Sâffât Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Sâffât Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 37. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 182 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 56. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

وَالصَّٓافَّاتِ صَفاًّۙ

(Allah'ın rızası için) Saf saf dizilenlere,

2. Âyet

فَالزَّاجِرَاتِ زَجْراًۙ

(Tüm çabası ve gayretiyle) Haykırarak (insanları Allah'ın yoluna) sevk edenlere,

3. Âyet

فَالتَّالِيَاتِ ذِكْراًۙ

(Bu sevk ve idareyi yaparken) Zikir (olan Allah'ın kelamını) okuyanlara (andolsun ki)!

4. Âyet

اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌۜ

Muhakkak ki sizin İlâh'ınız, elbette Vâhid (sıfatlarında ve isimlerinde tek olan Allah)tır.

5. Âyet

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِۜ

O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi hem de doğuların (ve bâtıların, doğanın da ölenin de görünenin de görünmeyenin de) Rabbidir.

6. Âyet

اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِز۪ينَةٍنِ الْـكَوَاكِبِۙ

Muhakkak ki Biz, dünya semasını bir süsle, yıldızlarla süsledik.

7. Âyet

وَحِفْظاً مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍۚ

Ve (onu) itaat dışına çıkan (inatçı ve isyankâr) her şeytandan koruduk.

8. Âyet

لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍۗق

Onlar, artık Mele-i A'lâ'yı (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. (Dinlemeye kalkarlarsa) Her taraftan (yakıcı bir ışıkla) taşlanırlar.

9. Âyet

دُحُوراً وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌۙ

Kovulup atılırlar ve onlar için daimi bir azap vardır.

10. Âyet

اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ

Ancak (o meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen yakıcı bir ışık takip eder.

11. Âyet

فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقاً اَمْ مَنْ خَلَقْنَاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ ط۪ينٍ لَازِبٍ

(Resulüm!) Şimdi sor onlara! "Yaratılış bakımından onlar(ı yaratmak) mı daha zor, yoksa Bizim (semalarda) yarattıklarımız(ı yaratmak) mı?" Şüphesiz Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.

12. Âyet

بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَۖ

(Ama) Hayır, sen (bu olağanüstü kudretimizi) hayret (ve hayranlık) verici buldun, onlar (ise seninle) alay ediyorlar.

13. Âyet

وَاِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَۖ

(Onlar) Kendilerine nasihat edildiği vakit (düşünüp) öğüt almazlar.

14. Âyet

وَاِذَا رَاَوْا اٰيَةً يَسْتَسْخِرُونَۖ

Bir mucize görseler (hemen onunla) alay ederler.

15. Âyet

وَقَالُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌۚ

Derler ki: "Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir."

16. Âyet

ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ

"Gerçekten biz öldükten, toprak ve kemik hâline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"

17. Âyet

اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَۜ

"Önceki atalarımız da mı (diriltilecek)?"

18. Âyet

قُلْ نَعَمْ وَاَنْتُمْ دَاخِرُونَۚ

(Resulüm!) De ki: "Evet hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz)!"

19. Âyet

فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَاِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ

O (diriltme için Sûr'a üfürülüş, çok şiddetli bir sayha ve) tek bir haykırıştan ibarettir. O anda hemen onlar(ın gözleri açılır, etraflarına) bakınırlar.

20. Âyet

وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هٰذَا يَوْمُ الدّ۪ينِ

Ve Derler ki: "Yazıklar olsun bize! Bu, (herkesin hesaba çekileceği) din günüdür."

21. Âyet

هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ۟

(Melekler onlara der ki) "(Evet) İşte bu, yalanladığınız ayrım (ve hüküm) günüdür."

22. Âyet

اُحْشُرُوا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَاَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَۙ

(22-23) (Meleklere ise o gün şöyle denilir) "Zalimleri, (onlarla aynı yolda giderek onlar gibi olan) eşlerini (yoldaşlarını) ve Allah'tan başka âbd oldukları şeyleri (hepsini bir araya) toplayın. Onları cehennemin yoluna sevk edin!"

23. Âyet

مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاهْدُوهُمْ اِلٰى صِرَاطِ الْجَح۪يمِۙ

Bu âyetin meali 22. âyetle birlikte verilmiştir.

24. Âyet

وَقِفُوهُمْ اِنَّهُمْ مَسْؤُ۫لُونَۙ

"Ve onları (orada) durdurun; çünkü onlar (orada) sorguya çekilecekler!"

25. Âyet

مَا لَـكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ

(Melekler o zalimlere derler ki) "Size ne oldu ki (bugün) birbirinize yardım etmiyorsunuz?"

26. Âyet

بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ

Hayır, onlar o gün (zilletle boyun bükerek Rabblerine) teslim olmuşlardır.

27. Âyet

وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ

(O gün) Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına dönerek (hesap) sorar.

28. Âyet

قَالُٓوا اِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَاْتُونَنَا عَنِ الْيَم۪ينِ

(Uyanlar, tabi olduklarına) "Siz bize sağdan gelirdiniz (de bize haktan yana görünürdünüz)" derler.

29. Âyet

قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَۚ

(Tâbi oldukları da) Derler ki: "Hayır, siz zaten (Allah'a) iman eden kimseler değildiniz."

30. Âyet

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍۚ بَلْ كُنْتُمْ قَوْماً طَاغ۪ينَ

"Hem bizim, sizin üzerinizde hiçbir gücümüz de yoktu; bilakis siz azgın bir kavimdiniz."

31. Âyet

فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَاۗق اِنَّا لَذَٓائِقُونَ

"Fakat (bugün) Rabbimizin (azap) sözü hepimizin üzerine hak oldu. Muhakkak ki biz (hak ettiğimiz cezayı) tadacağız."

32. Âyet

فَاَغْوَيْنَا‌كُمْ اِنَّا كُنَّا غَاو۪ينَ

"Evet, biz sizi azdırdık; çünkü kendimiz de azmıştık."

33. Âyet

فَاِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ

Şüphesiz o gün onlar azapta ortaktırlar.

34. Âyet

اِنَّا كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِم۪ينَ

İşte muhakkak ki Biz, suçlulara böyle yaparız.

35. Âyet

اِنَّهُمْ كَانُٓوا اِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَۙ

Çünkü onlara, "Allah'tan başka İlâh yoktur" denildiği zaman (onlar kibirlenerek) büyüklük taslıyorlardı.

36. Âyet

وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍۜ

"Biz, mecnun bir şair için ilâhlarımızı mı bırakacağız" diyorlardı.

37. Âyet

بَلْ جَٓاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَل۪ينَ

Bilakis! O (resulümüz), Hak (olan Kur'ân) ile (onlara) geldi ve (kendinden önceki) resulleri(mizi) tasdik etti.

38. Âyet

اِنَّكُمْ لَذَٓائِقُوا الْعَذَابِ الْاَل۪يمِۚ

Muhakkak ki siz, (kıyamet günü o) elem verici (iç yakan) azabı tadacaksınız.

39. Âyet

وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ

Ve siz sadece yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz.

40. Âyet

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ

Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.

41. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌۙ

İşte onlar için (bir kısmı bu dünyada da) bilinen bir rızık,

42. Âyet

فَوَا‌كِهُۚ وَهُمْ مُكْرَمُونَۙ

(Türlü) Meyveler vardır. Onlar ikram görenlerdir.

43. Âyet

ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِۙ

Naîm cennetlerinde.

44. Âyet

عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ

(Onlar) Tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.

45. Âyet

يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَاْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ

(Onların aralarında) Kaynağından (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.

46. Âyet

بَيْضَٓاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِب۪ينَۚ

(O içecek) Bembeyazdır; içenler için (tarifi imkânsız şekilde) lezzetlidir.

47. Âyet

لَا ف۪يهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ

O içecek baş döndürmez ve (içenler) onunla sarhoş olmaz.

48. Âyet

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ ع۪ينٌۙ

(Onların) Yanlarında, bakışlarını (eşlerinden) ayırmayan iri gözlü (güzel bakışlı hûri)ler vardır.

49. Âyet

كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ

Sanki onlar, saklı yumurta(dan çıkmış ve gün yüzü görmemiş) gibidirler.

50. Âyet

فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ

(O gün) Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına dönerek (sohbet edip birbirlerine sorular) sorarlar.

51. Âyet

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ اِنّ۪ي كَانَ ل۪ي قَر۪ينٌۙ

Sohbet edenlerden biri, "doğrusu benim bir arkadaşım vardı" der.

52. Âyet

يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّق۪ينَ

(O bana) Derdi ki: "Sen de (dirilmeyi) tasdik edenlerden misin?"

53. Âyet

ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباً وَعِظَاماً ءَاِنَّا لَمَد۪ينُونَ

"Biz öldükten, toprak ve kemik hâline geldikten sonra, biz mi bir daha (diriltilip) hesap vereceğiz?"

54. Âyet

قَالَ هَلْ اَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ

(O zat, yaşadığı bu hadiseyi anlattıktan sonra Allah orada bulunanlara) "Siz (işin gerçeğine) vakıf mısınız?" buyurdu.

55. Âyet

فَاطَّـلَعَ فَرَاٰهُ ف۪ي سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِ

Derken, (konuşan) baktı ve arkadaşını cehennemin ortasında gördü.

56. Âyet

قَالَ تَاللّٰهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْد۪ينِۙ

(Ona) Dedi ki: "Allah'a yemin ederim ki sen az daha beni de (cehenneme yuvarlayıp) mahvedecektin."

57. Âyet

وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبّ۪ي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَر۪ينَ

"Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (sizinle beraber orada) bulunanlardan olacaktım."

58. Âyet

اَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّت۪ينَۙ

(58-59) "Peki (nasılmış), biz (dünyada) ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek (cennette ebedi olarak kalacak) ve biz (imanımızdan dolayı) azap görmeyecek kimseler değil miymişiz?"

59. Âyet

اِلَّا مَوْتَتَنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَ

Bu âyetin meali 58. âyetle birlikte verilmiştir.

60. Âyet

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

Şüphesiz bu, azîm kurtuluşun (ve saadetin) ta kendisidir.

61. Âyet

لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ

Çalışanlar böylesi (bir kurtuluş ve saadet) için çalışsınlar.

62. Âyet

اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلاً اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ

Şimdi, böyle (bir nimetle) ağırlanmak mı daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?

63. Âyet

اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِم۪ينَ

Şüphesiz Biz o (zakkum ağacın)ı zalimler için bir imtihan (vesilesi) kıldık.

64. Âyet

اِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ ف۪ٓي اَصْلِ الْجَح۪يمِۙ

Elbette o, cehennemin dibinde (bitip) çıkan bir ağaçtır.

65. Âyet

طَلْعُهَا كَاَنَّهُ رُؤُ۫سُ الشَّيَاط۪ينِ

Onun tomurcukları sanki şeytanların başları gibi (içi boş ve acı)dır.

66. Âyet

فَاِنَّهُمْ لَاٰكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۜ

Cehennemdekiler ondan yerler ve karınlarını onunla doldururlar.

67. Âyet

ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْباً مِنْ حَم۪يمٍۚ

Sonra onlar için bunun üstüne (içlerini yakan) kaynar sudan bir içecek vardır.

68. Âyet

ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى الْجَح۪يمِ

(Bütün bunlardan) Sonra onların dönüşleri elbette cehennemedir.

69. Âyet

اِنَّهُمْ اَلْفَوْا اٰبَٓاءَهُمْ ضَٓالّ۪ينَۙ

Çünkü onlar babalarını dalâlette buldular.

70. Âyet

فَهُمْ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ

Ama onların izlerinde koşuşturmaya (onların yaptıkları yanlışı yapmaya) devam ettiler.

71. Âyet

وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ اَكْثَرُ الْاَوَّل۪ينَۙ

Andolsun, onlardan önceki (ümmet)lerin çoğu da dalâlete düşmüştü.

72. Âyet

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ مُنْذِر۪ينَ

(Yine) Andolsun ki Biz onlara da uyarıcılar göndermiştik.

73. Âyet

فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَر۪ينَۙ

Bak, uyarılanların âkıbeti nasıl oldu!

74. Âyet

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ۟

Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna. (Onlar o gün kurtuluş ve saadete erenlerdir)

75. Âyet

وَلَقَدْ نَادٰينَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُج۪يبُونَۚ

Andolsun ki Nûh, (kavminden ümidini kesince) Bize (yalvararak dua edip) nidâ etmişti. Biz de (duaya) ne güzel icabet edeniz!

76. Âyet

وَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۘ

Onu ve ehlini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

77. Âyet

وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاق۪ينَۘ

Biz (yeryüzünde yalnız) Nûh'un zürriyetini kalıcı kıldık.

78. Âyet

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَۘ

Sonradan gelenler içinde ona (hayırlı ve şerefli bir nam) bıraktık.

79. Âyet

سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِي الْعَالَم۪ينَ

(Bütün) Âlemlerde Nûh'a selam olsun!

80. Âyet

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.

81. Âyet

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ

Çünkü o, Bizim mü'min kullarımızdandı.

82. Âyet

ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَر۪ينَ

Sonra Biz, (Nûh'u yalanlamalarından dolayı) diğerlerini (suda) boğduk.

83. Âyet

وَاِنَّ مِنْ ش۪يعَتِه۪ لَاِبْرٰه۪يمَۢ

Şüphesiz İbrâhîm de onun yolundan gidenlerdendi.

84. Âyet

اِذْ جَٓاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍ

(Muhakkak ki) O, Rabbine selim bir kalp ile geldi.

85. Âyet

اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَاذَا تَعْبُدُونَۚ

Hani o (bir bayram gecesi), babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz kime âbd ol(up kulluk ed)iyorsunuz?"

86. Âyet

اَئِفْكاً اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُر۪يدُونَۜ

"Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar(a) mı (tapmak) istiyorsunuz?"

87. Âyet

فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

"Peki, âlemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?"

88. Âyet

فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِۙ

Derken (Onların Allah'a iman etmeyeceklerini anladığında başını kaldırıp onların taptıkları) yıldızlara (şöyle) bir nazar edip baktı.

89. Âyet

فَقَالَ اِنّ۪ي سَق۪يمٌ

Ve "ben hastayım" dedi.

90. Âyet

فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِر۪ينَ

Bunun üzerine (kavmi onu orada bırakıp) arkalarını dönüp (bayram yerine) gittiler.

91. Âyet

فَرَاغَ اِلٰٓى اٰلِهَتِهِمْ فَقَالَ اَلَا تَاْكُلُونَۚ

Sonra (İbrâhîm) gizlice onların (uydurma) ilâhlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce o putlara) Dedi ki: "(Size sunulan bu yemekleri) Yemiyor musunuz?"

92. Âyet

مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ

"Neden konuşmuyorsunuz (yoksa konuşamıyor musunuz)?"

93. Âyet

فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْباً بِالْيَم۪ينِ

Derken sağ eliyle (kuvvetli) bir darbe indirmek üzere gizlice onların üzerlerine vardı (da onları kırıp parçaladı).

94. Âyet

فَاَقْبَلُٓوا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ

Akabinde (kavmi) koşarak ona geldiler.

95. Âyet

قَالَ اَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَۙ

(İbrâhîm) Dedi ki: "Yonttuğunuz şeylere mi âbd ol(up kulluk ed)iyorsunuz?"

96. Âyet

وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

"Oysa ki sizi de yaptığınız (bu) şeyleri de Allah yaratmıştır."

97. Âyet

قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَاناً فَاَلْقُوهُ فِي الْجَح۪يمِ

(Onlar ise) Dediler ki: "Onun için (yüksekçe) bir bina yapın ve (içinde bir ateş yakıp) derhal onu ateşe atın."

98. Âyet

فَاَرَادُوا بِه۪ كَيْداً فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَسْفَل۪ينَ

Böylece ona bir tuzak kur(up onu alçalt)mak istediler; fakat Biz onları en alçak kimseler kıldık.

99. Âyet

وَقَالَ اِنّ۪ي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبّ۪ي سَيَهْد۪ينِ

Nihayet (Biz kendisini ateşten kurtardıktan sonra İbrâhîm, kavmine) Dedi ki: "Muhakkak ki ben Rabbime gidiyorum, (O) bana doğru yolu gösterecektir."

100. Âyet

رَبِّ هَبْ ل۪ي مِنَ الصَّالِح۪ينَ

(Ve Bize de dua edip dedi ki) "Rabbim! Bana sâlihlerden (olacak bir evlat) hibe (edip ihsan) et."

101. Âyet

فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَل۪يمٍ

Bunun üzerine (Biz de) onu halîm (yumuşak huylu) bir oğul (olan İsmâîl) ile müjdeledik.

102. Âyet

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ اِنّ۪ٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنّ۪ٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰىۜ قَالَ يَٓا اَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُۘ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِر۪ينَ

Ne zaman ki (çocuk) onunla beraber yürüyecek çağa erişince (İbrâhîm ona), "yavrucuğum! Ben uykumda seni kes(ip Allah'a kurban et)tiğimi görüyorum, bir bak (düşün), sen ne görüyorsun (ne düşünüyorsun)?" dedi. (O da cevaben) "Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

103. Âyet

فَلَمَّٓا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَب۪ينِۚ

Her ikisi de (Allah'ın emrine) teslim olup (İbrâhîm kurban etmek için) onu alnının bir tarafı (yere gelecek şekilde, yanı) üzerine yatırınca,

104. Âyet

وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَٓا اِبْرٰه۪يمُۙ

Biz, "ey İbrâhîm!" diye ona nidâ ettik.

105. Âyet

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَاۚ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

"Andolsun sen (bir resul olarak Allah'ın muradını anladın ve gördüğün) rüyanı gerçekleştirdin. İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız."

106. Âyet

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُا الْمُب۪ينُ

"Muhakkak ki bu, apaçık bir imtihandı."

107. Âyet

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظ۪يمٍ

Ve Biz ona, büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.

108. Âyet

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَ

Sonradan gelenler içinde ona (hayırlı ve şerefli bir nam) bıraktık.

109. Âyet

سَلَامٌ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ

İbrâhîm'e selam olsun.

110. Âyet

كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.

111. Âyet

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ

Çünkü o, Bizim mü'min kullarımızdandı.

112. Âyet

وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ نَبِياًّ مِنَ الصَّالِح۪ينَ

Bir de onu sâlihlerden bir nebî olan İshâk ile müjdeledik.

113. Âyet

وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اِسْحٰقَۜ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ مُب۪ينٌ۟

O (İsmâîl)i de İshâk'ı da mübarek (kutlu ve şerefli) kıldık. Lakin her ikisinin neslinden güzellik yapanlar da vardır, nefsine apaçık zulmedenler de.

114. Âyet

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَۚ

Andolsun ki Biz Mûsâ'ya ve Hârûn'a da lütufta bulunduk.

115. Âyet

وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظ۪يمِۚ

Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntı (olan Firavun'un zulmün)den kurtardık.

116. Âyet

وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِب۪ينَۚ

Onlara yardım ettik de galip gelen onlar oldular.

117. Âyet

وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَب۪ينَۚ

Biz onlara apaçık anlaşılan bir kitap (olan Tevrât)ı verdik.

118. Âyet

وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۚ

Her ikisini de sırât-ı mustakîme (dosdoğru yola) hidâyet ettik.

119. Âyet

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْاٰخِر۪ينَ

Sonradan gelenler içinde onlara (hayırlı ve şerefli bir nam) bıraktık.

120. Âyet

سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ

Mûsâ ve Hârûn'a selam olsun.

121. Âyet

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.

122. Âyet

اِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ

Çünkü ikisi de Bizim mü'min kullarımızdandı.

123. Âyet

وَاِنَّ اِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۜ

Muhakkak ki İlyâs da (gönderdiğimiz) resullerdendi.

124. Âyet

اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ٓ اَلَا تَتَّقُونَ

Hani o, kavmine şöyle demişti: "(Siz hâlâ) Takvâ sahibi olmuyor (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışmıyor) musunuz?"

125. Âyet

اَتَدْعُونَ بَعْلاً وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِق۪ينَۙ

(125-126) "Yarat(ıp biçim vererek düzenley)enlerin en güzeli olan, sizin de Rabbiniz, sizden önceki atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı bırakıp da (taştan yontulmuş bir put olan) Ba'l'e mi (dua edip) yalvarıyorsunuz."

126. Âyet

اَللّٰهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ

Bu âyetin meali 125. âyetle birlikte verilmiştir.

127. Âyet

فَكَذَّبُوهُ فَاِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ

Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu sebeple muhakkak ki onlar, elbette (cehennemde) hazır bulundurulacak olanlardır.

128. Âyet

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ

Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.

129. Âyet

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِر۪ينَ

Sonradan gelenler içinde ona (hayırlı ve şerefli bir nam) bıraktık.

130. Âyet

سَلَامٌ عَلٰٓى اِلْ‌يَاس۪ينَ

İlyâs'a selam olsun.

131. Âyet

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ

İşte Biz, muhsinleri (güzellik yapıp güzel olanları) böyle mükâfatlandırırız.

132. Âyet

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِن۪ينَ

Çünkü o, Bizim mü'min kullarımızdandı.

133. Âyet

وَاِنَّ لُوطاً لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۜ

Muhakkak ki Lût da (gönderdiğimiz) resullerdendi.

134. Âyet

اِذْ نَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَـهُٓ اَجْمَع۪ينَۙ

Hani Biz, onu ve bütün ailesini (kavminin işlediği hayâsızlıktan dolayı onlarla beraber helâk olmaktan) kurtarmıştık.

135. Âyet

اِلَّا عَجُوزاً فِي الْغَابِر۪ينَ

Ancak bir kocakarı (olan karısı) müstesna. O, geride (azaba uğrayacaklarla beraber) kalanlardan oldu.

136. Âyet

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَر۪ينَ

Sonra diğerlerini darmadağın ettik.

137. Âyet

وَاِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِح۪ينَۙ

(137-138) (Ey insanlar!) Elbette siz, sabah ve akşam onların (harab olmuş yurtlarının) yanından geçip gidiyorsunuz. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

138. Âyet

وَبِالَّيْلِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ۟

Bu âyetin meali 137. âyetle birlikte verilmiştir.

139. Âyet

وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَۜ

Muhakkak ki Yûnus da (gönderdiğimiz) resullerdendi.

140. Âyet

اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ

Hani o, (kavminden hiç kimse ona iman etmedi diye) dolu bir gemiye (binip kavminden) kaçmıştı.

141. Âyet

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَض۪ينَۚ

(Gemi denizin ortasında fırtınaya yakalandı. Gemidekiler "içimizde uğursuz biri var" dediler ve onu gemiden atmak için aralarında) Kur'a çektiler, (Yûnus, kur'ayı) kaybedenlerden oldu (ve onu denize attılar).

142. Âyet

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ

(Yûnus, Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için denizin ortasında) Kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu.

143. Âyet

فَلَوْلَٓا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّح۪ينَۙ

Eğer o, (tövbe ve istiğfar edip Allah'ı) tesbih edenlerden olmasaydı,

144. Âyet

لَلَبِثَ ف۪ي بَطْنِه۪ٓ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

(İnsanların) Tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

145. Âyet

فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَٓاءِ وَهُوَ سَق۪يمٌۚ

Derken Biz onu (balığın karnından çıkarıp) hasta bir vaziyette ıssız bir yere bıraktık.

146. Âyet

وَاَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْط۪ينٍۚ

Ve üzerine (gölge yapması için geniş yapraklı) kabak türünden bir ağaç bitirdik.

147. Âyet

وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَلْفٍ اَوْ يَز۪يدُونَۚ

Daha sonra onu, yüz bin veya daha fazla insana (resul olarak) gönderdik.

148. Âyet

فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى ح۪ينٍۜ

Sonunda (kavmi) ona iman ettiler. Bunun üzerine Biz de onları belli bir süreye kadar (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.

149. Âyet

فَاسْتَفْتِهِمْ اَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَۙ

(Resulüm!) Şimdi sor onlara! "Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı?"

150. Âyet

اَمْ خَلَقْنَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِنَاثاً وَهُمْ شَاهِدُونَ

Yoksa Biz melekleri dişi olarak yarattık da onlar (buna) şahid mi oldular?

151. Âyet

اَلَٓا اِنَّهُمْ مِنْ اِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَۙ

(151-152) Dikkat edin! Muhakkak ki onlar iftira edip, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.

152. Âyet

وَلَدَ اللّٰهُۙ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

Bu âyetin meali 151. âyetle birlikte verilmiştir.

153. Âyet

اَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَن۪ينَۜ

(Allah) Kızları oğullara tercih mi etti!

154. Âyet

مَا لَـكُمْ۠قف كَيْفَ تَحْكُمُونَ

Size ne oluyor, nasıl (böyle) hüküm veriyorsunuz?

155. Âyet

اَفَلَا تَذَكَّرُونَۚ

Hiç tezekkür ed(erek düşünüp ibret al)mıyor musunuz?

156. Âyet

اَمْ لَـكُمْ سُلْطَانٌ مُب۪ينٌۙ

Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?

157. Âyet

فَاْتُوا بِكِتَابِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Eğer doğru sözlülerden iseniz (bu iddianızı doğrulayacak) kitabınızı getirin!

158. Âyet

وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَباًۜ وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ اِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَۙ

Bir de onlar, melekler ve cinler arasında bir neseb (bağı) uydurdular. Andolsun ki cinler de (kıyamet günü huzurumuzda hesap vermek için) hazır bulunacaklarını bilirler.

159. Âyet

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ

(Dikkat edin!) Allah Subhân'dır, onların vasıflandırmalarından (ve her türlü noksanlıktan münezzehtir. Onlar Allah'a iftira ettikleri için cehenneme gireceklerdir).

160. Âyet

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ

Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna.

161. Âyet

فَاِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَۙ

(161-163) (Ey kâfirler!) Ne siz ne de âbd ol(up kulluk yap)tıklarınız, cehenneme girecek kimseden başkasını fitneye düşür(üp Allah'a karşı azdırıp saptıra)mazsınız.

162. Âyet

مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِن۪ينَۙ

Bu âyetin meali 161. âyetle birlikte verilmiştir.

163. Âyet

اِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَح۪يمِ

Bu âyetin meali 161. âyetle birlikte verilmiştir.

164. Âyet

وَمَا مِنَّٓا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ

(Allah'ın rızası için saf bağlayanlar şöyle derler) "Bizden her birimizin (sadece Allah tarafından) bilinen bir makamı vardır."

165. Âyet

وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّٓافُّونَۚ

"Muhakkak ki biz, (Allah'ın rızası için) saf saf dizilenleriz."

166. Âyet

وَاِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ

"Muhakkak ki biz, (Allah'ı) tesbih edenleriz."

167. Âyet

وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَۙ

(167-169) (Müşrikler daha önce) Şöyle diyorlardı, "eğer bizim yanımızda da öncekiler(e verilenler)den bir zikir (olan kitap) bulunmuş olsaydı, muhakkak ki biz de Allah'ın ihlâslı kulları olurduk!"

168. Âyet

لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْراً مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ

Bu âyetin meali 167. âyetle birlikte verilmiştir.

169. Âyet

لَـكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَص۪ينَ

Bu âyetin meali 167. âyetle birlikte verilmiştir.

170. Âyet

فَـكَفَرُوا بِه۪ۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

Fakat (Kur'ân kendilerine gelince) onu inkâr ettiler; ama yakında (onlar, hak ettikleri cezanın ne olduğunu) bil(ip gör)ecekler!

171. Âyet

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَل۪ينَۚ

Andolsun, (resul olarak) gönderilen kullarımız hakkında (şu) sözümüz geçmiştir:

172. Âyet

اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَۖ

"Şüphe yok ki onlara mutlaka yardım edilecektir."

173. Âyet

وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ

"Ve şüphesiz Bizim ordumuz galip gelecektir."

174. Âyet

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى ح۪ينٍۙ

(Resulüm!) O hâlde (sen) bir süreye kadar onlardan yüz çevir!

175. Âyet

وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ

Ve onları gözetle! Yakında (karşılaşacakları azabı) onlar da görecekler.

176. Âyet

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?

177. Âyet

فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَٓاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَر۪ينَ

(Azap) Onların sahasına indiğinde uyarılanların (fakat iman etmeyenlerin) sabahı ne kötüdür!

178. Âyet

وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى ح۪ينٍۙ

(Resulüm!) Bu sebeple (sen) bir süreye kadar onlardan yüz çevir!

179. Âyet

وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ

Ve onları gözetle, yakında (karşılaşacakları azabı) onlar da görecekler.

180. Âyet

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ

Senin Rabbin, izzet sahibi olan Rabbdır ki Subhân'dır (her türlü noksanlıktan ve) onların vasıflandırmalarından münezzehtir.

181. Âyet

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَۚ

(Gönderilen bütün) Resullere selam olsun!

182. Âyet

وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Ve âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.

Sâffât Sûresi Hakkında

Mekke döneminde muhtemelen En‘âm sûresinden sonra nâzil olmuştur. Adını ilk âyetin başındaki “ve’s-sâffât”tan (saf saf dizilenler) almıştır. Yüz seksen iki âyet olup fâsılası ilk on bir âyette “ا، ب، د، ق”, diğerlerinde “م، ن” harfleridir. Sâffât sûresinde Kur’an’da en çok tekrar edilen iki iman esasına vurgu yapıldığı görülmektedir. Bunlardan biri tevhid ilkesi, diğeri sorumluluk bilincinin oluşmasını sağlayan âhiret inancıdır. Sûrede insan türünün ilk döneminden itibaren başlayıp Hz. Nûh devrinde belirginlik kazanan hak-bâtıl mücadelesinin bazı safhalarına değinilmekte ve karşılaştığı güçlükler sebebiyle son peygamber bir taraftan teselli edilirken diğer taraftan gelecek için ona ümit verilmektedir.

Sûrenin muhtevası beş bölüm halinde incelenebilir. Birinci bölüm muhtemelen kâinatın düzeni ve yönetimiyle görevli olan meleklere (sâffât) yeminle başlar, ardından bütün evrenin yaratıcısı ve geliştiricisinin bir ve tek olduğu belirtilir. Gökyüzünün yaratılışı ve yıldızlarla süslenişine temas edilerek ilâhî mesajı zaptedip iletmekle görevli melekler âlemine hiçbir şekilde nüfuz edilemeyeceği bildirilir (âyet 1-10). İkinci bölümde gerçekleşmesi muhakkak olan âhiret hayatından bahsedilir. Hz. Peygamber’in müşrik olan muhataplarının ilâhî vahyi alaya aldıkları, Kur’an’ın üstünlüğü karşısında âcizliklerini gizlemek için onun bir sihir ürünü olduğunu söyledikleri ve ölüm sonrası hayatı gerçekleşmeyecek bir şey olarak telakki ettikleri belirtilir, ardından bu halleriyle öldükleri takdirde cehenneme nasıl girecekleri tasvir edilir. Dünyada inkâr ve zulüm konusunda yardımlaşan kimselerin âhirette birbirlerini suçlayacakları, fakat bunun hiçbir yarar sağlamayacağı, çünkü dünyada iken, geçmiş peygamberleri onaylayarak hakkı tebliğ eden son peygambere ve tevhid ilkesine karşı büyüklük tasladıkları bildirilir. Ardından cennet ehlinin mutlu hayatına dair bazı tasvirler yapılır (âyet 11-74). Üçüncü bölümde Hz. Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Hârûn, İlyâs, Lût ve Yûnus konu edinilir. Bunlardan İbrâhim ve İlyâs’ın tevhid mücadelesinden kesitler verilir (âyet 75-148). Sûrenin dördüncü bölümü Resûlullah’a hitapla başlar; Câhiliye Arapları’nın kız çocuklarının olmasını istemedikleri halde melekleri Allah’ın kızları diye telakki etmelerinin hangi mantığa dayandığının sorulması istenir. Onların kendilerine ilâhî bir mesaj geldiği takdirde Allah’ın hâlis kulları olacaklarını vaad ettikleri halde son peygamberin tebligatını inkâr ettikleri belirtilir (âyet 149-170). Beşinci bölümde Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberlerin ve dolayısıyla müminlerin mutlaka zafer kazanacaklarını ezelde takdir ettiği ifade edilir; ardından Resûl-i Ekrem’e inkârcıları bir süre kendi hallerine bırakması ve onları gözlem altında tutması emredilir; müşriklerin bir gün acı âkıbetlerini görecekleri haber verilir. Sûrenin son üç âyetinde Allah’ın yüceliği vurgulanmış, elçilerine selâm okunmuş ve âlemlerin rabbine övgüde bulunulmuştur.

Üslûp ve muhtevasından hareketle Sâffât sûresinin Mekke döneminin sonlarında nâzil olduğunu söylemek mümkündür. Hz. Peygamber’in ilk muhataplarını teşkil eden Kureyşliler, son ilâhî vahye bir süre ilgisiz kaldıktan sonra gittikçe taraftar topladığını görünce onu bir vâkıa olarak kabul etmeye mecbur kalmış, fakat küçümsemeye ve alay etmeye başlamışlardır. Sûrede bu davranışlarından dolayı Kureyşliler uyarılmış, geçmiş peygamberleri inkâr edenlerin başına gelenlerden ibret almaları istenmiş, ölümden sonraki hayatın sahnelerinden örnekler verilmiş, muhatapların düşünce ve gönül dünyasına hitap edilmiştir.

Hz. Peygamber, kendisine daha önceki üç ilâhî kitaptan da fazlasının verildiğini açıklarken Sâffât’ın da içinde bulunduğu, âyet sayısı yüzü aşan sûrelerin Zebûr’a denk geldiğini belirtmiştir (İbrâhim Ali, s. 224-227, 301, 313). Resûlullah’tan sûrenin son üç âyetini sohbetinin sonunda okuyan, diğer bir rivayete göre ise her namazın sonunda üç defa tekrar eden kimsenin kıyamet gününde büyük bir mükâfata nâil olacağı nakledilmiştir (İbn Kesîr, VI, 43; Şevkânî, IV, 405). Übey b. Kâ‘b’dan Hz. Peygamber’e nisbet edilerek rivayet edilen, “Sâffât sûresini okuyan kimseye bütün cin ve şeytanların sayısının on katı sevap verilir; inatçı şeytanlar kendisinden uzaklaşır ve şirkten kurtulmuş olur; koruyucu melekleri kıyamet gününde kendisinin peygamberlere iman ettiğine dair şahitlik yapar” anlamındaki sözün (Zemahşerî, IV, 69) asılsız olduğu kaydedilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 720). Muhammed Bekr İsmâil Sûretü’ś-Śâffât: Dirâse taĥlîliyye adıyla bir eser kaleme almıştır (Kahire 1986).

BİBLİYOGRAFYA:

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “śff” md.; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Sıdkī Cemîl el-Attâr), Beyrut 1415/1995, XXIII, 42; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 69; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, VI, 3, 43; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 720; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, Kahire 1349-51, IV, 405; Elmalılı, Hak Dini, V, 4044; Ca‘fer Şerefeddin, el-MevsûǾatü’l-Ķurǿâniyye ħaśâǿiśü’s-süver, Beyrut 1420/1999, VII, 201-224; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Feżâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 224-227, 301; A. Rippin, “al-Śāffāt”, EI² (İng.), VIII, 798.

Bekir Topaloğlu