1. Âyet
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ
(Büyük bir) Vakıa (olan kıyamet) gerçekleştiği zaman,
Vâkıa Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 56. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 96 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 46. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ
(Büyük bir) Vakıa (olan kıyamet) gerçekleştiği zaman,
لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌۢ
Onun meydana gelişini yalanlayacak hiç kimse yoktur.
خَافِضَةٌ رَافِعَةٌۙ
(O kıyamet günü kimini) Alçaltıcıdır, (kimini) yükseltici.
اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجاًّۙ
O zaman yeryüzü (şiddetli) bir sarsıntıyla sarsılır.
وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَساًّۙ
Dağlar darmadağın olup ufalanır.
فَكَانَتْ هَبَٓاءً مُنْبَثاًّۙ
Ve dağılıp toz duman hâline gelir.
وَكُنْتُمْ اَزْوَاجاً ثَلٰثَةًۜ
Sizler de üç gruba ayrılırsınız.
فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ
(Bunlardan bir kısmı) Sağdakiler (maddi, manevi her türlü nimeti Allah'tan bilenler ve bunu ikram edenlerdir), ne (mutlu o) sağdakilere!
وَاَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِۜ
(Bir kısmı) Soldakiler (maddi, manevi her türlü nimeti kendinden bilenler ve bunu başkalarına ikram etmeyenlerdir), ne (yazık o) soldakilere!
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ
(Bir kısmı da) Öndekiler (imanda, amelde ve hayırda yarışanlardır. Onlar âhirette de) öndedirler.
اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ
İşte onlar mukarrebun (Allah'a en yakın) olanlardır.
ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
Onlar, (tüm cennetlerdeki maddi ve manevi her türlü nimetin kaynağı olan) Naîm cennetlerindedirler.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ
(Onların) Çoğu önceki (ümmet)lerden,
وَقَل۪يلٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ
Birazı da sonrakilerdendir.
عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍۙ
(Onlar) Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِل۪ينَ
Onların üzerine karşılıklı olarak (oturup) yaslanırlar.
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ
Etraflarında (onlara hizmet etmek için) ölümsüz gençler dolaşır.
بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَاْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ
Kaynağından (doldurulmuş) testiler, ibrikler ve kadehlerle.
لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَۙ
(Onlar) O (şarap)tan (içince) ne başları ağrır ne de sarhoş olurlar!
وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَۙ
(Onlara) Beğendikleri her çeşit meyveler,
وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ
Canlarının çektiği kuş etleri,
وَحُورٌ ع۪ينٌۙ
(22-23) Saklı inciler gibi iri gözlü (güzel bakışlı) hûriler,
كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِۚ
Bu âyetin meali 22. âyetle birlikte verilmiştir.
جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
(Dünyada) Yaptıklarına karşılık onlara bir mükâfat olarak (verilir).
لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْواً وَلَا تَاْث۪يماًۙ
Orada ne boş bir söz ne de günaha ait bir laf işitirler.
اِلَّا ق۪يلاً سَلَاماً سَلَاماً
(Onlara) Söylenen yalnızca (Allah'tan, meleklerden ve birbirlerinden) "selam, selam" dır.
وَاَصْحَابُ الْيَم۪ينِ مَٓا اَصْحَابُ الْيَم۪ينِۜ
Sağdakiler (maddi, manevi her türlü nimeti Allah'tan bilenler ve bunu ikram edenler), ne (mutlu o) sağdakilere!
ف۪ي سِدْرٍ مَخْضُودٍۙ
(Onlar) Dikensiz sidir ağaçları içinde,
وَطَلْحٍ مَنْضُودٍۙ
Ve (salkımları) dizili muz ağaçları (arasında),
وَظِلٍّ مَمْدُودٍۙ
Yayılmış bir gölgede,
وَمَٓاءٍ مَسْكُوبٍۙ
Çağlayan su (kenarların)da,
وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍۙ
Pek çok meyveler (arasında),
لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍۙ
Tükenmeyen ve yasaklanmayan,
وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍۜ
Kabartılmış döşeklerdedirler.
اِنَّٓا اَنْشَاْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءًۙ
Şüphesiz ki Biz, o (cennetteki hûri)leri yeni bir yaratılışla (yeniden inşâ edip) yarattık.
فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَاراًۙ
Ve onları (yaşıt) bakireler kıldık.
عُـرُباً اَتْـرَاباًۙ
Eşlerine âşık.
لِاَصْحَـابِ الْيَم۪ينِۜ۟
(Bütün bunlar) Sağdakiler içindir.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ
(Onların) Birçoğu önceki (ümmet)lerden,
وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِر۪ينَۜ
Birçoğu da sonrakilerdendir.
وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ
Soldakiler (maddi, manevi her türlü nimeti kendinden bilenler ve bunu başkalarına ikram etmeyenler), ne (yazık o) soldakilere!
ف۪ي سَمُومٍ وَحَم۪يمٍۙ
(Onlar, vücudun her zerresine) Nüfuz eden bir ateş ve kaynar su içinde,
وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ
(Boğucu) Kapkara dumandan bir gölge (altındadırlar).
لَا بَارِدٍ وَلَا كَر۪يمٍ
(O gölge) Ne serinletici ne de ferahlatıcıdır.
اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَف۪ينَۚ
Çünkü onlar bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahate dalmışlardı.
وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ
Büyük yemin (olan Allah'a âbd olup kulluk etme sözlerini inkâr) üzerinde de ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ
Ve diyorlardı ki: "(Şimdi) Biz öldükten, toprak ve kemik hâline geldikten sonra gerçekten biz mi bir daha diriltileceğiz?"
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ
"Önceki atalarımız da mı (diriltilecek)?"
قُلْ اِنَّ الْاَوَّل۪ينَ وَالْاٰخِر۪ينَۙ
(Resulüm!) De ki: "Hem öncekiler hem de sonrakiler,"
لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى م۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
"(Sadece Allah tarafından bilinen) Belli bir günün kararlaştırılmış vakti (olan kıyamet günü)nde mutlaka (diriltilip bir araya) toplanacaklardır!"
ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّٓالُّونَ الْمُكَذِّبُونَۙ
Sonra (onlara denilecektir ki), "şüphesiz siz, ey dalâlette olan (hakkı) yalanlayıcılar!"
لَاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍۙ
"Elbette (bugün siz) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz."
فَمَالِـؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۚ
"Karınları(nızı) ondan dolduracaksınız."
فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَم۪يمِۚ
"Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz."
فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْه۪يمِۜ
"Susamış develerin (suya saldırıp onu) içişi gibi (o kaynar sudan) içeceksiniz."
هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدّ۪ينِۜ
(Resulüm!) İşte (herkesin hesaba çekileceği o) din gününde onların ağırlanışı böyledir!
نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ۟
(Ey insanlar!) Sizi Biz yarattık. Hâlâ (bunu kabul edip) tasdik etmeyecek misiniz?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تُمْنُونَۜ
Peki, (rahimlere) akıttığınız (meniy)i hiç düşündünüz mü?
ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ
Onu (ve ondan meydana gelen çocuğu) siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan Biz miyiz?
نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَۙ
(60-61) Aranızda ölümü(n ne zaman gerçekleşeceğini) takdir eden de Biziz ve Biz, sizin (yerinize) benzerlerinizi getirmeye ve sizi bilemeyeceğiniz (başka) bir şekilde (yeniden) yaratmaya (da kâdiriz). (Bu konuda) Önümüze (asla) geçilemez (takdirimize mâni olunamaz).
عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ ف۪ي مَا لَا تَعْلَمُونَ
Bu âyetin meali 60. âyetle birlikte verilmiştir.
وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ
Andolsun ki siz, (şimdi) ilk yaratılışı (insanın nasıl dünyaya geldiğini) bildiniz. O hâlde düşün(üp bundan ibret al)manız gerekmez mi?
اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَۜ
Peki, ektiğiniz şeyleri hiç düşündünüz mü?
ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ
Onu siz mi (yerden yeşertip) bitiriyorsunuz, yoksa (onu yeşertip) bitiren Biz miyiz?
لَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَاماً فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ
Eğer Biz dileseydik, elbette onu kuru bir çerçöp yapardık da sonra sızlanıp dururdunuz.
اِنَّا لَمُغْرَمُونَۙ
(Derdiniz ki) "Doğrusu biz borca battık (emeğimiz boşa gitti)."
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
"Daha doğrusu biz mahrum kaldık."
اَفَرَاَيْتُمُ الْمَٓاءَ الَّذ۪ي تَشْرَبُونَۜ
Peki, içmekte olduğunuz suyu hiç düşündünüz mü?
ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ
Buluttan onu siz mi indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
لَوْ نَشَٓاءُ جَعَلْنَاهُ اُجَاجاً فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ
Eğer Biz dileseydik, onu tuzlu yapardık. O hâlde şükretmeniz gerekmez mi?
اَفَرَاَيْتُمُ النَّارَ الَّت۪ي تُورُونَۜ
Peki, yakmakta olduğunuz ateşi hiç düşündünüz mü?
ءَاَنْتُمْ اَنْشَاْتُمْ شَجَرَتَـهَٓا اَمْ نَحْنُ الْمُنْشِؤُ۫نَ
Onun ağacını siz mi inşâ ed(ip yarat)tınız, yoksa onu inşâ ed(ip yarat)an Biz miyiz?
نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعاً لِلْمُقْو۪ينَۚ
Biz onu (kudretimize bir delil ve) bir hatırlatma (olarak) bir de çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ۟
Şu hâlde Azîm olan Rabbinin ismiyle (El Esmâu'l Husnâ'sıyla "Subhâne Rabbiyel Azîm" diyerek onu) tesbih et!
فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِـعِ النُّجُومِۙ
Dikkat edin! Yıldızların mevkilerine (ve manen vahyin indiği ana kitaba) yemin ederim ki,
وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌۙ
Eğer bilirseniz gerçekten bu, pek büyük bir yemindir.
اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌۙ
Muhakkak ki bu (Kitâb da), elbette çok kerim (değerli ve şerefli) bir Kur'ân'dır.
ف۪ي كِتَابٍ مَكْنُونٍۙ
(Onun aslı) Korunmuş bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da)dır.
لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ
O (Levh-i Mahfuz)a ancak (gönül itibariyle) tertemiz olanlar dokunabilir.
تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
(Ve bu Kur'ân) Âlemlerin Rabbi (Allah) tarafından bir indirilmedir.
اَفَبِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَۙ
Şimdi siz, bu sözü mü (hafife alıp) küçümsüyorsunuz?
وَتَجْعَلُونَ رِزْقَـكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ
Size verdiği (bu) rızka (karşılık, şükrünüzü onu) yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?
فَلَوْلَٓا اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَۙ
O hâlde (can) boğaza dayandığı zaman,
وَاَنْتُمْ ح۪ينَئِذٍ تَنْظُرُونَۙ
Ki siz, o zaman (çaresizce ölmek üzere olan o kişiye) bakar durursunuz.
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰـكِنْ لَا تُبْصِرُونَ
Biz ise ona sizden daha yakınız; fakat siz (ne Bizi ne de onun ne hâlde olduğunu) göremezsiniz.
فَلَوْلَٓا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَد۪ين۪ينَۙ
Eğer siz hesaba çekilmeyecekseniz,
تَرْجِعُونَـهَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
(Ve) Eğer doğru söyleyenler iseniz o (can)ı geri döndürsenize!
فَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّب۪ينَۙ
Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise,
فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَع۪يمٍ
Ona (Allah tarafından cemâlini müşahede etmek gibi büyük) bir lütuf, güzel koku(lu bir rızık) ve Naîm cenneti vardır.
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَم۪ينِۙ
Eğer o, sağdakilerden (kitabını sağından alanlardan) ise,
فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَم۪ينِ
(Ona) "(Ey) Sağdakilerden (olan)! Sana selam olsun" (denir).
وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّب۪ينَ الضَّٓالّ۪ينَۙ
Ama o, dalâlette olan (hakkı) yalanlayıcılardan ise,
فَنُزُلٌ مِنْ حَم۪يمٍۙ
İşte (ona da) kaynar sudan bir ziyafet vardır.
وَتَصْلِيَةُ جَح۪يمٍۙ
Bir de (ona) cehennem (ateşine) yaslanma vardır.
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَق۪ينِۚ
Muhakkak ki bu (kıyamet günü hakkında anlatılanlar), hak olan kesin (bir) gerçektir.
فَسَبِّـحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ
(Ey insan!) Şu hâlde (sen), Azîm olan Rabbinin ismiyle (El Esmâu'l Husnâ'sıyla "Subhâne Rabbiyel Azîm" diyerek onu) tesbih et!
Adını “mutlaka gerçekleşecek olan şey” anlamına gelen ve sûrenin birinci âyetinde geçen vâkıa kelimesinden alır. Birkaç âyetinin Medine’de nâzil olduğu söylenmişse de (Kurtubî, XVII, 126; Âlûsî, XXVII, 182) müfessirlerin çoğunluğuna göre Mekke’de inmiştir (İbn Atıyye el-Endelüsî, V, 238). Doksan altı âyet olup fâsılası” ا، ب، ة، د، ل، م، ن“ harfleridir. Nübüvvetin 5 veya 6. yılında nâzil olduğu tahmin edilen sûrenin ana konusu ölümden sonra yeni bir hayatın başlayıp sonsuza kadar devam edeceği, insanların inanç ve davranışlarının karşılığını orada bulacakları hususudur. Bu çerçevede sûrenin muhtevasını iki bölüm halinde ele almak mümkündür. Sûre muhtemelen aynı yıllarda inen diğer sûrelerde etkin biçimde vurgulandığı gibi kıyametin kopuşunu dile getirmekle başlar. İnsanların yaşadığı yer küresinin şiddetli bir sarsıntı ile sarsılacağı, kürenin sabit ağırlıkları sanılan dağların ufalanıp toz haline geleceği o gün insanların sağdakiler, soldakiler ve önde bulunanlar şeklinde üç gruba ayrılacağı belirtilir (âyet: 1-7). Öndekiler iman ve iyi davranışlar bakımından diğer müminlere nisbetle mesafe alıp Allah’a yaklaştırılan zümredir. Bunlar cennette bedenî ve ruhî birçok nimete eriştirilecektir. Sağdakiler âhirette amel defterleri sağdan verilecek cennetlikler olup onlar da mutlu kılınacaktır. Soldakiler ise amel defterleri soldan veya arka taraftan verilecek kimselerdir. Bunlar âhireti inkâr eden günahkârlardır ve cehennemde azap göreceklerdir (krş. el-Hâkka 69/19-37; el-İnşikāk 84/7-12). Daha sonra inkârcılara hitap edilerek ilk yaratılışın Allah tarafından gerçekleştirildiğini kabul ettikleri halde öldükten sonra diriltmeyi yine O’nun gerçekleştireceğine niçin inanmadıkları sorulur ve spermadan insan üretmeyi, tohumdan ekin bitirmeyi, buluttan su indirmeyi ve ağaçtan ateş çıkarmayı inkârcıların mı yoksa Allah’ın mı gerçekleştirdiği sorusu yöneltilir. Birinci bölüm, Hz. Peygamber’e şanı ve azameti yüce olan rabbini ulûhiyyetle bağdaşmayan sıfatlardan tenzih etmesini emreden âyetle sona erer (âyet: 8-74).
İkinci bölüm, yıldızların yörüngelerine yemin edilerek ve bunun bilenler için büyük bir yemin olduğu belirtilerek başlar. Yemin konusunun âlemlerin rabbi tarafından Hz. Muhammed’e indirilen vahyin ürünü Kur’an’ın teşkil ettiği belirtilir. Ardından büyük bir lutuf sayılan böyle bir kelâmın kāle alınması ve bu nimete şükredilmesi gerektiği halde onun nankörce inkâr edilmesi hayret verici bir davranış diye nitelendirilir. Ardından inanmayanların en önemli eksiği olan ölüme ve ölüm ötesi âlemine iman konusuna etkili biçimde temas edilerek, “Peki, can boğaza dayandığı ve siz etrafındakiler çaresizlik içinde bakındığınız zaman bizim âhiret yolcusuna sizden daha yakın olduğumuzu biliyor musunuz? Onun sorgu ve ceza âlemine sürüklenmeyeceği iddiasında samimi iseniz ölümü geri çevirmeli değil misiniz?” soruları yöneltilir. Ardından Allah’a yakın olan ve amel defterleri sağdan verilenlerin ebedî hayattaki mutluluğu, gerçeği yalanlayanların da mutsuzluğuna temas edilir. Sûre Resûlullah’a rabbinin ismini ve şanını yüceltmesini emreden âyetle tamamlanır (âyet: 75-96). Mekke döneminin ortalarında inen sûrelerin çoğunda görüldüğü gibi Vâkıa sûresinde de âhirete iman konusu ele alınmış, ebedî hayatta mutlu veya mutsuz olacak insanların yaşantıları tasvir edilmiş, kişide âhiret inancını oluşturup davranışlarını etkileyecek uyarıcı ve düşündürücü ifadelere müessir bir üslûp içinde yer verilmiştir. Dünya hayatının çekici ve itici yanlarının çoğu zaman kişinin bedeninin yanı sıra psikolojik hayatını da çeşitli yönlere sürüklemekte olduğu inkâr edilmez bir gerçektir. Bu sebeple Vâkıa sûresi zaman zaman okunmalı, bu sayede kişi mânevî yönelişinde meydana gelebilecek sapmalardan kendini korumalıdır.
Vâkıa sûresi, Resûl-i Ekrem’e diğer peygamberlere verilen ilâhî kitaplara Kur’an’dan tekabül eden sûre gruplarından fazla olarak inzâl edilen “mufassal” sûreler içinde yer alır. Abdullah b. Abbas’tan rivayet edildiğine göre Hz. Ebû Bekir, Resûlullah’a erken sayılacak bir yaşta saçlarına ak düşmesinin sebebini sorunca o da, “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, Amme yetesâelûn ve İze’ş-şemsü küvvirat sûreleri ihtiyarlatmıştır” cevaben vermiştir (Tirmizî, “Tefsîr”, 56/6; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 322). Bu sûrelerin ilkinin geçmiş peygamberlerin çetin mücadelelerinden, diğerlerinin kıyametin kopması ve âhiret hallerinden bahsetmesi dikkat çekicidir. Hz. Peygamber’in sabah namazlarında Vâkıa sûresini okuduğuna dair rivayet sahih kabul edilmiştir (Müsned, V, 104; a.e. [Arnaût], XXXIV, 504-505; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 323). “Her gece Vâkıa sûresini okuyan kimse fakirlik çekmez” meâlinde (Zemahşerî, VI, 40; Beyzâvî, IV, 240) Resûl-i Ekrem’e nisbet edilen hadisin sahih olmadığı belirtilmiştir (Zemahşerî, VI, 40-41 [neşredenin notu]; M. Nâsırüddin el-Elbânî, I, 45-46, hadis nr. 290; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 323-324). Bunun dışında sûrenin fazileti için nakledilen bazı rivayetlerin de sıhhati tesbit edilememiştir (Âlûsî, XXVII, 183; Elmalılı, VI, 4700).
Adnân Câbir Muhammed et-Tuveyrikī Sûretü’l-VâķıǾa ve hüdâhâ ve beyyinâtühâ (1400/1980, Mekke Ümmülkurâ Üniversitesi Şeriat Fakültesi), Halil Cebeci Âhiret Hayatı Açısından Vâkıa Sûresi ve Tefsîri (1999, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) adıyla yüksek lisans tezi hazırlamıştır. André Miquel l’Evénement, le Coran, sourate LVI adını taşıyan tefsir niteliğinde bir çalışma yapmış (Paris 1992), Mahmûd Muhammed Garîb Sûretü’l-VâķıǾa ve menhecühâ fi’l-Ǿaķāǿid (Bağdat, ts. [ed-Dârü’l-Arabiyye]), Muhammed b. Muhammed Ebû Şühbe Tefsîrü Sûreti’l-VâķıǾa: Śuver mine’l-iǾcâzi’l-beyânî ve aĥkâmi’l-meǾânî (Cidde 1403/1983) ismiyle birer eser kaleme almıştır. Âmir Îdan Ali, “Sûretü’l-VâķıǾa: Đavǿ Ǿale’l-ķıra
ǿâti’l-Ķurǿâniyye ve’t-tevcîhâti’n-naĥviyye” adlı bir makale yayımlamıştır (Âfâķu’ŝ-ŝeķāfe ve’t-türâŝ, yıl 2, sy. 48 [Dübey 1425/2005], s. 6-22).
BİBLİYOGRAFYA:
Müsned, V, 104; a.e. (Arnaût), XXXIV, 504-505; Tirmizî, “Tefsîr”, 56/1-6; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/ 1995, XXVII, 266; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 318-319; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, VI, 40-41 [neşredenin notu]; İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muĥarrerü’l-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed), Beyrut 1413/1993, V, 238; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 240; Kurtubî, el-CâmiǾ li-aĥkâmi’l-Ķurǿân, Beyrut 1408/ 1988, XVII, 126; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî (nşr. M. Ahmed el-Emed - Ömer Abdüsselâm es-Selâmî), Beyrut 1421/2000, XXVII, 182-183; M. Fevzi Efendi, el-Havâssü’n-nâfia fî tefsîri sûreti’l-Vâkıa, İstanbul 1313; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4700; M. Nâsırüddin el-Elbânî, Silsiletü’l-eĥâdîŝi’ż-żaǾîfe ve’l-mevżuǾa, Riyad 1420/2000, I, 45-46, hadis nr. 290; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 322-324; Seyyid Muhammed Hüseynî - Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i VâķıǾa”, DMT, IX, 387-388.
Bekir Topaloğlu