Tûr Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Tûr Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 52. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 49 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 76. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

وَالطُّورِۙ

Andolsun (vahyin indiği) Tûr (Dağı'n)a,

2. Âyet

وَكِتَابٍ مَسْطُورٍۙ

Satır satır yazılmış (bu) Kitâb'a,

3. Âyet

ف۪ي رَقٍّ مَنْشُورٍۙ

(Ki o) Yayılmış ince deri üzerine (kaydedilmiştir).

4. Âyet

وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِۙ

(Gökteki meleklerin tavaf ettiği) Beyt-i Ma'mûr'a,

5. Âyet

وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِۙ

Yükseltilmiş tavana (yedi kat semaya),

6. Âyet

وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِۙ

Kaynatılmış denize andolsun ki,

7. Âyet

اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِـعٌۙ

(Resulüm!) Muhakkak Rabbinin azabı (kıyamet günü kâfirler için) vuku bulacaktır.

8. Âyet

مَا لَهُ مِنْ دَافِـعٍۙ

Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.

9. Âyet

يَوْمَ تَمُورُ السَّمَٓاءُ مَوْراًۙ

O gün gökyüzü (büyük) bir sarsıntıyla sarsılır,

10. Âyet

وَتَس۪يرُ الْجِبَالُ سَيْراًۜ

Dağlar bir yürüyüşle (oldukları yerden hareket edip) yürür.

11. Âyet

فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَۙ

O gün (Allah'ın resulünü ve âyetlerini) yalanlayanların vay hâline!

12. Âyet

اَلَّذ۪ينَ هُمْ ف۪ي خَوْضٍ يَلْعَبُونَۢ

Onlar ki daldıkları (küfür) bataklığında oyalanıp dururlar.

13. Âyet

يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعاًّۜ

O gün onlar, cehennem ateşine itilip atılırlar!

14. Âyet

هٰذِهِ النَّارُ الَّت۪ي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ

(Onlara denir ki) "İşte (dünyadayken) yalanlayıp durduğunuz ateş budur!"

15. Âyet

اَفَسِحْرٌ هٰذَٓا اَمْ اَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ

"(Kur'ân hakkında iddia ettiğiniz gibi) Bu da mı bir sihir. Yoksa siz (sizi kahredecek olan bu ateşi) görmüyor musunuz?"

16. Âyet

اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُٓوا اَوْ لَا تَصْبِرُواۚ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

"Girin oraya! Artık sabretseniz de sabretmeseniz de sizin için birdir. Siz ancak (bugün dünyada) yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz!"

17. Âyet

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَع۪يمٍۙ

Muhakkak ki (o gün) takvâ sahipleri ise cennetlerde ve nimetler içindedirler.

18. Âyet

فَاكِه۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۚ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ

Rabblerinin kendilerine verdikleriyle mutlu ve sevinçlidirler. Çünkü Rabbleri onları (dünyada yaptıklarına karşılık) cehennem azabından korumuştur.

19. Âyet

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـٔاً بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ

(Onlara orada) "Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin ve için" (denir).

20. Âyet

مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍۚ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍ

(Bir de orada) Sıra sıra dizilmiş tahtlara (oturup) yaslanırlar. Ayrıca Biz onları, iri gözlü (güzel bakışlı) hûrilerle evlendirmişizdir.

21. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِا۪يمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَٓا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍۜ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَه۪ينٌ

Biz, iman eden ve soylarından onlara imanda tabi olanları amellerinden hiçbir şey eksiltmeden, onların soylarını da kendilerine kattık (cennette de onlar beraberdirler). Herkes (dünyada) kazandığının (âhirette) rehinidir.

22. Âyet

وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ

Onlara (orada) canlarının çektiği (her çeşit) meyve ve etten bol bol veririz.

23. Âyet

يَتَنَازَعُونَ ف۪يهَا كَاْساً لَا لَغْوٌ ف۪يهَا وَلَا تَاْث۪يمٌ

Orada karşılıklı kadeh alıp verirler; ama orada (içtikleri şarap ile) ne (sarhoş olup) saçmalarlar ne de günaha girerler.

24. Âyet

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ۬ مَكْنُونٌ

Etraflarında onlar(a hizmet etmek) için (ölümsüz) gençler dolaşır, onlar sanki saklı inci gibi (pırıl pırıl, saf ve temiz)dirler.

25. Âyet

وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ

Onlardan bir kısmı, diğer bir kısmına dönerek (dünyadayken nasıl bir hâlde olduklarını) sorar.

26. Âyet

قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ ف۪ٓي اَهْلِنَا مُشْفِق۪ينَ

(Onlar da) Derler ki: "Gerçekten biz daha önce ailemizle beraberken (dahi âhiret azabından) korkup titrerdik."

27. Âyet

فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ

"Allah bize lütfetti de bizi (vücudun her zerresine) nüfuz eden (cehennem) azab(ın)dan korudu."

28. Âyet

اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ۟

"Zaten biz bundan önce (dünyadayken sadece) O'na (yalvarıp) dua ediyorduk. (Şimdi de müşahede ettik ki) Şüphesiz O, Berr'dir, Rahîm'dir (mutlak iyi olan, kullarını iyiliğe davet eden ve isimlerinde, fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir)."

29. Âyet

فَذَكِّرْ فَمَٓا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍۜ

(Resulüm!) Sen (kullarıma âyetlerimi hatırlat ve) öğüt ver. Çünkü Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin ne de bir mecnun!

30. Âyet

اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ

Yoksa onlar (sana), "(o) bir şairdir. (Biz) Onun, zamanın felâketlerine uğramasını bekliyoruz" mu diyorlar?

31. Âyet

قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّص۪ينَۜ

(Onlara) De ki: "Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."

32. Âyet

اَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَۚ

Yoksa onlara (nefsani) hayalleri mi bunu emrediyor? Ya da onlar, azgın bir topluluk mudur?

33. Âyet

اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۚ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَۚ

Yahut, "Onu (Kur'ân'ı, Muhammed kendisi uydurup) söyledi!" mi diyorlar? Hayır! Onlar (nefislerinden dolayı) iman etmezler.

34. Âyet

فَلْيَاْتُوا بِحَد۪يثٍ مِثْلِه۪ٓ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَۜ

Eğer (iddialarında) doğru kimseler ise haydi onun benzeri bir söz getirsinler!

35. Âyet

اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَۜ

Yoksa onlar hiçbir şey (yani bir yaratıcı) olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerinin mi yaratıcılarıdırlar?

36. Âyet

اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ بَلْ لَا يُوقِنُونَۜ

Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar (küfürleri yüzünden bu okunan âyetlerle) ikna olmazlar.

37. Âyet

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَۜ

Yoksa Rabbinin (rahmet) hazineleri onların yanında mıdır? Ya da (her şeyi) hükmü altında tutan onlar mıdır?

38. Âyet

اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ ف۪يهِۚ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۜ

Yoksa onların, (göğe çıkıp melekleri ve onlara vahyedileni) dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, (orada söylenenlere dair) apaçık bir delil getirsinler!

39. Âyet

اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَـكُمُ الْبَنُونَۜ

(Resulüm! Sor onlara) "Yoksa (doğum müjdesiyle kahroldukları) kızlar Allah'ın da erkekler sizin mi?"

40. Âyet

اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْراً فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَۜ

Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç yükünün altında mı eziliyorlar?

41. Âyet

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَۜ

Yoksa gayb(ın bilgisi) onların yanında da onlar mı (hükümleri istedikleri gibi) yazıyorlar?

42. Âyet

اَمْ يُر۪يدُونَ كَيْداًۜ فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَك۪يدُونَۜ

(Resulüm!) Yoksa (sana) bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama asıl tuzağa düşecek olanlar kâfirlerdir.

43. Âyet

اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Yoksa onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? (Dikkat edin!) Allah Subhân'dır, onların şirk koştuklarından (ve her türlü noksanlıktan münezzehtir).

44. Âyet

وَاِنْ يَرَوْا كِسْفاً مِنَ السَّمَٓاءِ سَاقِطاً يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ

Onlar gökten bir parçanın (üzerlerine) düştüğünü görseler, "(bunlar) üst üste yığılmış bulutlardır" derler.

45. Âyet

فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي ف۪يهِ يُصْعَقُونَۙ

(Resulüm!) Artık (kendilerine vaad edilen azaba) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları (kendi hâllerine) bırak!

46. Âyet

يَوْمَ لَا يُغْن۪ي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـٔاً وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۜ

O gün (dünyadayken düşünüp kurdukları) hileleri kendilerine hiçbir fayda vermez ve onlara (o gün) yardım da edilmez.

47. Âyet

وَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا عَذَاباً دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Şüphesiz ki zulmedenlere (orada) bundan başka bir azap daha vardır; fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

48. Âyet

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ

(Resulüm!) Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle; çünkü sen Bizim nezaretimizde (korumamız altında)sın. (Uykudan) Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et!

49. Âyet

وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ

Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardında da O'nu tesbih et!

Tûr Sûresi Hakkında

Mekke döneminin ikinci yarısında nâzil olmuştur. Adını birinci âyette geçen tûr (dağ) kelimesinden alır. Ve’t-tûr sûresi diye de anılır. Kırk dokuz âyet olup fâsılası “ا، ر، ع، م، ن” harfleridir. İnsanda sorumluluk duygusu uyandırmak ve bu duyguyu güçlendirmek için âhiret hayatının tasvirini yapan ve ilâhî vahyin ortaya koyduğu gerçeklere karşı puta tapanların ileri sürdüğü iddiaları reddeden sûrenin muhtevası iki bölüm halinde ele alınabilir. Birinci bölümde Tûr’a (Sînâ dağı), ince deri üzerine yazılmış kitaba, Beytülma‘mûr’a, yükseltilmiş bir tavan görünümündeki semaya, kabarmış denize yemin edilir ve rabbin mukadder azabının mutlaka gelip çatacağı belirtilir. Ardından çıplak gözle bakıldığında yer-gök diye görünen ve içinde insanı barındıran tabiatın düzeninin bozulup kıyametin kopacağı günde ilâhî gerçekleri yalan sayanların çok zor durumda kalacağı ve itilip cehenneme atılacağı anlatılır. Daha sonra başta şirk ve inkâr olmak üzere kötülüklerden korunanların cennet nimetleri içinde kendileri gibi iman eden aile fertleriyle birlikte hayat sürecekleri ifade edilir. Cennettekilerin birbirleriyle görüşüp sohbet edecekleri ve dünyada daima Allah’ın huzurunda hesap verme endişesi taşıdıklarını söyleyecekleri bildirilir (âyet: 1-28).

İkinci bölümde Hz. Peygamber’in müşriklerle olan mücadelesi anlatılır; Resûlullah’a öğüt vermeye devam etmesi, muhataplarının kendisi için kâhin, mecnun, şair demelerinden etkilenmemesi bildirilir. Kendisine karşı direnenlerin selim yaratılışlarını bozmaya çalıştıkları, azgınlığı tercih ederek Kur’an’ı Muhammed’in uydurduğunu söyledikleri, onların hiçbir zaman böyle bir metin meydana getiremeyecekleri, kendilerinin, putlarının kâinatı yaratıp yönetme gücüne sahip olmadıkları, buna rağmen Allah’tan başka mâbudlar edindikleri ifade edilir. Bu hususlar soru edatıyla başlayan, secili ve etkileyici cümleler içinde yer alır (âyet: 35-43). Bölümün sonunda Resûl-i Ekrem’e hitap edilir ve müşrikleri felâkete mâruz kalıp kimseden yardım alamayacakları güne havale ederek kararmış kalpleriyle baş başa bırakması emredilir; bunların ebedî hayatta da azaba uğrayacakları belirtilir. Yine Resûlullah’a hitap edilerek rabbinin hükmüne rıza göstermesi, zira kendisinin ilâhî koruma altında bulunduğu bildirilir; gece ve gündüz Allah’ı tesbih ve hamd ile anması emredilir (âyet: 29-49).

Fert ve cemiyet hayatının düzeni bakımından çok önemli bir etken olan sorumluluk duygusu Kur’an’da özellikle Mekkî sûrelerde sık sık vurgulanır. Sorumlulukların yerine getirilmesi için kişiyi harekete geçirecek sebepler dünyada yetersiz kalabilir. Zira asıl sorgulama büyük hesap gününde gerçekleşecektir. Mekke döneminin ikinci yarısında, vicdanları büsbütün kararmamış insanların nazarında doğru ile yanlış artık birbirinden ayrılmış bulunuyordu. Buna rağmen Kureyş ileri gelenleri gerçeği kabul etmedikleri gibi inananların bir kısmını işkenceye mâruz bırakıyor, bir kısmını Habeşistan’a hicret etmeye mecbur ediyordu. Cenâb-ı Hakk’ın resulüne ve müslümanlara emri, Müddessir ve Müzzemmil başta olmak üzere birçok Mekkî sûrede sabretmeleri, Allah’ı yüceltmeleri, O’na övgü ve senâda bulunmalarıdır. Zira bu sayede Hakk’ın lutuf ve yardımına nâil olacaklardır.

Tûr sûresi, Resûlullah’a diğer peygamberlere gönderilen vahiylerden fazla olarak bir üstünlük nişanesi şeklinde verilen “mufassal” sûrelerdendir. Hz. Peygamber’in bu sûreyi bazı akşam namazlarında okuduğu rivayet edilmiştir. Cübeyr b. Mut‘im, henüz müslüman olmadan önce geldiği Medine’de Resûl-i Ekrem’in ağzından üstün edebî üslûba sahip bu sûreyi duyunca çok etkilendiğini anlatmıştır (Buhârî, “Tefsîr”, 52/1; Müslim, “Salât”, 174; İbn Hacer, I, 227; İbrâhim Ali, s. 319-320). Bazı kaynaklarda yer alan (Zemahşerî, V, 632; Beyzâvî, IV, 201), “Tûr sûresini okuyan kimsenin Allah tarafından azaptan kurtarılıp cennet nimetleriyle faydalandırılması gerçekleşmiş bir haktır” meâlindeki hadisin mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî, neşredenin notu, I, 684; Tarablusî, II, 722). Abdülhüseyin Dostgayb Ķıyâmet ve Ķurǿân: Tefsîr-i Sûre-i Şerîfe-i Ŧûr adıyla bir eser yayımlamıştır (Şîraz 1981).

BİBLİYOGRAFYA:

Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 684; V, 632; Kurtubî, el-CâmiǾ, Beyrut 1408/1988, XVII, 40; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 201; İbn Hacer el-Askalânî, el-İśâbe, Kahire 1358/1939, I, 227; Muhammed et-Tarablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Beyrut 1408/1987, II, 722; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 319-320; Seyyid M. Hüseynî-Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Ŧûr”, DMT, IX, 384-385.

Bekir Topaloğlu