Tegâbun Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Tegâbun Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 64. sûresidir. Medenî bir sûredir, 18 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 108. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۚ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Göklerdeki her şey ve yerdeki her şey Allah'ı tesbih eder. Mülk (hakimiyet ve hükümranlık tamamen) O'nundur ve hamd O'na mahsustur. O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).

2. Âyet

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ فَمِنْكُمْ كَافِرٌ وَمِنْكُمْ مُؤْمِنٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Sizi yaratan O'dur. Hâl böyleyken kiminiz kâfir, kiminiz mü'mindir. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

3. Âyet

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَصَوَّرَكُمْ فَاَحْسَنَ صُوَرَكُمْۚ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ

O, gökleri ve yeri (şaşmaz bir düzen ve değişmez bir) hak ile yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş de ancak O'nadır.

4. Âyet

يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

O, göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir. Allah, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

5. Âyet

اَلَمْ يَاْتِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ كَـفَرُوا مِنْ قَبْلُۘ فَذَاقُوا وَبَالَ اَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

(Ey kâfirler!) Daha önce (âyetlerimi ve resullerimi) inkâr edenlerin haberi size gelmedi mi? Onlar yaptıklarının vebalini (dünyada kısmen) tattılar ve (âhirette) onlar için elem verici (iç yakan) bir azap vardır.

6. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُ كَانَتْ تَاْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُٓوا اَبَشَرٌ يَهْدُونَنَاۘ فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ

Bunun sebebi; resulleri onlara apaçık mucizeler getirdikleri hâlde (onların), "bir beşer mi bizi hidâyete erdirecek?" demeleriydi. Böylece kâfir oldular ve (haktan) yüz çevirdiler. Allah da (hiçbir şeye) muhtaç olmadığını (onlara) gösterdi. Allah Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).

7. Âyet

زَعَمَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنْ لَنْ يُبْعَثُواۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ بِمَا عَمِلْتُمْۜ وَذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَس۪يرٌ

(Resulüm!) Kâfirler, kesinlikle diriltilmeyeceklerini ileri sürdüler. De ki: "Hayır! Rabbime andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz sonra yaptıklarınız size (bir bir) haber verilecek. Ve bu, Allah'a göre çok kolaydır."

8. Âyet

فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالنُّورِ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلْنَاۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

Şu hâlde Allah'a, resulüne ve (katımızdan) indirdiğimiz (tüm âleme) Nûr (olan bu Kur'ân)a iman edin. Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

9. Âyet

يَوْمَ يَجْمَعُكُمْ لِيَوْمِ الْجَمْعِ ذٰلِكَ يَوْمُ التَّغَابُنِۜ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَيَعْمَلْ صَالِحاً يُكَفِّرْ عَنْهُ سَيِّـَٔاتِه۪ وَيُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

Toplanma gününde sizi bir araya getireceği gün, işte o (dünyada iken herkesin kendini ne ile aldattığını apaçık göreceği) aldanma günüdür. Ancak kim Allah'a iman edip sâlih amel işlerse (Allah o gün) onun kötülüklerini örter ve onu içinde ebedi kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.

10. Âyet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟

(Resulümüzü) İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da ateş ehlidirler ve onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. O, ne kötü varılacak yerdir!

11. Âyet

مَٓا اَصَابَ مِنْ مُص۪يبَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ يَهْدِ قَلْبَهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

Allah'ın izni olmaksızın (hiç kimseye) hiçbir musibet isabet etmez. O hâlde kim Allah'a iman ederse (Allah) onun kalbine hidâyet (nûrunu indirir ve tevekkülü) ihsan eder. Çünkü Allah, her şeyi (en ince ayrıntısına kadar) bilendir.

12. Âyet

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاِنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

(Ey iman ettiğini iddia edenler!) Allah'a itaat edin, resule de itaat edin! Buna rağmen (haktan yine) yüz çevirirseniz bilin ki resulümüze düşen ancak apaçık bir tebliğdir.

13. Âyet

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık tek zattır). O hâlde Mü'minler ancak Allah'a (güvenip) tevekkül etsinler.

14. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُواًّ لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْۚ وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan (bilerek veya bilmeyerek) size düşmanlık edenler vardır. Onlara karşı dikkatli olun! Fakat onları affeder, (onlara en güzel şekilde) muamele eder ve onları mağfiret ederseniz (bilin ki Allah da sizi mağfiret eder). Çünkü Allah Ğafûr'dur, Rahîm'dir (her türlü günahı mağfiret eden, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

15. Âyet

اِنَّـمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَاَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُٓ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ

Mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) ancak birer imtihandır. Mükâfatın büyüğü ise Allah'ın katındadır.

16. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَاَط۪يعُوا وَاَنْفِقُوا خَيْراً لِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

O hâlde gücünüz yettiğince Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın), (O'nun âyetlerini ve resulünü) dinleyin, (emirlerine) itaat edin ve kendiniz için bir hayır olarak (Allah yolunda mallarınızı ve canlarınızı) infak edin! Kim nefsinin kıskanç(lık ve cimri)liğinden korunursa işte onlar felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.

17. Âyet

اِنْ تُقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضاً حَسَناً يُضَاعِفْهُ لَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ شَكُورٌ حَل۪يمٌۙ

Eğer (karşılığını sadece Allah'tan almak üzere malınızdan infak edip) Allah'a güzel bir borç verirseniz, (Allah) onu size (kat kat) arttırır ve size mağfiret eder. Çünkü Allah Şekûr'dur, Halîm'dir (şükrün karşılığını veren ve kullarına hilm sahibi olarak yumuşak muamele edendir).

18. Âyet

عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

O, gaybı da şehadeti de (görünmeyeni de görüneni de en ince ayrıntısına kadar) bilen Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şerefin ve kudretin kendisine ait olduğu, her işinde hikmet ve hayır olan tek zattır).

Tegâbun Sûresi Hakkında

Âlimlerin çoğunluğuna göre Medine’de -muhtemelen ilk yıllarda- nâzil olmuştur. Adını dokuzuncu âyette geçen “tegābün” (aldanmak/aldatmak) kelimesinden alır. Âyet sayısı on sekiz olup fâsılası “د، ر، م، ن” harfleridir. Tegābün sûresi, Allah’ı yüceltme (tesbih) ifadesiyle başlayan beş sûrenin (müsebbihât) mushaf tertibine göre sonuncusudur. Sûre Allah’ın varlığını ve peygamberleri vasıtasıyla O’na bağlanmayı, âhiret âlemini ve buna hazırlanma aracı olan dünya hayatını iç içe konular halinde ihtiva eder. Bu muhtevayı üç bölüm halinde özetlemek mümkündür. Birinci bölüm evrendeki her varlığın Allah’ın yüceliğine tanıklık ettiği, hâkimiyet ve övgülerin O’na mahsus olduğu ve O’nun her şeye güç yetirdiğinin ifade edilmesiyle başlar. Ardından Allah’ın evreni ve bunun içinde insanı en güzel biçimde yarattığı, evrendeki her şeye, insanların düşüncelerinde bulunanlar dahil gizledikleri ve açıkladıkları hususlara vâkıf olduğu belirtilir. Geçmiş dönemlerde doğru yolu gösteren peygamberler gönderildiği halde küfür ve inkâr yoluna sapanların acıklı bir âkıbete mâruz kaldıkları ve Kur’an’ın muhataplarının bu ibret verici olaylardan haberdar oldukları bildirilir (âyet: 1-6). Diğer bazı âyetlerde Allah’a, resulüne ve “nur” diye anılan Kur’an’a iman etmenin lüzumu, kendisine gönülden bağlananlara Allah’ın daima yol göstereceği, Allah’a ve resulüne itaat etmenin ve O’na güvenip dayanmanın gereği vurgulanır (âyet: 8, 11-13).

Sûrenin ikinci bölümü âhirete dairdir. Kâfirlerin ebedî hayatı inkâr ettikleri, ancak bunun mutlaka gerçekleşeceği ve dünyada sergilenen davranışların karşılıklarının verileceği ifade edilir. Sûrenin dokuzuncu âyetinde bütün insanların bir araya getirileceği kıyamet günü “tegābün günü” diye nitelendirilir. “Alışverişte birbirini aldatmak” mânasına gelen tegābün kelimesi, rızasını ve cenneti kazanmak için kendilerini Allah’a adayanlarla bunun aksine hareket edenlerin nihaî gerçeği görmeleri ve inananlarla inanmayanların dünyadaki iddiaları bakımından inkârcıların aldanmış durumuna düşmeleri şeklinde yorumlanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ġbn” md.; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, VII, 28). Sûrede ayrıca iman edip sâlih amel işleyenlerin cennette, inkâr ve yalanlama yolunu tutanların cehennemde ebedî kalacağı belirtilir (âyet: 7, 9-10).

Sûrenin son bölümünde müminlere hitap edilerek âhiret âleminin mutluluğu için dünya hayatında dengeli ve erdemli davranmaları gerektiğine dikkat çekilir. Bu arada Allah’ın lutfettiği nimetlerden sayılan eş, evlât ve malın mümin için bir imtihan vesilesi (fitne) olduğu ve ebedî saadeti engellemesi halinde düşman konumunda bulunacağı vurgulanır. Rivayete göre bazı sahâbîler, Kureyş ileri gelenlerinin din üzerindeki ağır baskıları neticesinde Medine’ye hicret etmek istemiş, fakat Mekke’de kalan malları ve aile fertleri yüzünden vazgeçmişlerdi. Daha sonra Medine’ye gidip önceden hicret edenlerin kavuştuğu gönül ferahlığını görünce yaptıklarına pişman olmuş, hatta hicretlerini engelleyen aile fertlerini cezalandırmak istemişlerdi. Bu sırada nâzil olan âyet yukarıdaki hususa temas etmekle birlikte cezalandırma yoluna gidilmemesini tavsiye etmiştir (Tirmizî, “Tefsîr”, 64; Taberî, XXVIII, 158-161; Vâhidî, s. 341). Sûre Allah’a karşı saygılı olmayı, Allah’a ve resulüne uymayı, nefsin telkin edeceği cimrilikten kurtulup Allah rızası için harcama yapmayı emreden âyetlerle sona ermektedir (âyet: 14-18).

Tegābün sûresinde kâfirlerin asıl probleminin âhireti inkâr etmek olduğu hususuna dikkat çekildikten sonra müminlerin hem kendi iç muhasebeleri hem de aile fertleri ve müslüman toplumla münasebetleri açısından uyum ve yardımlaşma esasına uymalarının gereği dile getirilmiştir. Sûrede ayrıca esmâ-i hüsnâdan on iki isim yer almakta, bunların bir kısmı zât-ı ilâhiyyenin kudret ve azametini ifade ederken diğerleri O’nun bağışlayıcı ve merhamet edici yönünü beyan etmektedir. Tegābün sûresinin Resûlullah’ın diğer peygamberlere üstünlüğüne vesile olan sûrelerden (mufassal) olduğu, Hz. Peygamber’in gece yatmadan önce bununla birlikte diğer beş sûreyi (müsebbihât) okuduğu ve bunların içinde 1000 âyetten daha hayırlı bir âyetin bulunduğunu söylediği rivayet edilmektedir (Müsned, IV, 128; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 97; Tirmizî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 21; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 324-325, 331). Doğan her çocuğun başının tepesinde Tegābün sûresinden beş âyetin yazılı olduğuna dair hadis İbn Kesîr tarafından “ileri derecede zayıf ve itibar edilmez” şeklinde değerlendirilmiştir (Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, VII, 26). Bazı tefsir kitaplarında yer alan, “Tegābün sûresini okuyan kimse ansızın ölmekten kurtulur” meâlindeki hadisin (Zemahşerî, VI, 137; Beyzâvî, IV, 286) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî [neşredenin notu], I, 684-685; Trablusî, II, 723).

BİBLİYOGRAFYA:

Lisânü’l-ǾArab, “ġbn” md.; Müsned, IV, 128; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXVIII, 158-161; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Eymen Sâlih Şa‘bân), Kahire 1424/2003, s. 341; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 684-685; VI, 137; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 286; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, VII, 26, 28; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 723; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, el-Eĥâdîŝ ve’l-âŝârü’l-vâride fî feżâǿili süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 324-325, 331; Seyyid Muhammed Hüseynî - Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i Teġābün”, DMT, IX, 393.

Bekir Topaloğlu