1. Âyet
اَلرَّحْمٰنُۙ
Rahmân (herkesi ve her şeyi rahmetiyle kuşatan Allah odur ki),
Rahmân Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 55. sûresidir. Medenî bir sûredir, 78 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 97. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
اَلرَّحْمٰنُۙ
Rahmân (herkesi ve her şeyi rahmetiyle kuşatan Allah odur ki),
عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ
(Size) Kur'ân'ı (indirip resulüyle talim ettirdi) öğretti.
خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ
(O) İnsanı (alakasından ve sevgisinden) yarattı.
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
Ona (idrak etmeyi, Allah'ın âyetlerini okuyup anlayıp üzerinde ahlaka dönüştürmeyi ve anladığını başka insanlara) açıklamayı öğretti.
اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍۖ
Güneş ve Ay (O'nun belirlediği) bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.
وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ
Yıldızlar, bitkiler ve ağaçlar (hepsi O'na) secde ederler. (Hâl böyleyken insanın da Rahmân'a secde etmesi ve yaratılışının gereği olarak O'na âbd olmaya çalışması gerekmez mi!)
وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ
Göğü de O yükseltti, (her şeye bir denge ve) ölçü koydu. (İnsana da onu yaratılmış en şerefli varlık kılarak Allah'a âbd olma ölçüsünü koydu.)
اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ
Sakın (yaratılıştaki bu denge ve) ölçüde haddi(nizi) aş(arak onu bozmaya kalkış)mayın!
وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ
Ölçüyü adaletle tutun ve ölçüyü eksik tutmayın (gönlünüzdeki ölçüye de dikkat edin; Allah'a, insanlara ve varlığa gerektiği kadar kıymet verin)!
وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ
(O) Yeryüzünü de canlılar(ın yaşaması) için hazır hâle getirdi.
ف۪يهَا فَاكِهَةٌۖ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ
Orada (çeşit çeşit) meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları,
وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ
(Türlü türlü) Daneler ve hoş kokulu bitkiler (var etti).
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ
Allah, insanı tuğla gibi (pişmiş ve ses çıkaran) kuru bir çamurdan yarattı.
وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ
Cin(ler)i ise ateşin dumansız alevinden yarattı.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِۚ
(O, zahiri ve manevi olmak üzere) İki doğunun Rabbi ve iki batının Rabbidir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِۙ
(O, suları acı ve tatlı olan) İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.
بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِۚ
(Onlar birbirlerine kavuşurlar; ama) Aralarında (görülmeyen) bir engel vardır, (bu yüzden de) birbirine geçip karışmazlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ۬ وَالْمَرْجَانُۚ
İkisinden de inci ve mercan çıkar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِۚ
Denizde dağlar gibi akıp giden yükseltilmiş (yelkenli) gemiler de O'nundur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ
O (gökyüzü ve yeryüzü) üzerinde bulunan her şey fânidir (ve yok olacaktır).
وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
Ancak Zûl Celâli vel İkrâm (celal ve ikram sahibi ve celaliyle tecelli ettiği her muamelesinde mutlaka kuluna bir ikramı) olan Rabbinin vechi (zatı ve zatından tecelli eden El Esmâu'l Husnâ'sı) bâki kalacaktır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَاْنٍۚ
Göklerde ve yerde bulunanlar, (hepsi ihtiyaçlarını) O'ndan ister. O (da rahmetiyle onların ihtiyaçlarını karşılamak için) her gün (ve her an, her şeye müdâhil olup tecelli ederek yeni) bir yaratmadadır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِۚ
Ey (Allah'a âbd olma sorumluluğu gibi) ağır (bir) yük sahibi (olan) iki topluluk (insanlar ve cinler)! Yakında (tüm yaptıklarınıza hesap sormak için) sizinle ilgileneceğiz!
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُواۜ لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ
Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa, haydi çıkıp gidin (bakalım)! (Siz) Bir sultan olmadan (Allah'ın kendisine katından manen büyük bir güç verdiği bir kimse olmadan oradan) asla çıkıp gidemezsiniz.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِۚ
(Eğer Allah'ın kendisine katından manen büyük güç verdiği bir kimse olmadan oradan çıkıp gitmeye kalkışırsanız, Allah tarafından) Üzerinize ateşten bir alev ve yakıcı bir duman gönderilir de (ondan) asla kurtulamazsınız.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِۚ
Gökyüzü yarıl(ıp dökül)düğü, kızarmış yağ renginde (kıpkırmızı) bir gül gibi olduğu zaman (hâliniz nice olur)!
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ
İşte o gün insana da cine de günahı(nın) sorul(masına gerek kal)maz.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِس۪يمٰيهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ
(Çünkü o gün nefsinin hevâsına uyan) Mücrimler, simalarından tanınır da perçemlerinden ve ayaklarından yakalanı(p ateşe atılı)rlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ
İşte bu, mücrimlerin yalanladıkları cehennemdir.
يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍۚ
Onlar (o gün), o (ateş)le kaynar su arasında gidip gelirler.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ۟
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ جَنَّتَانِۚ
Fakat (hesap vermek için geleceği) Rabbinin makamından korkan (Allah'a karşı takvâ sahibi olan) kimseler için (o gün, Adn ve Naîm cenneti olmak üzere) iki cennet vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۙ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
ذَوَاتَٓا اَفْنَانٍۚ
(O iki cennet de kendine has) Çeşit çeşit (güzelliklere) sahiptir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
ف۪يهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِۚ
İkisinde de akıp giden iki pınar vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
ف۪يهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِۚ
İkisinde de her türlü meyveden (kuru ve yaş olmak üzere) çift çift vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى فُرُشٍ بَطَٓائِنُهَا مِنْ اِسْتَبْرَقٍۜ وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ دَانٍۚ
(O cennettekiler orada) Astarları parlak atlastan döşekler üzerine yaslanırlar. İki cennetin de meyveleri (zahmetsizce alınacak kadar onlara) yakındır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
ف۪يهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِۙ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ
Bu (cennet)lerin içinde bakışlarını (eşlerinden) ayırmayan (iri gözlü güzel)ler de vardır ki daha önceden onlara ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ
Sanki onlar yakut ve mercandırlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ
(Dünyada yapılan) İhsanın (ve güzelliğin) karşılığı (âhirette) ihsandan başka bir şey midir?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِۚ
Bu ikisinden başka (iman edip sâlih ameller işleyenler için Firdevs ve Me'vâ cenneti olmak üzere) iki cennet daha vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۙ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
مُدْهَٓامَّتَانِۚ
(Bu cennetlerin her ikisi de) Yemyeşildir!
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
ف۪يهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِۚ
İkisinde de durmaksızın çağlayan iki pınar vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
ف۪يهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌۚ
İkisinde de (çeşit çeşit) meyve, hurma ve nar vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
ف۪يهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌۚ
Bu (cennet)lerin içinde (bakışlarını eşlerinden ayırmayan) iyi huylu, güzel yüzlü (yaşıt güzel)ler de vardır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِۚ
(Onlar, harikulade) Çadırlarda ikamet eden hûrilerdir.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَٓانٌّۚ
Daha önceden onlara ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۚ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
مُتَّكِـ۪ٔينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍۚ
(O cennettekiler orada) Yeşil yastıklara ve (işlemeli) güzel döşeklere yaslanırlar.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
O hâlde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz?
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ
Zûl Celâli vel İkrâm (celal ve ikram sahibi ve celaliyle tecelli ettiği her muamelesinde mutlaka kuluna bir ikramı) olan Rabbinin (Rahmân olan) adı mübarek (ve şanı yüce)dir.
Çoğunluğun görüşüne göre Mekke döneminde nâzil olmuştur. İbn Mes‘ûd ve Mukātil’den gelen bazı rivayetlerde Medine’de indiği belirtilmişse de muhteva ve üslûbu dikkate alındığında Mekke döneminde indirilen sûrelerle benzerlik gösterdiği anlaşılır. Adını ilk âyette geçen “rahmân” kelimesinden alır. Sûrenin hemen hemen tamamında ilâhî rahmetin yansımalarından söz edildiği için bu adlandırma aynı zamanda içeriğiyle uygunluk gösterir. Yetmiş sekiz âyet olup fâsılaları iki âyette ر, yedi âyette م , diğerlerinde ن harfleridir. Rahmân sûresinde ikil (tesniye) bir anlatış biçimi hâkimdir. Bunun sûrede otuz bir defa tekrar edilen, “Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” meâlindeki hitabın insanlara ve cinlere yönelik olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Sûrenin baş tarafında insanın ve cinlerin yaratılışından söz edildikten başka (âyet: 14-15) daha sonra da insanlara ve cinlere birlikte hitap edilir (âyet: 31-36).
Tabiatın yaratılışı ve işleyişini, insanların ve cinlerin hizmetine verilişini, Allah’ın huzurunda mükellef tutulan bu iki türün âhiret âlemindeki hayatını konu edinen sûrenin muhtevasını iki bölüm halinde ele almak mümkündür. Birinci bölüm Allah’ın insana verdiği değerin vurgulanmasıyla başlar ve yaratıcının ihsan ettiği nimetlere dair bazı örnekler verilir. Bunların başında Cenâb-ı Hakk’ın insana okumayı, düşünüp anladığı ve duyduğu şeyleri anlatmayı öğretmesi gelir. Bu nimetler arasında belli bir hesap ve düzen içinde insana hizmet için görevini yerine getiren güneş, ay, yıldızlar, gök ve yer, ağaçlar, bitkiler, çeşit çeşit meyveler, yer küresinin su kısmını oluşturan denizlerde hâkim olan düzen ve bunların hayat için sağladığı faydalara temas edilir. Ardından yeryüzünde bulunan herkesin öleceği, sadece azamet ve kerem sahibi Allah’ın bâki kalacağı, göklerde ve yerde mevcut herkesin O’ndan talepte bulunduğu, tabiatı O’nun yönettiği ve tabiatın işleyişine kimsenin müdahale edemeyeceği belirtilir (âyet: 1-36). Sûrenin ikinci bölümünde kıyametin kopmasına değinilerek suçluların (inkârcılar) kötü âkıbeti kısaca tasvir edilir (âyet: 37-45); daha sonra dünyada iken rabbinin huzuruna çıkma endişesini taşıyan müminler zümresinin cennet hayatı anlatılır. Bu tasvirler arasında çeşit çeşit ağaçlar, meyveler, pınarlar, kalınacak yerler ve hûrilerden söz edilir (âyet: 46-78).
Rahmân sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’de sûre başlarındaki besmelerle birlikte 169 defa tekrarlanan ve her şeyi kuşatan ilâhî rahmeti remzeden “rahmân” ismiyle başlar; Allah’ın azamet, kerem ve lutuf sahibi oluşunu ifade eden “zü’l-celâli ve’l-ikram” ismiyle sona erer. Mekke döneminin sonlarında nâzil olduğu anlaşılan Rahmân sûresi uyarının yanında düşündürücü, özendirici ve ufuk açıcı hitapları, gönülleri etkileyen lafız ve mâna sanatlarıyla sevgi, esenlik ve barış dini olan İslâm’a çağrısını bir defa daha tekrarlar.
Câbir b. Abdullah’tan nakledilen bir rivayete göre Hz. Peygamber ashabına Rahmân sûresini okumuş, onların sükût etmesi üzerine de, “Ben bu sûreyi kendilerine mahsus gecede cinlere okuduğumda sizden daha güzel bir karşılık verdiler. ‘Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?’ âyetlerine geldiğim zaman onlar, ‘Hayır, ey rabbimiz, senin nimetlerinden hiçbirini inkâr etmeyiz, hamd ve şükür sana mahsustur’ dediler” buyurmuştur (Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 55; İbrâhim Ali, s. 320-321). Bazı tefsir kitaplarında Übey b. Kâ‘b yoluyla Hz. Peygamber’den nakledilen, “Rahmân sûresini okuyan kimse Allah’ın kendisine lutfettiği nimetlerin şükrünü yerine getirmiş olur” mânasındaki rivayetin (meselâ bk. Zemahşerî, VI, 19; Beyzâvî, IV, 229) mevzu olduğu kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 722; Zemahşerî, I, 684-685).
Angelika Neuwirth bir makalesinde (bk. bibl.) Rahmân sûresinde yer alan ikili formların ve özellikle “cennetân” (iki cennet) ifadesi üzerinde durmuştur. Sûre hakkında yapılan diğer çalışmalar arasında Şevkī Dayf’ın Sûretü’r-Raĥmân ve süver ķıśâr adlı eseri (Kahire 1971), yan yana bulundukları halde birbirine karışmayan ve her birinden inci ve mercan çıkan iki denizin (âyet: 19-22) coğrafî yeri hakkında Muhammed Mütevellî’nin makalesi ve Angelika Neuwirth ve M. A. S. Abdel Haleem’in makaleleri (bk. bibl.) zikredilebilir.
Celvetî şeyhi Abdülhay Celvetî, Tefsîr-i Ba’z-ı Süver-i Kur’âniyye adlı Türkçe eserinde açıkladığı on bir sûreden biri de Rahmân sûresidir (İÜ Ktp., TY, nr. 9771, vr. 23b-26a). Halûk Nurbâki de pozitif bilimin verileri ve bazı teorilerden faydalanarak yaptığı sûre tefsirlerinden birini Rahmân sûresine ayırmıştır: Kur’an’ın Hârika Mesajları I, Rahmân ve Vâkıa Sûreleri Yorumu (İstanbul 1988, s. 7-75). Rahmân sûresinin 26. âyetindeki “küllü men aleyhâ fân” (yeryüzünde bulunan her canlı fânidir) ibaresi Osmanlılar’da mezar taşlarına yazılması âdet olan ibareler arasında yer alır.
BİBLİYOGRAFYA:
Taberî, CâmiǾu’l-beyân, XXVII, 67-95; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), I, 684-685; VI, 19; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXIX, 83-138; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 229; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, VI, 484-505; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 722; Abdullah Mahmûd Şehhâte, Ehdâfü külli sûre ve maķāśıdühâ fi’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1980, II, 169-175; M. A. S. Abdel Haleem, “Context and Internal Relationships: Keys to Quranic Exegesis a Study of Surat al-Rahmân (Qur’an Chapter 55)”, Approaches to the Qur’ān (ed. G. R. Hawting - A. Shareef), London 1993, s. 71-98; A. Neuwirth, “Quranic Literary Structure Revisited: Surat al-Rahmân between Mythic Account and Decodation of Myth”, Story-telling in the Framework of Non-fictional Arabic Literature (ed. S. Leder), Wiesbaden 1998, s. 388-420; a.mlf., “Symmetre und Paarbildung in der Koranischen Eschatologie. Philologisch-Stilistisches zu Surat ar-Rahmân”, MUSJ, L/1 (1984), s. 445-480; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Feżâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 320-321; Muhammed Mütevellî, “et-Taŧbîķu’l-coġrâfî li-mâ câǿe fî ķavlihî teǾâlâ ‘merace’l-baĥreyni yelteķıyân’”, Mecelletü Külliyyeti’l-Ǿulûmi’l-ictimâǾiyye, II, Riyad 1978, s. 245-269; Zuhûr Ahmed Azher, “er-Raĥmân”, UDMİ, X, 223-224; Seyyid Muhammed Hüseynî - Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i er-Raĥmân”, DMT, IX, 386-387.
M. Kâmil Yaşaroğlu