacak değilsin. Sen öğütlerine devam et, zira öğüt gönlü ilâhî gerçeklere açık olanlara fayda verir” (âyet: 54-55). Zâriyât sûresinin son âyetlerinde Cenâb-ı Hak bütün cinleri ve insanları yalnız kendisine ibadet etmeleri için yarattığını, onlardan rızık talep etmediğini, bütün canlıların ihtiyaçlarını kendisinin karşıladığını bildirir. Müfessirler, 56. âyette geçen ibadet (kulluk) kavramını kulların Allah’ı tanıyıp bilmesi ve O’na şer‘î mânada ibadet etmesi biçiminde yorumlamışlardır. Allah’ın cinlerden ve insanlardan rızık talep etmediği yolundaki beyanı da kendisi için değil kulları için rızık talep etmediği şeklinde anlaşılmıştır (Mâtürîdî, XIV, 156-159; Elmalılı, VI, 4546). Sûrenin sonunda küfür, inkâr ve zulüm yolunu tercih edenlerin daha öncekiler gibi dünyada da âhirette de gerekli karşılığı bulacakları bildirilir (âyet: 57-60).
Zâriyât, Resûlullah’ın diğer peygamberlerden üstün olmasına vesile teşkil eden “mufassal” sûreler grubu içinde yer alır. Ayrıca Zâriyât, Resûl-i Ekrem’in gece namazlarında aralarında benzerlik bulunan Rahmân-Necm, Müzzemmil-Müddessir gibi sûrelerden ikisini bir rek‘atta okuduğu (Tûr ile birlikte) sûrelerden biridir (Buhârî, “Eźân”, 106; Tirmizî, “CumǾa”, 69; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 306-308, 318). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “Cenâb-ı Hak, Zâriyât sûresini okuyan kimseye dünyada esen her bir rüzgârın on misli sevap verir” meâlindeki hadis (Zemahşerî, V, 622; Beyzâvî, IV, 194) mevzû kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 722). Muhammed Osman Ebû Semüre Sûretü’ź-Źâriyât: Tefsîruhâ ve iǾrâbühâ (Mansûre 1987) ve Abdülkādir Hüseyin Ađvâǿ belâġıyye Ǿalâ cüzǿi’ź-Źâriyât (Kahire 1991) adıyla birer eser kaleme almışlardır.
BİBLİYOGRAFYA:
Buhârî, “Tefsîr”, 51; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXVI, 239-242; Mâtürîdî, Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. M. Masum Vanlıoğlu), İstanbul 2009, XIV, 125-129, 156-159; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, V, 622; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, Beyrut 1410/1990, XXVIII, 232; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 194; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 722; Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. M. Ahmed el-Emed-Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XXVII, 5-7; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4527, 4546; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye, Beyrut 1420/1999, s. 3-26; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 306-308, 318.
Bekir Topaloğlu