Şuarâ Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Şuarâ Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 26. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 227 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 47. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

2. Âyet

تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُب۪ينِ

Bunlar, apaçık Kitâb'ın âyetleridir.

3. Âyet

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَ

(Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye (üzüntüden) neredeyse kendini helâk edeceksin!

4. Âyet

اِنْ نَشَاْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِع۪ينَ

Biz dilersek onların üzerine gökten bir âyet (mucize) indiririz de ona boyunları eğilip kalır (hemen secdeye kapanarak iman ederler).

5. Âyet

وَمَا يَاْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِض۪ينَ

Onlara Rahmân'dan gelen yeni bir zikir (hatırlatma ve öğüt) yoktur ki (hemen) ondan yüz çevirmesinler.

6. Âyet

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَاْت۪يهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

Andolsun ki onlar (bu Kur'ân'ı da) yalanladılar; fakat kendisiyle alay edip durdukları şeylerin haberleri yakında kendilerine gelecektir.

7. Âyet

اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ

Onlar yeryüzünü görmediler mi? Orada her verimli çiftten nicesini bitirdik.

8. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

9. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

10. Âyet

وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۙ

(10-11) Hani Rabbin Mûsâ'ya, "o zalimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! (Onlara sor) Hâlâ takvâ sahibi olmayacaklar mı (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeye çalışmayacaklar mı)?" diye nidâ etmişti.

11. Âyet

قَوْمَ فِرْعَوْنَۜ اَلَا يَتَّقُونَ

Bu âyetin meali 10. âyetle birlikte verilmiştir.

12. Âyet

قَالَ رَبِّ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِۜ

(Mûsâ) Dedi ki: "Rabbim! Muhakkak ki ben, (onların) beni yalanlamalarından korkuyorum."

13. Âyet

وَيَض۪يقُ صَدْر۪ي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَان۪ي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ

"(Bu durumda) Göğsüm daralır, dilim dönmez, bunun için (Hârûn'a da nebîlik ver ve benimle beraber onlara) Hârûn'u (da) gönder!"

14. Âyet

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِۚ

"Onlara karşı işlediğim bir suç da var (onlardan birini yanlışlıkla öldürmüştüm). Bu yüzden beni öldürmelerinden korkarım."

15. Âyet

قَالَ كَلَّاۚ فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ

(Allah) Buyurdu: "Hayır! İkiniz mucizelerimizle gidin! Muhakkak ki Biz sizinle beraberiz, (her şeyi de) işitmekteyiz."

16. Âyet

فَاْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

"Haydi, gidip Firavun'a deyin ki: Gerçekten biz, âlemlerin Rabbinin resul(ler)iyiz."

17. Âyet

اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَۜ

"İsrâîloğulları'nı bizimle beraber gönderesin diye (sana geldik)."

18. Âyet

قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ ف۪ينَا وَل۪يداً وَلَبِثْتَ ف۪ينَا مِنْ عُمُرِكَ سِن۪ينَ

(Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince Firavun, Mûsâ'ya) Dedi ki: "Biz seni çocukken yanımızda yetiştirmedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

19. Âyet

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّت۪ي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

"Sonunda yapacağını da yaptın (ve bizden birini öldürdün). Sen nankörlerdensin!"

20. Âyet

قَالَ فَعَلْتُـهَٓا اِذاً وَاَنَا۬ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۜ

(Mûsâ) Dedi ki: "Ben, onu yaptığım zaman dalâlet içinde olanlardandım (ve bir anlık kızgınlıkla ona bir tokat attım, öleceğini hiç düşünmedim)."

21. Âyet

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ ل۪ي رَبّ۪ي حُكْماً وَجَعَلَن۪ي مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ

"Sonra da sizden korktuğum için hemen kaçtım. Daha sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni resullerden kıldı."

22. Âyet

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَۜ

"O nimet diye başıma kaktığın ise (aslında) İsrâîloğulları'nı köleleştirmen (yüzünden)di (Onları köleleştirip erkek çocuklarını öldürmeseydiniz, ben de sizin sarayınızda yetişmezdim)."

23. Âyet

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

Firavun dedi ki: "Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?"

24. Âyet

قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ

(Mûsâ) Dedi: "Eğer inanacak kimseler iseniz; O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir."

25. Âyet

قَالَ لِمَنْ حَوْلَـهُٓ اَلَا تَسْتَمِعُونَ

(Firavun alaycı bir ifadeyle) Etrafında bulunanlara, "işitiyor musunuz?" dedi.

26. Âyet

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ

(Mûsâ anlatmaya devam ederek) "O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir" dedi.

27. Âyet

قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّـذ۪ٓي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ

(Firavun) "Size gönderilen bu resulünüz şüphesiz mecnundur" dedi.

28. Âyet

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَاۜ اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ

(Mûsâ) "Şayet aklınızı kullanan kimseler iseniz; O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi.

29. Âyet

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهاً غَيْر۪ي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُون۪ينَ

(Firavun, Mûsâ'ya dönerek) Dedi ki: "Eğer benden başkasını ilâh edinirsen şüphesiz ki seni zindanlıklardan ederim."

30. Âyet

قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُب۪ينٍ

(Mûsâ) "Sana apaçık bir şey (mucize) getirmiş olsam da mı?" dedi.

31. Âyet

قَالَ فَاْتِ بِه۪ٓ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

(Firavun) "Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu" dedi.

32. Âyet

فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُب۪ينٌۚ

Bunun üzerine (Mûsâ) asasını (yere) attı, o da hemen apaçık (kocaman) bir yılan (oluverdi)!

33. Âyet

وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَٓاءُ لِلنَّاظِر۪ينَ۟

Ve elini (koynundan) çıkardı. Birdenbire o da bakanlar için bembeyaz (nûr saçan bir el olarak görünüverdi)!

34. Âyet

قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَـهُٓ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَل۪يمٌۙ

(Firavun) Etrafındaki (kavminin) ileri gelenler(in)e dedi ki: "Şüphesiz bu (adam), çok bilgili bir sihirbazdır."

35. Âyet

يُر۪يدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِه۪ۗق فَمَاذَا تَاْمُرُونَ

"(O) Sizi sihri ile yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz (ona ne yapalım)?"

36. Âyet

قَالُٓوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۙ

(Onlar) Dediler ki: "Onu ve kardeşi (Hârûn)u (bir süre yanında) beklet ve şehirlere toplayıcılar gönder."

37. Âyet

يَاْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَل۪يمٍ

"Bütün bilgili (ve usta) sihirbazları sana getirsinler."

38. Âyet

فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِم۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍۙ

Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.

39. Âyet

وَق۪يلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَۙ

İnsanlara, "siz de toplanıyor musunuz? (Haydi hemen toplanın)" denildi.

40. Âyet

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَ

(İnsanlar da) "Eğer galip gelirlerse herhâlde sihirbazlara uyarız" (dediler).

41. Âyet

فَلَمَّا جَٓاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْراً اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِب۪ينَ

Nihayet sihirbazlar Firavun'a geldiklerinde dediler ki: "Eğer (sihir konusunda Mûsâ'yı yenip) galip gelen biz olursak bize kesin bir mükâfat var değil mi?"

42. Âyet

قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذاً لَمِنَ الْمُقَرَّب۪ينَ

(Firavun) "Evet, hem o takdirde siz mutlaka benim yakınlarımdan olacaksınız" dedi.

43. Âyet

قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَٓا اَنْتُمْ مُلْقُونَ

Mûsâ onlara, "ne atacaksanız atın!" dedi.

44. Âyet

فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ

Bunun üzerine iplerini ve asalarını attılar ve "Firavun'un izzeti hakkı için (bugün) elbette bizler galip geleceğiz" dediler.

45. Âyet

فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَاْفِكُونَۚ

Sonra Mûsâ asasını attı. Bir de ne görsünler o, onların (sihirbazların) uydurdukları şeyleri (yakalayıp) yutuyor.

46. Âyet

فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِد۪ينَۙ

Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

47. Âyet

قَالُٓوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Dediler ki: "Biz, âlemlerin Rabbine iman ettik."

48. Âyet

رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ

"Mûsâ ve Hârûn'un Rabbine."

49. Âyet

قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۚ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَۜ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَع۪ينَ

(Firavun) Dedi ki: "Ben size izin vermeden önce siz ona iman ettiniz (öyle mi)! Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür; ama yakında (buna karşılık size yapacaklarımı) bil(ip gör)eceksiniz! Mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama (bağlayıp) keseceğim ve hepinizi kesinlikle asacağım!"

50. Âyet

قَالُوا لَا ضَيْرَۘ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَۚ

(Onlar) Dediler ki: "Zararı yok, biz mutlaka Rabbimize döneceğiz."

51. Âyet

اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَٓا اَنْ كُنَّٓا اَوَّلَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ۟

"Biz, (bu mecliste) iman edenlerin ilki olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz."

52. Âyet

وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ٓي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ

Nihayet Mûsâ'ya, "kullarımı (İsrâîloğulları'nı) geceleyin (Mısır'dan) yürütüp çıkar; çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik.

53. Âyet

فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَٓائِنِ حَاشِر۪ينَۚ

Firavun (İsrâîloğulları'nın yola çıktığını duyunca) şehirlere (asker toplamakla görevli) toplayıcılar gönderdi.

54. Âyet

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَل۪يلُونَۙ

(Askerler toplanınca Firavun onlara dedi ki) "Şüphe yok ki bunlar (İsrâîloğulları) sayıları az, bölük pörçük bir cemaattir."

55. Âyet

وَاِنَّهُمْ لَنَا لَـغَٓائِظُونَۙ

"(Böyle olmasına rağmen) Kesinkes bizi öfkelendirmişlerdir."

56. Âyet

وَاِنَّا لَجَم۪يعٌ حَاذِرُونَۜ

"Biz ise elbette (her şeye) hazırlıklı (ve bütünlük içinde) bir cemaatiz."

57. Âyet

فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ

(57-58) Ama Biz (İsrâîloğulları'nın peşine düşürerek) onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, (saraylarında yığdıkları) hazinelerden ve bereketli yerlerden çıkardık.

58. Âyet

وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ

Bu âyetin meali 57. âyetle birlikte verilmiştir.

59. Âyet

كَذٰلِكَۜ وَاَوْرَثْنَاهَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَۚ

Böylece bunlara İsrâîloğulları'nı mirasçı kıldık.

60. Âyet

فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِق۪ينَ

Derken (Firavun ve askerleri) gün doğumunda onların peşine düştüler.

61. Âyet

فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ

İki topluluk birbirini görünce Mûsâ'nın ashabı, "mutlaka bize yetişecekler" dedi.

62. Âyet

قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ

(Mûsâ) "Hayır!" dedi, "Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir."

63. Âyet

فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَۜ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظ۪يمِۚ

Bunun üzerine Mûsâ'ya, "asan ile denize vur!" diye vahyettik. (Asasını denize vurunca deniz) Anında infilak etti (ikiye yarıldı) ve her bir parçası kocaman bir dağ gibi oluverdi.

64. Âyet

وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَر۪ينَۚ

Ötekilerini (Firavun ve askerlerini) de oraya yaklaştırdık.

65. Âyet

وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُٓ اَجْمَع۪ينَۚ

Mûsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardık.

66. Âyet

ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَۜ

Sonra ötekilerini (denizde) boğduk.

67. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

68. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

69. Âyet

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰه۪يمَۢ

(Resulüm!) Onlara İbrâhîm'in haberini de oku (anlat)!

70. Âyet

اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ

Hani o, babasına ve kavmine, "neye âbd ol(up kulluk ed)iyorsunuz?" demişti.

71. Âyet

قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَاماً فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ

(Onlar da) "Putlara âbd ol(up kulluk ed)iyoruz ve onlara ibadet etmeye de devam edeceğiz" demişlerdi.

72. Âyet

قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ

(İbrâhîm) "Peki" dedi, "onlara (dua edip) yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı?"

73. Âyet

اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ

"Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?"

74. Âyet

قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ

(Onlar) "Hayır; ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk" dediler.

75. Âyet

قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ

(75-76) (İbrâhîm) Dedi ki: "İyi ama sizin ve geçmişteki atalarınızın âbd ol(up kulluk et)tiği şeyleri gördünüz mü?"

76. Âyet

اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ

Bu âyetin meali 75. âyetle birlikte verilmiştir.

77. Âyet

فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ

"İyi bilin ki muhakkak, onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)."

78. Âyet

اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ

"O ki beni yarattı ve O, beni hidâyete erdirdi."

79. Âyet

وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ

"Beni yediren de içiren de O'dur."

80. Âyet

وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ

"Hastalandığım zaman bana şifa veren de O'dur."

81. Âyet

وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ

"Benim canımı alacak sonra beni (hesap günü) diriltecek de O'dur."

82. Âyet

وَالَّـذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ

"(Hesap günü olan o) Din günü hatalarımı mağfiret edeceğini umduğum da (yalnızca) O'dur."

83. Âyet

رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْماً وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ

"Rabbim! Bana hüküm (ve hikmet) ver ve beni sâlih kulların arasına kat!"

84. Âyet

وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِر۪ينَۙ

"Sonra gelecekler arasında beni (hayır ve) doğrulukla anılanlardan kıl!"

85. Âyet

وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّع۪يمِۙ

"Beni Naîm cennetinin vârislerinden eyle!"

86. Âyet

وَاغْفِرْ لِاَب۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۙ

"Babamı da mağfiret et (ona tövbe ve iman nasip et). Çünkü o, dalâlette olanlardandır."

87. Âyet

وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ

"(İnsanların tekrar) Diriltilecekleri gün beni (huzurunda) mahcup etme!"

88. Âyet

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ

O gün ki ne mal fayda verir ne de evlat.

89. Âyet

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ

Ancak Allah'a kalb-i selim (ıslah olmuş bir kalp) ile gelenler (o gün saadete erer).

90. Âyet

وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ

(O gün) Cennet muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) yaklaştırılır.

91. Âyet

وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَۙ

Cehennem de azgınların karşısına çıkarılır.

92. Âyet

وَق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ

(92-93) Onlara, "Allah'tan başka âbd ol(up kulluk et)tikleriniz hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?" denilir.

93. Âyet

مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ

Bu âyetin meali 92. âyetle birlikte verilmiştir.

94. Âyet

فَكُبْكِبُوا ف۪يهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَۙ

(94-95) Artık onlar, o azgınlar ve iblisin askerleri hepsi oraya (cehenneme) tepetaklak atılırlar.

95. Âyet

وَجُنُودُ اِبْل۪يسَ اَجْمَعُونَۜ

Bu âyetin meali 94. âyetle birlikte verilmiştir.

96. Âyet

قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ

Onlar orada (Allah'tan başka taptıklarıyla) çekişerek derler ki,

97. Âyet

تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ

"Vallahi biz gerçekten apaçık bir dalâlet içindeymişiz."

98. Âyet

اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

"Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk."

99. Âyet

وَمَٓا اَضَلَّـنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ

"Ve bizi (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlerden başkası dalâlete düşürmedi."

100. Âyet

فَمَا لَنَا مِنْ شَافِع۪ينَۙ

"Şimdi artık bizim ne şefâatçilerimiz vardır,"

101. Âyet

وَلَا صَد۪يقٍ حَم۪يمٍ

"Ne de yakın bir dostumuz."

102. Âyet

فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

"Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş olsa da mü'minlerden olsak!"

103. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

104. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

105. Âyet

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍنِ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Nûh kavmi (de) resulleri(ni) yalanladı.

106. Âyet

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

Hani kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

107. Âyet

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

108. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin."

109. Âyet

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۚ

"Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

110. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۜ

"O hâlde Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin."

111. Âyet

قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَۜ

(Onlar) Dediler ki: "Sana hep rezil rüsva olmuş (fakir) kimseler tabi olurken biz sana hiç iman eder miyiz!"

112. Âyet

قَالَ وَمَا عِلْم۪ي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَۚ

(Nûh) Dedi ki: "Onların ne yaptıklarını ben bilmem."

113. Âyet

اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبّ۪ي لَوْ تَشْعُرُونَۚ

"Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünseydiniz (bunu bilirdiniz)!"

114. Âyet

وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الْمُؤْمِن۪ينَۚ

"Ben mü'minleri (yanımdan) kovacak değilim."

115. Âyet

اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌۜ

"Ben ancak (size gelen) apaçık bir uyarıcıyım."

116. Âyet

قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُوم۪ينَۜ

(Onlar) Dediler ki: "Ey Nûh! Eğer (bu söylediklerinden) vazgeçmezsen muhakkak taşlananlardan olacaksın."

117. Âyet

قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْم۪ي كَذَّبُونِۚ

(Nûh) Dedi ki: "Rabbim! Kavmim beni yalanladı."

118. Âyet

فَافْتَحْ بَيْن۪ي وَبَيْنَهُمْ فَتْحاً وَنَجِّن۪ي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

"Artık benimle onların arasını açarak sen hükmünü ver! Beni ve beraberimdeki mü'minleri de kurtar!"

119. Âyet

فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۚ

Bunun üzerine Biz onu ve o (her çiftten hayvanla) dolu geminin içinde onunla beraber olanları kurtardık.

120. Âyet

ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاق۪ينَۜ

Sonra da geri kalanları (suda) boğduk.

121. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

122. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

123. Âyet

كَذَّبَتْ عَادٌنِ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Âd (kavmi) de resulleri(ni) yalanladı.

124. Âyet

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

125. Âyet

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

126. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

127. Âyet

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

"Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

128. Âyet

اَتَبْنُونَ بِكُلِّ ر۪يعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَۙ

"Siz her yüksek yere bir âyet (bir anıt) bina edip (oralarda boş şeylerle) eğleniyor musunuz?"

129. Âyet

وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِـعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَۚ

"Ebedi kalmak ümidiyle (orada) sağlam yapılar (ve sanat eserleri mi) ediniyorsunuz?"

130. Âyet

وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّار۪ينَۚ

"Yakaladığınız zaman da (elinize her fırsat geçtiğinde) zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?"

131. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

"Artık, Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

132. Âyet

وَاتَّقُوا الَّـذ۪ٓي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَۚ

(132-134) "Bildiğiniz her şeyi size veren, size; davarlar, oğullar, bahçeler, pınarlar ihsan eden (Allah)a karşı takvâ sahibi olun!"

133. Âyet

اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَن۪ينَۙ

Bu âyetin meali 132. âyetle birlikte verilmiştir.

134. Âyet

وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ

Bu âyetin meali 132. âyetle birlikte verilmiştir.

135. Âyet

اِنّ۪ٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍۜ

"Doğrusu ben sizin üzerinize azametli bir günün azabının çökmesinden korkuyorum."

136. Âyet

قَالُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْنَٓا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظ۪ينَۙ

(Onlar ise şöyle) Dediler: "Sen bize nasihat etsen de nasihat etmesen de bizim için birdir."

137. Âyet

اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّل۪ينَۙ

"Bu (yaptığımız şeyler), öncekilerin geleneklerinden (yani atalarımızın yaptıklarından) başka bir şey değildir."

138. Âyet

وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَۚ

"Biz azaba uğratılacak da değiliz."

139. Âyet

فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Böylece onu yalanladılar ve Biz de onları helâk ettik. Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

140. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

141. Âyet

كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Semûd (kavmi de) resulleri(ni) yalanladı.

142. Âyet

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

Hani kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

143. Âyet

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

144. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

145. Âyet

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

"Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

146. Âyet

اَتُتْرَكُونَ ف۪ي مَا هٰهُنَٓا اٰمِن۪ينَۙ

(146-148) "Siz burada bahçelerin, pınarların içinde, ekinlerin, meyveleri olgunlaşmış hurmalıkların arasında (ebediyen) güven içinde bırakılacak mısınız (böyle mi sandınız)?"

147. Âyet

ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ

Bu âyetin meali 146. âyetle birlikte verilmiştir.

148. Âyet

وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَض۪يمٌۚ

Bu âyetin meali 146. âyetle birlikte verilmiştir.

149. Âyet

وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتاً فَارِه۪ينَۚ

"(Bir de böyle sanıp) Dağlardan ustaca evler (mi) yontuyorsunuz."

150. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

151. Âyet

وَلَا تُط۪يعُٓوا اَمْرَ الْمُسْرِف۪ينَۙ

"Müsriflerin (dünya menfaati için hayatını israf edenlerin) de emrine itaat etmeyin!"

152. Âyet

اَلَّذ۪ينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ

"Onlar ki yeryüzünde bozgunculuk yapıp (kendini ve insanları) ıslaha çalışmazlar."

153. Âyet

قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۚ

(Onlar Sâlih'e) Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin."

154. Âyet

مَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَاۚ فَاْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَ

"Sen de bizim gibi ancak bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir!"

155. Âyet

قَالَ هٰذِه۪ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍۚ

(Sâlih) Dedi ki: "İşte (istediğiniz mucize, kayanın içinden çıkan) bu dişi devedir. Onun (belli bir gün) su içme hakkı vardır, belli bir gün su içme hakkı da sizindir."

156. Âyet

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُٓوءٍ فَيَاْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

"Ona bir kötülükle dokunmayın, yoksa sizi azametli bir günün azabı yakalar."

157. Âyet

فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِم۪ينَۙ

Buna rağmen onlar, o (devey)i (vahşice biçip) kestiler sonradan pişman da oldular.

158. Âyet

فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Çünkü azap onları yakaladı. Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

159. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

160. Âyet

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍنِ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Lût kavmi (de) resulleri(ni) yalanladı.

161. Âyet

اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

162. Âyet

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

163. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

164. Âyet

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

"Ben buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

165. Âyet

اَتَاْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَم۪ينَۙ

(165-166) "Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da âlemlerden (insanlar içinden) erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Gerçekten siz haddi aşan bir kavimsiniz!"

166. Âyet

وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ

Bu âyetin meali 165. âyetle birlikte verilmiştir.

167. Âyet

قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَج۪ينَ

(Onlar şöyle) Dediler: "Ey Lût! Eğer (işimize karışmaktan) vazgeçmezsen muhakkak ki (şehirden) çıkarılanlardan olacaksın!"

168. Âyet

قَالَ اِنّ۪ي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَال۪ينَۜ

(Lût) Dedi ki: "Doğrusu ben sizin bu yaptığınız(dan tiksinip siz)e kızanlardanım!"

169. Âyet

رَبِّ نَجِّن۪ي وَاَهْل۪ي مِمَّا يَعْمَلُونَ

(Sonra ellerini açıp dua ederek dedi ki) "Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları (o çirkin) şeyden kurtar!"

170. Âyet

فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ

Bunun üzerine biz de onu ve bütün ailesini kurtardık.

171. Âyet

اِلَّا عَجُوزاً فِي الْغَابِر۪ينَۚ

Ancak bir kocakarı (olan karısı) müstesna. O geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan oldu.

172. Âyet

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَۚ

Sonra diğerlerini darmadağın ettik.

173. Âyet

وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَراًۚ فَسَٓاءَ مَطَرُ الْمُنْذَر۪ينَ

Biz onların üzerlerine bir (azap) yağmuru yağdırdık. Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) yağmuru ne kötüdür!

174. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

175. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

176. Âyet

كَذَّبَ اَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ الْمُرْسَل۪ينَۚ

Eyke halkı (da) resulleri(ni) yalanladı.

177. Âyet

اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَۚ

Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz, takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

178. Âyet

اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

"Muhakkak ki ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm."

179. Âyet

فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِۚ

"Artık Allah'a karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın) ve bana itaat edin!"

180. Âyet

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

"Ben, buna (Allah'ın âyetlerini size tebliğ etmeme) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

181. Âyet

اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِر۪ينَۚ

"Ölçüyü tam yapın, (alışverişte) eksiltenlerden olmayın!"

182. Âyet

وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۚ

"Doğru terazi ile tartın!"

183. Âyet

وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَۚ

"İnsanların eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak (Allah'a) asi olmayın!"

184. Âyet

وَاتَّقُوا الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّل۪ينَۜ

"Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah)a karşı takvâlı olun!"

185. Âyet

قَالُٓوا اِنَّـمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّر۪ينَۙ

(Onlar) Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin!"

186. Âyet

وَمَٓا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِب۪ينَۚ

"Sen de bizim gibi ancak bir beşersin. Biz senin gerçekten yalancılardan olduğunu zannediyoruz."

187. Âyet

فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفاً مِنَ السَّمَٓاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِق۪ينَۜ

"Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi gökten üzerimize bir parça düşür!"

188. Âyet

قَالَ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ

(Bunun üzerine Şuayb) Dedi ki: "Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir."

189. Âyet

فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِۜ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظ۪يمٍ

Böylece onu yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi!

190. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةًۜ وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِن۪ينَ

Şüphesiz bunda (anlamak isteyenler için) bir âyet (Allah'ın kudretine bir delil ve ibret) vardır; ama onların çoğu iman etmediler.

191. Âyet

وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Muhakkak ki senin Rabbin, işte O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

192. Âyet

وَاِنَّهُ لَتَنْز۪يلُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۜ

Muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

193. Âyet

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَم۪ينُۙ

(193-195) (Resulüm!) Onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail) uyarıcılardan olman için apaçık Arapça bir lisan ile senin kalbine indirmiştir.

194. Âyet

عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِر۪ينَۙ

Bu âyetin meali 193. âyetle birlikte verilmiştir.

195. Âyet

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُب۪ينٍۜ

Bu âyetin meali 193. âyetle birlikte verilmiştir.

196. Âyet

وَاِنَّهُ لَف۪ي زُبُرِ الْاَوَّل۪ينَ

Ve muhakkak ki o, öncekilerin kitaplarında da vardır.

197. Âyet

اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَۜ

İsrâîloğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?

198. Âyet

وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَم۪ينَۙ

(198-199) Eğer Biz onu (Arapça bilmeyen) yabancı birine indirseydik de bunu onlara o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

199. Âyet

فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ مُؤْمِن۪ينَۜ

Bu âyetin meali 198. âyetle birlikte verilmiştir.

200. Âyet

كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ ف۪ي قُلُوبِ الْمُجْرِم۪ينَۜ

İşte Biz o (küfr)ü mücrimlerin kalplerine böylece soktuk.

201. Âyet

لَا يُؤْمِنُونَ بِه۪ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَل۪يمَۙ

Onlar elem verici (iç yakan) azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

202. Âyet

فَيَاْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَۙ

İşte, bu (azap) onlara kendileri farkında olmadan, ansızın gelecektir.

203. Âyet

فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَۜ

O zaman onlar derler ki: "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?"

204. Âyet

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

Şimdi onlar (alay ederek) Bizim azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar?

205. Âyet

اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِن۪ينَۙ

Gördün mü! Eğer Biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) faydalandırsak,

206. Âyet

ثُمَّ جَٓاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَۙ

Sonra onlara vaad edilen (azap) başlarına gelse,

207. Âyet

مَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَۜ

Faydalandırıldıkları şeyler (o gün) kendilerine yarar sağlamaz.

208. Âyet

وَمَٓا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَۗۛق

(208-209) Biz hiçbir memleketi (kulluğu) hatırlatmak üzere (gönderdiğimiz) uyarıcı (resul)leri olmadan helâk etmedik ve Biz asla zulmedici değiliz.

209. Âyet

ذِكْرٰى۠ۛقف وَمَا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

Bu âyetin meali 208. âyetle birlikte verilmiştir.

210. Âyet

وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاط۪ينُ

Hem onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi.

211. Âyet

وَمَا يَنْبَغ۪ي لَهُمْ وَمَا يَسْتَط۪يعُونَۜ

Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.

212. Âyet

اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَۜ

Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.

213. Âyet

فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّب۪ينَۚ

Şu hâlde sakın Allah ile beraber başka bir ilâha (kulluk edip) yalvarma sonra azaba uğrayanlardan olursun!

214. Âyet

وَاَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْاَقْرَب۪ينَۙ

(Resulüm! Önce) En yakın akrabanı uyar!

215. Âyet

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّـبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ

Mü'minlerden sana tabi olanlara (rahmet) kanatlarını ger!

216. Âyet

فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَۚ

Şayet sana asi olurlarsa de ki: "Muhakkak ki ben sizin yaptıklarınızdan uzağım."

217. Âyet

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَز۪يزِ الرَّح۪يمِۙ

Ve sen Azîz, Rahîm (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli eden Allah)a tevekkül et!

218. Âyet

اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ

O ki (vahyi yaymak için) ayağa kalktığın zaman seni görür.

219. Âyet

وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ

(Allah'ın rızasını kazanmak için) Secde edenler arasında dolaştığında da (görür).

220. Âyet

اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ

Muhakkak ki O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

221. Âyet

هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاط۪ينُۜ

şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi?

222. Âyet

تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَث۪يمٍۙ

Onlar, her bir iftiracı günahkâr üstüne inerler.

223. Âyet

يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَۜ

Onlar (ise şeytanların söylediklerine) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.

224. Âyet

وَالشُّعَرَٓاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَۜ

(İman etmeyen) Şairlere ise azgınlar tabi olurlar.

225. Âyet

اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ ف۪ي كُلِّ وَادٍ يَه۪يمُونَۙ

Görmez misin ki onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.

226. Âyet

وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَۙ

Ve yapmayacakları şeyleri söylerler.

227. Âyet

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواۜ وَسَيَعْلَمُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ

Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, Allah'ı çokça zikredenler ve zulme uğradıktan sonra (Allah tarafından) yardım görenler başka. Zulmedenler hangi dönüşe (hangi âkıbete) döndürüleceklerini yakında bilecekler.

Şuarâ Sûresi Hakkında

Mekke döneminde Vâkıa sûresinden sonra nâzil olmuştur. Son dört âyetin Medine’de indiğini ileri sürenler de vardır. Bunun sebebi muhtemelen, bu âyetlerde gerçeğe boyun eğmeyen kimselerin iş birliği içinde bulunduğu şairlerle dürüst davranan iman sahibi şairlerden söz edilmiş olmasıdır (Kurtubî, XIII, 60, 102-103). Fakat Mekke devrinde de şiir yoluyla İslâm’a dil uzatanlar mevcuttu. Ayrıca bu dört âyetin önceki üç âyetle hem mâna hem gramer açısından bağlantılı olduğu görülmektedir. Sûrede, son peygambere gelen vahyin İsrâiloğulları âlimlerince tanınıp bilindiğini ifade eden 197. âyetin Medine’de nâzil olduğu yolundaki telakki de isabetli görünmemektedir (Muhammed Esed, II, 740). Sûre adını 224. âyetten almış, İbn Kesîr’in kaydettiğine göre Sûretü’l-câmia diye de adlandırılmış (Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, V, 175) ve Tavâsîn olarak anılan sûrelerden birini teşkil etmiştir. 227 âyet olup fâsılası dört âyette tekrarlanan “İsrâîl” kelimesindeki “ل” dışında “م، ن” harfleridir. Mekke döneminin ortalarında nâzil olduğu tahmin edilen Şuarâ sûresinin içeriğini bir girişten sonra iki bölüm halinde incelemek mümkündür. Girişte sûrenin muhtevasının gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koyan ilâhî kitabın âyetlerinden oluştuğu beyan edildikten sonra muhataplarının çoğunun, tebliğ ettiği âyetlere inanmaması yüzünden Hz. Peygamber’e üzüntüden neredeyse kendini tüketeceği hatırlatılmakta ve müşriklerin yeni gelen âyetlerden de sürekli yüz çevirdikleri belirtilmektedir. Ancak onların asılsız kabul edip alayla karşıladıkları vahyin olumlu ve güçlü sonuçları yakında karşılarına çıkacaktır. Aslında yeryüzü ilâhî kudretin nice tecellilerini gözler önüne sermekte, fakat müşriklerin çoğu bundan ibret almamaktadır.

Sûrenin birinci bölümünde insanların dünya ve âhiret mutluluğunu sağlamayı amaçlayan ilâhî vahyin Hz. Nûh’tan itibaren yedi peygamber tarafından tebliğ edilişinin ibret verici sahnelerine temas edilmektedir. Kur’an’ın genelinde olduğu gibi geçmişten ibret alınması için zikredilen olaylar kronolojik sıralanmamış, muhataplarca daha çok bilinip ilgi gösterilen, coğrafyalarına yakın yerlerdeki olaylar öne alınmıştır. Burada önce Hz. Mûsâ ile kardeşi Hârûn’un Firavun’a karşı verdikleri mücadele oldukça geniş biçimde anlatılmakta (âyet: 10-68), ardından Hz. İbrâhim’in babasına ve kavmine yönelik daveti, tevhid inancı için yaptığı istidlâl, bu meyanda Cenâb-ı Hakk’ı merhametini etkileyici cümlelerle nitelemesi ve mânidar duası zikredilmekte, âhiret hayatından bir kesit verilmektedir (âyet: 69-104). Daha sonra Hz. Nûh, Hûd, Sâlih, Lût ve Şuayb’ın davet mücadelesine temas edilmekte, her peygamberin irşad şekli ve muhataplarından gelen tepkiler hakkında bilgi aktarılmakta, iman etmeyen kavimlerin helâk edildiği bildirilmektedir (âyet: 105-191).

İkinci bölüm sûrenin giriş kısmıyla uyumlu biçimde son peygamberin davetiyle başlamaktadır. Burada ona gelen mesajın ilâhî vahiyden ibaret bulunduğu ifade edilmekte, buna önceki vahiylere muhatap olan İsrâiloğulları âlimlerinin tanık olduğu belirtilmekte, fakat gerçeği inkârda direnenlerin yine de inanmayacakları kaydedilmektedir (âyet: 192-212). Ardından Hz. Peygamber’e, zamanı yaklaşan zaferin mânevî hazırlıklarından olmak üzere yakın akrabasını yeniden uyarması, müminlere merhamet kanatlarını germesi, gerçeğe karşı direnenlere asla katılmayacağını bildirmesi, azîz ve rahîm olan Allah’a tevekkül etmesi emredilmekte ve onun gece namazlarındaki dua ve niyazlarının kabul edildiği haber verilmektedir (âyet: 213-220). Sûrenin son yedi âyetinde kötülüğü temsil eden şeytanların iftiraya, yalana ve her türlü günaha düşkün kimseler, ayrıca azgınlarla bir arada bulunup her renge giren gayri samimi şairlerle iş birliği içinde bulunduğu belirtilmekte, iyi davranışların eşlik ettiği bir imana sahip olan şairler bunlardan istisna edilmektedir.

Şuarâ sûresinde Hz. Peygamber’in, bir hadiste de belirtildiği üzere (Buhârî, “Riķāķ”, 36; Müslim, “Feżâǿil”, 17-18) ebeveyn şefkatiyle insanları ateşten kurtarma çabalarının sonuç vermemesi yüzünden üzüntüye kapılması dile getirilmekte, kendisini teselli etmek için geçmiş peygamberlerden örnekler verilmekte, hakka davet faaliyetlerinde kula düşen görevin kendi mânevî hayatını en üst düzeye çıkarıp sabır, tevekkül, merhamet ve nezaketle gayretlerini sürdürmekten ibaret olduğu bildirilmektedir. Sûrede Hz. Nûh’tan itibaren kavimlerini hak dine davet eden peygamberlerin davet konuşmasına başlarken, “Allah’tan korkup O’na karşı saygılı olmak istemez misiniz? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim ... bu davet için sizden hiçbir bedel istemiyorum ...” şeklindeki ifadelerinin irşad çalışmaları için yol gösterici nitelikte olduğu görülmektedir. Sûrede Hz. Peygamber’e hitap eden, “Senin rabbin asla yenilgiye uğramayan üstünlük ve engin merhamet sahibidir” meâlindeki âyet sekiz defa tekrarlanmaktadır. Hz. Peygamber Şuarâ sûresinin de yer aldığı, 100’den fazla âyet içeren (miûn) sûreleri övmüş, bu sûrelerin Zebûr yerine kendisine verildiğini ifade etmiştir (İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 224-225). Übey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen, “Şuarâ sûresini okuyan kimsenin Hz. Nûh, Hûd, Şuayb, Sâlih ve İbrâhim’i tasdik veya tekzip edenlerle Îsâ’yı tekzip eden ve Hz. Muhammed’i tasdik edenler sayısınca sevap verilecektir” anlamındaki hadisin (Zemahşerî, IV, 346) mevzû olduğu kaydedilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 718). Selâhaddin Yûsuf Şelebî, er-Riyâżü’z-zehrâǿ fî tefsîri sûreti’ş-ŞuǾarâǿ adıyla bir eser kaleme almış (Kahire 1999), İrfan Şâhid sûrenin şairlerden bahseden son dört âyeti hakkında bir makale yazmıştır (JAL, XIV [1983], s. 1-21). Müellif bu makalesinde Câhiliye devriyle İslâm’ın ilk döneminde şiir hareketleri ve Resûl-i Ekrem’in şairleri gibi konulara temas etmiştir. BİBLİYOGRAFYA:

Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XIX, 74; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 346; Kurtubî, el-CâmiǾ li-aĥkâmi’l-Ķurǿân, Beyrut 1408/1988, XIII, 60, 102-103; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, V, 175; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 718; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, Kahire 1350, IV, 89-90; Elmalılı, Hak Dini, V, 3617; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı (trc. Ahmet Ertürk - Cahit Koytak), İstanbul 1420/1999, II, 740; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Feżâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 224-225.

Bekir Topaloğlu