1. Âyet
يٰسٓۜ
Yâ, Sîn (resulüm)!
Yâsîn Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 36. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 83 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 41. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
يٰسٓۜ
Yâ, Sîn (resulüm)!
وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِۙ
Hikmet dolu Kur'ân'a andolsun ki,
اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۙ
Muhakkak sen elbette resullerdensin.
عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۜ
(Ve) Sırât-ı mustakîm (dosdoğru bir yol) üzere(sin).
تَنْز۪يلَ الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ
(Bu Kur'ân da) Azîz, Rahîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden Allah)ın indirmesidir.
لِتُنْذِرَ قَوْماً مَٓا اُنْذِرَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ
(O) Atalarının (daha önce) uyarıldıkları (vahiy) ile gâfil bir kavmi uyarman için (sana) indirilmiştir.
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Andolsun ki onların çoğu üzerine o (azap) söz(ü) hak olmuştur; çünkü onlar iman etmiyorlar.
اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالاً فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ
Şüphesiz Biz, onların (kibirlerinden dolayı) boyunlarına çenelerine dayanacak şekilde (manevi) halkalar geçirdik. Bu yüzden onların başları yukarı kalkıktır.
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَداًّ وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَداًّ فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
Biz, (gelecekte hesap vereceklerini unuttuklarından) hem önlerinden bir set hem de (geçmişlerinden ibret almamalarından dolayı) arkalarından bir set çekerek onları perdeledik. Artık onlar (hakkı) göremezler.
وَسَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
(Resulüm! Sen) Onları (âyetlerle) uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, onlar iman etmezler.
اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِۚ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَر۪يمٍ
Sen ancak (mü'minler için bir) Zikir (öğüt ve hatırlatma olan bu Kur'ân)a tabi olan ve gıyâben Rahmân'dan haşyet duyan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir mağfiret ve (Allah tarafından kendisine ikram edilecek) güzel bir mükâfatla müjdele!
اِنَّا نَحْنُ نُحْـيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْۜ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ۟
Muhakkak ki ölüleri Biz diriltiriz. Onların önden takdim ed(ip âhirete gönder)diklerini, (dünyada iyi, kötü her ne bırakmışlarsa o) eserlerini de yazarız. Biz her şeyi İmam-ı Mübin (apaçık ana kitap olan Levh-i Mahfuz)da hesap ed(ip yaz)mışızdır.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً اَصْحَابَ الْقَرْيَةِۢ اِذْ جَٓاءَهَا الْمُرْسَلُونَۚ
(Resulüm! Sen) Onlara şu şehir halkının misalini ver! Hani oraya resuller gelmişti.
اِذْ اَرْسَلْـنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُٓوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ
O vakit onlara iki (resul) göndermiştik de onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine Biz de onları bir üçüncüsüyle desteklemiştik. Onlar dediler ki: "Şüphesiz biz size gönderilmiş (resul)leriz."
قَالُوا مَٓا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۙ وَمَٓا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍۙ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ
(O şehir halkı ise resullere) Dediler ki: "Siz de ancak bizim gibi bir(er) beşersiniz. Rahmân (size) herhangi bir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
(Resuller) Dediler ki: "Rabbimiz biliyor, şüphesiz biz, gerçekten size gönderilmiş (resul)leriz."
وَمَا عَلَيْنَٓا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
"Bize düşen ancak (size) apaçık bir tebliğdir."
قَالُٓوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَل۪يمٌ
(Bunun üzerine şehir halkı) Dediler ki: "Doğrusu biz, sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Yemin olsun ki eğer (bu davetten) vazgeçmezseniz sizi mutlaka taşlarız ve bizden size gerçekten elem verici (iç yakan) bir azap dokunur."
قَالُوا طَٓائِرُكُمْ مَعَكُمْۜ اَئِنْ ذُكِّرْتُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ
(Resuller de) "Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size (Allah'a kul olmanız gerektiği) hatırlatıldığı için mi (uğursuzluğa uğradınız)? Bilakis siz, (dünya menfaati uğruna hayatını) israf eden bir kavimsiniz" dediler.
وَجَٓاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَد۪ينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَل۪ينَۙ
Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi (ve şöyle) dedi: "Ey kavmim! (Bu) Resullere tabi olun!"
اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْـَٔلُكُمْ اَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ
"Sizden hiçbir ücret istemeyen (bu) kimselere uyun! Onlar hidâyette olan kimselerdir."
وَمَا لِيَ لَٓا اَعْبُدُ الَّذ۪ي فَطَرَن۪ي وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
"Ben niçin beni (âbd olma fıtratı üzere) yaratana âbd olmayayım? Siz de O'na döndürüleceksiniz."
ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنّ۪ي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـٔاً وَلَا يُنْقِذُونِۚ
"Ben hiç O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese o (şirk koştuk)ların(ızın) şefâati bana hiçbir fayda sağlayamaz ve onlar beni kurtaracak da değillerdir."
اِنّ۪ٓي اِذاً لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
"Şüphesiz o zaman ben elbette apaçık bir dalâlet içinde olurum."
اِنّ۪ٓي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِۜ
"Muhakkak ki ben, sizin Rabbinize iman ettim. Gelin, beni dinleyin!"
ق۪يلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَۜ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْم۪ي يَعْلَمُونَۙ
(26-27) (Bunun üzerine kavmi onu öldürdü. Sonrasında ise kendisine) "Cennete gir!" denildi. (O da) "Keşke kavmim, Rabbimin beni mağfiret ettiğini ve beni ikrama nail olanlardan kıldığını bilseydi!" dedi.
بِمَا غَفَرَ ل۪ي رَبّ۪ي وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُكْرَم۪ينَ
Bu âyetin meali 26. âyetle birlikte verilmiştir.
وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِه۪ مِنْ بَعْدِه۪ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِل۪ينَ
Biz onun ardından kavminin üzerine (onları helâk etmesi için) gökten herhangi bir ordu indirmedik ve indirecek de değildik.
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ
(Onları helâk eden) Sadece tek bir sayha oldu. Akabinde onlar bir anda (üflenen mum gibi hemen) sönüverdiler.
يَا حَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِۚ مَا يَاْت۪يهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
Yazıklar olsun o kullara ki onlara bir resul gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ
Onlardan önce nice kavimleri helâk ettiğimizi, onların artık (bir daha) kendilerine dönemeyeceklerini onlar görmediler mi?
وَاِنْ كُلٌّ لَمَّا جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ۟
Elbette onların hepsi (kıyamet gününde bir araya) toplanıp (hesap için) huzurumuzda hazır bulunacaklardır.
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُۚ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَباًّ فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ
Hâlbuki o ölü yeryüzü (öldükten sonra tekrar dirilme hususunda) onlar için bir âyettir. Biz, ona hayat verir ve ondan daneler çıkarırız da onlardan yerler.
وَجَعَلْنَا ف۪يهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخ۪يلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا ف۪يهَا مِنَ الْعُيُونِۙ
Hem orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bahçeler yaptık. İçlerinde (coşkun) kaynaklar akıttıkça akıttık.
لِيَاْكُلُوا مِنْ ثَمَرِه۪ۙ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْد۪يهِمْۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ
(Bunu) Onun meyvelerinden yesinler diye (böyle yaptık). Hâlbuki o (mahsul)ü elleriyle yapmamışlardı. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
سُبْحَانَ الَّذ۪ي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ
Yerin bitirdiklerinden, (insanların) kendi nefislerinden ve (daha) bilmedikleri (nice) şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah) Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir).
وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَۙ
Gece de onlar için bir âyettir. Biz ondan gündüzü sıyır(ıp çıkar)ırız da onlar birden karanlıkta kalıverirler.
وَالشَّمْسُ تَجْر۪ي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِۜ
Güneş de kendisi için belirlenen bir yörüngede akıp gitmektedir. İşte bu, Azîz, Alîm (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, her şeyi ve herkesi bilen Allah)ın takdiridir.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَد۪يمِ
Ay'a da (kendi yörüngesinde birtakım) menziller tayin ettik. Nihayet o, (hilal şekline benzer) eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغ۪ي لَـهَٓا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِۜ وَكُلٌّ ف۪ي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
Ne Güneş Ay'a yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede akıp giderler.
وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ
Yine onların zürriyetlerin(den olan Nûh)u (akıp giden) dolu bir gemide taşımamız da onlar için bir âyettir.
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِه۪ مَا يَرْكَبُونَ
Biz onlar için o gemi gibi binecekleri (daha nice nakil vasıtası olacak) şeyler yarattık.
وَاِنْ نَشَاْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَر۪يخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ
Eğer Biz dilesek onları (suda) boğarız da ne onların imdatlarına koşan olur ne de kurtulabilirler.
اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى ح۪ينٍ
Ancak tarafımızdan bir rahmet ve (imtihan gereği belli) bir süreye kadar (onları kurtarıp dünyada) faydalandırmak başkadır.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْد۪يكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Hâl böyle iken onlara, "önünüzde ve arkanızda olan (yaptığınız ve yapmayıp geride bıraktığınız) şeylere karşı takvâ sahibi olun (Allah'ın ve âhiretin hesabını yaparak, kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ki size merhamet edilsin" denildiği zaman (bu nasihati dinlemezler).
وَمَا تَاْت۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِض۪ينَ
Ve onlara Rabblerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyegörsün, mutlaka ondan yüz çevirirler.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۙ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗق اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
Bir de onlara, "Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden (Allah yolunda) infak edin!" denildiği zaman kâfirler iman edenlere derler ki: "Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz."
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
"Eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz kıyamet) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.
مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَاْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ
(Resulüm!) Onlar ancak (seninle ve Allah'ın âyetleriyle) çekişip dururken kendilerini (ansızın) yakalay(ıp helâk ed)ecek tek bir sayha bekliyorlar.
فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟
(İşte, o anda) Onlar, (birbirlerine) ne bir tavsiyede bulunabilirler ne de ailelerine (geri) dönebilirler.
وَنُفِـخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ
Nihayet Sûr'a (ikinci defa) üfürülür. Bir de bakarsın ki onlar, kabirlerinden (kalkıp akın akın) Rabblerin(in huzuruna doğr)u koşarlar.
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَاۢسكته هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
(İşte o zaman) Derler ki: "Yazıklar olsun bize! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? Bu, Rahmân'ın vaad ettiği şeydir. Demek ki (bize gelen) resuller doğruyu söylemişler."
اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
(Resulüm! Onları helâk eden) Sadece tek bir sayha oldu. Akabinde onların hepsi (bir araya) toplanıp (hesap için) huzurumuzda hazır bulundular.
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـٔاً وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Artık o gün hiç kimseye hiçbir şekilde zulmedilmez. Size ancak yaptıklarınızın karşılığı verilir.
اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ ف۪ي شُغُلٍ فَاكِهُونَۚ
Muhakkak ki o gün (dünyadayken cennete koşan) cennet ehli (tatlı) bir uğraş içinde mutlu ve sevinçlidirler.
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ ف۪ي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُ۫نَ
Onlar ve eşleri gölge(lik)lerde tahtlar üzerine yaslanıp kurulurlar.
لَهُمْ ف۪يهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَۚ
Orada onlar için (çeşit çeşit) meyveler ve istedikleri (her) şey vardır.
سَلَامٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ
(Bir de onlara) Rahîm olan (isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden) Rabb(lerin)den "selam" hitâbı vardır.
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ
(Allah kıyamet günü suçlulara şöyle buyurur) "Ey mücrimler! Bugün (iman edenlerden) ayrılın!"
اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ
"Ey Âdemoğulları! Ben size şeytana âbd olmayın; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır, diye sizden ahid almamış mıydım?"
وَاَنِ اعْبُدُون۪يۜ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَق۪يمٌ
"Bana âbd olun! İşte bu, sırât-ı mustakîm (Bana dosdoğru varan yol)dur (dememiş miydim)?"
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلاًّ كَث۪يراًۜ اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ
Andolsun ki (o şeytan), sizden pek çok nesli dalâlete düşürmüştür. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
(Allah, aklını kullanmayıp ahdini bozanlara o gün buyurur ki) "İşte bu, size vaad edilen cehennemdir."
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
"(Âyetlerimi ve resulümü) İnkâr ettiğinizden dolayı bugün oraya girin!"
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
O gün onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını elleri bize söyler, ayakları da (buna) şahidlik eder.
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ
Eğer Biz dileseydik, onların gözlerini tamamen kör ederdik de böylece onlar, (bir ışık bulabilmek için) yol(a dökülüp ne yapacaklarını bilemez bir hâl)de koşuşurlardı; fakat nasıl görecekler ki!
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِياًّ وَلَا يَرْجِعُونَ۟
Yine Biz dileseydik, onları(n durumunu) oldukları yerde (çok kötü bir hâle) dönüştürürdük de (bundan kurtulmak için) ne ileri gitmeye güçleri yeter ne de geri dönebilirlerdi.
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِۜ اَفَلَا يَعْقِلُونَ
Biz kime (uzun) ömür verirsek onu yaratılış itibariyle tersine çevirir (gücünü azaltır ve hafızasını zayıflatır)ız. Onlar hâlâ (ibret alıp) akıllarını kullanmayacaklar mı?
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُۜ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُب۪ينٌۙ
Biz o (resulümüz)e şiir öğretmedik. (Zaten bu) Ona yaraşmazdı da. O(nun getirdiği) ancak (tüm âlemler için) bir zikir (öğüt ve hatırlatma) ve apaçık (hakkı beyan eden) bir Kur'ân'dır.
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَياًّ وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِر۪ينَ
(Bu Kur'ân manen) Diri olanları uyarması ve kâfirlerin üzerine o (azap) sözün(ün) hak olması için (ona indirilmiş)tir.
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَاماً فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ
Onlar görmediler mi ki şüphesiz Biz onlar için kudretimizin eseri olan nice hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip olmuşlardır.
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَاْكُلُونَ
Biz, o (hayvan)ları onlara boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmına binerler, bir kısmını da yerler.
وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِـعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ
Onlarda kendileri için (daha nice) menfaatler ve içecekler(i süt) vardır. Onlar hâlâ şükretmeyecekler mi?
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ
(Fakat tam tersine) Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka ilâhlar edindiler.
لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ
Hâlbuki (o ilâh edindiklerinin) onlara yardım etmeye güçleri yetmez. Kendileri ise onlar(a hizmet etmek) için hazır askerlerdir.
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
(Resulüm!) Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliriz.
اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
İnsan, gerçekten Bizim kendisini bir nutfeden (dökülen bir damla sudan) yarattığımızı görmedi mi? Buna rağmen bir de bakarsın ki o (nefsini şirk koşarak Bize) apaçık bir hasım kesilmiştir!
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِيَ خَلْقَهُۜ قَالَ مَنْ يُحْـيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ
Bir de kendi yaratılışını unutarak Bize bir misal getirdi. Dedi ki: "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?"
قُلْ يُحْي۪يهَا الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ
De ki: "(Tecelli edip) Onları ilk defa inşâ ed(ip yarat)an onu (tekrar) diriltecek; çünkü O, her türlü yaratmayı bilendir."
اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَاراً فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ
O, sizin için yeşil ağaçtan bir ateş var edendir. Şimdi siz ondan (kendiniz için ateş) yakıyorsunuz.
اَوَلَيْسَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَل۪يمُ
Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerini de yaratmaya kâdir değil midir? Elbette (kâdirdir)! Ve O, Hallâk'tır, Alîm'dir (yarattığını yok edip yeni bir yaratılışla tekrar yaratan, her şeyi ve herkesi de bilendir).
اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Bir şeyi(n olmasını) dilediği zaman O'nun emri ona sadece "Ol" demektir. O da hemen oluverir.
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Her şeyin melekûtu (mülkiyet ve idaresi kudret) elinde olan (Allah), Subhân'dır (her türlü noksanlıktan münezzehtir). Siz de (yalnız) O'na döndürüleceksiniz.
Adını ilk âyetini oluşturan iki harften almıştır. Hz. Peygamber tarafından bu adla anılmış, Buhârî ve Tirmizî’nin hadis kitaplarında da bu isim kullanılmıştır. Sûre, Kur’an’ın kalbi diye nitelendiren hadis rivayetine dayanılarak “kalbü’l-Kur’ân” diye de adlandırılmış, ancak bu yaygınlık kazanmamıştır (Âlûsî, XXII, 522-523; İbn Âşûr, XXII, 191). Sûrenin Mekke döneminin ortalarında nâzil olduğu kabul edilmektedir. İnsanların yaptıkları işlerin ve bıraktıkları izlerin kayda geçirildiğini bildiren 12. âyetin yorumu meyanında rivayet edilen bir hadis dolayısıyla (Tirmizî, “Tefsîr”, 36) bu âyetin Medine’de indiği söylenmişse de bu kanaat benimsenmemiştir (Âlûsî, XXII, 523; İbn Âşûr, XXII, 191, 204-205). Sûre seksen üç âyet olup fâsılası “م، ن” harfleridir.
Yâsîn sûresinde İslâm akaidinin üç esasını teşkil eden tevhid, nübüvvet ve âhiret konuları tabiatın mükemmel kuruluşu ve işleyişinden deliller getirilerek anlatılır; bu arada iman-küfür mücadelesi çerçevesinde geçmiş kavimlerden ibret verici örnekler zikredilir. Dört bölüm halinde incelenmesi mümkün olan sûrenin birinci bölümünde ana konu Hz. Peygamber’in nübüvvetinin ispatı ve Kur’an’ın vahiy ürünü oluşudur. Sûrenin ilk âyetini teşkil eden “yâsîn” büyük bir ihtimalle Hz. Muhammed’e bir hitaptır (Âlûsî, XXII, 525; krş. Taberî, XXII, 178). Ardından Kur’an’a yemin edilerek Muhammed’in Allah’a ulaştıran yol (sır’at-ı müstakim) üzerinde bulunan peygamberlerden olduğu, Kur’an’ın da gafletten bir türlü kurtulamayan kitleleri uyarmak amacıyla Allah tarafından indirildiği ifade edilir. Ancak gönüllerini ilâhî gerçeklere açmayan, Cenâb-ı Hakk’ı anıp kalpleri ürpermeyen ve iradelerini hak dine yönlendirmeyen insanların bütün uyarılara rağmen iman etmeyecekleri bildirilir; mükelleflerin işledikleri fiillerin her şeyi içeren bir kütükte kaydedildiği belirtilir (âyet 1-12). Sûrenin ikinci bölümü kendilerine Hak dinin tebliğcilerinin gönderildiği bir yerleşim yeri halkının (ashâbü’l-karye) kıssası hakkındadır. Bu yerleşim yerine önce iki tebliğci gelmiş, ardından bunları destekleyen üçüncüsü gönderilmiştir. Ancak şehir halkı elçilere yalancı demiş, kendilerine uğursuzluk getirdiklerini ileri sürmüş, tebliğden vazgeçmedikleri takdirde işkenceyle öldürüleceklerini söylemiştir. O sırada şehrin uzak yerlerinden gelen bir kişi halkı iman etmeye teşvik ederken kendisi de iman etmiş, fakat inkârcılar tarafından öldürülmüş, nihayet o yerleşim yerinin halkı korkunç bir sesle helâk edilmiştir (âyet 13-32). Müfessirler söz konusu şehrin Antakya, elçilerin havâriler, halkın Romalılar, uzaktan gelen kişinin de Habîb en-Neccâr olabileceğini kaydetmişse de gerek Hıristiyanlığın yayılışı gerekse Antakya’nın tarihi bakımından bu açıklamalar isabetli görülmemiştir (bk. ASHÂBÜ’l-KARYE; HABÎB en-NECCÂR). Kur’an’da mevcut kıssaların çoğunda olduğu gibi yerleri ve hitap edilen insanları bilinmeyen bu kıssadan da amaç tarihî bilgi vermek değil kıssadan hisse alınmasını sağlamaktır.
Sûrenin üçüncü bölümünde insanların hayatlarını sürdürdükleri yeryüzünün besleyici özelliğine, gece ile gündüz, güneşle ay arasındaki düzen ve âhenge, yeryüzündeki çiçek, bitki vb. şeyler, ayrıca insanlar ve insanların henüz vâkıf olamadığı nice canlı arasındaki tozlaşma ve döllenmeye, gemilerin denizde batmadan seyretmesine temas edilerek Allah’ın birliği ve yüceliğine dikkat çekilir; bütün bu delil ve işaretlere rağmen inkârcıların dinî gerçeklerden yüz çevirdikleri ifade edilir (âyet 33-47). Yâsîn sûresinin dördüncü bölümü âhiretin varlığı ve âhiret âleminin tasvirine dairdir. Burada kıyametin ansızın kopacağı bildirildikten sonra vukuu hakkında kısaca bilgi verilir. Ardından cennetin tasvirine, cehennemliklerin bedbahtlığına değinilir; onların dünyada iddia ettikleri gibi Kur’an’ın bir şair sözü değil vahiy ürünü olduğu zikredilir. Dünya hayatında insan türüne verilen nimetlerin bir kısmı sayılır; buna rağmen inkârcıların kendilerine hiçbir fayda sağlamayan putlara taptıkları belirtilir. Sûrenin son âyetlerinde, görünürde spermden meydana gelen insanın dünyaya geliş şeklini göz ardı ederek, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye soran inkârcıya, “İlk defa yaratmış olan diriltecek” şeklinde cevap verilir; bu kanıt, “Sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkaran (krş. Mâtürîdî, XII, 114; Elmalılı, V, 4042), bütün tabiatı yaratan Allah ölülerin benzerini yaratmaya kādir değil mi?” ifadesiyle desteklenir. Sûre İslâm’ın tevhid ve âhiret inancına bir defa daha vurgu yapan âyetlerle sona erer (âyet 48-83).
Yâsîn’in de içinde yer aldığı otuz kadar sûrenin (mesânî) Hz. Peygamber’e İncil yerine verildiğini belirten hadisin sahih olduğu kabul edilmiştir (Müsned, IV, 107; İbrâhim Ali, s. 224-225, 292). Sûrenin fazileti hakkında birçok hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan biri, “Yâsîn sûresini geceleri okuyan kimsenin günahları bağışlanır” meâlinde olup (Dârimî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 21; İbrâhim Ali, s. 292-295) sahih görülmüştür. Her şeyin bir özü (kalbi) ve odak noktasının bulunduğunu, Kur’an’ın odak noktasının Yâsîn olduğunu belirten, Yâsîn sûresinin ölüler için veya ölmek üzere olanların yanında okunmasını tavsiye eden rivayetler ise zayıf sayılmıştır (Müsned, V, 26 [nşr. Müessesetü’r-risâle, XXX, 417-418]; Dârimî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 21; İbn Mâce, “Cenâǿiz”, 4; Ebû Dâvûd, “Cenâǿiz”, 19; Tirmizî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 7; İbrâhim Ali, s. 171-172, 292-301). Bazı tefsir kitaplarında (meselâ bk. Zemahşerî, V, 198; Beyzâvî, III, 448) bunlardan başka isnadsız kaydedilen fazilet rivayetleri de vardır.
Yâsîn sûresinin tefsiri konusunda çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Bunun önemli sebeplerinden biri muhtemelen faziletine dair rivayet edilen hadisler, diğeri de ölüler üzerine okunmasının tavsiye edilmesidir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde 100 civarında Yâsîn tefsiri, havâs ve tercüme kayıtları bulunmaktadır. Bu kayıtların yirmisi Hamâmîzâde Ali Efendi’nin Yâsîn tefsirine aittir (İstanbul 1262, 1265, 1273, 1286, 1294, 1316, 1320). Ebûishakzâde Esad Efendi’nin Ħulâśatü’t-tebyîn fî tefsîri sûre-i Yâsîn adlı eserinin yine bu kütüphanede on civarında kaydı vardır. İstanbul’un ilk kadısı olan Hızır Bey Çelebi’nin Tefsîr-i Yâsîn-i Şerîf’i Ayşe Humeyra Aslantürk tarafından sadeleştirilerek yayımlanmıştır (Yâsîn-i Şerif Tefsîri, İstanbul 1997; Isparta 2007). Davut Aydüz Kur’ân-ı Kerîm’in Kalbi Yâsîn Sûresi Tefsiri adıyla bir çalışma yapmıştır (İstanbul 2004).
BİBLİYOGRAFYA:
Müsned, IV, 107; V, 26; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXII, 178; Mâtürîdî, Teǿvîlâtü’l-Ķurǿân (nşr. Mustafa Yavuz), İstanbul 2008, XII, 114; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 282-283; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), V, 198; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, III, 448; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, V, 598-599; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 642; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. M. Ahmed el-Emed - Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XXII, 522-523, 525; Elmalılı, Hak Dini, V, 4002-4004, 4042; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, VII, 171-198; M. Tâhir İbn Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Beyrut 1420/2000, XXII, 191-192, 204-205; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 171-172, 224-225, 292-301; Seyyid Muhammed Hüseynî, “Sûre-i Yâsîn”, DMT, IX, 369-370.
Bekir Topaloğlu