Nâziât Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Nâziât Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 79. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 46 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 81. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

وَالنَّازِعَاتِ غَرْقاًۙ

Andolsun (âyetlerle insanın kalbindeki putları ve küfrü) şiddetle söküp çıkaran (resul)lere,

2. Âyet

وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطاًۙ

Kolaylıkla (Allah sevgisi ve muhabbetini gönüllere) bırakanlara,

3. Âyet

وَالسَّابِحَاتِ سَبْحاًۙ

(Allah'ı) Tesbih ettikçe tesbih edenlere (ve tesbih ettirenlere),

4. Âyet

فَالسَّابِقَاتِ سَبْقاًۙ

(Allah'ın rızasını kazanmak için) Yarıştıkça yarışanlara,

5. Âyet

فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْراًۢ

Ve (Allah'ın) işi(ni, âyetlerini) tedbir edenlere (âyetleri hayatına geçirip yaşayan ve yaşatmaya çalışanlara) andolsun ki!

6. Âyet

يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُۙ

O gün (Sûr'a ilk üfürülüşle kâinat) müthiş bir sarsıntıyla sarsılır.

7. Âyet

تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُۜ

Onu, ardından (ikinci üfleme) takip eder.

8. Âyet

قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌۙ

O gün kalpler (dehşet içinde) şiddetle çarpar.

9. Âyet

اَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌۢ

(Korkudan kâfirlerin) Gözleri (Rabbinin azameti karşısında) öne düşmüştür.

10. Âyet

يَقُولُونَ ءَاِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِۜ

(Hâl böyleyken) Onlar derler ki: "Gerçekten biz (öldükten sonra yine) eski hâlimize mi döndürüleceğiz."

11. Âyet

ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً نَخِرَةًۜ

"(Hem de) Çürüyüp dağılmış kemikler hâline geldikten sonra mı?"

12. Âyet

قَالُوا تِلْكَ اِذاً كَرَّةٌ خَاسِرَةٌۢ

"O takdirde bu, hüsranlı bir dönüş olur" dediler.

13. Âyet

فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌۙ

Hâlbuki o (dönüş), ancak tek bir haykırış (Sûr'a ikinci defa üfürülmesin)den ibarettir.

14. Âyet

فَاِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِۜ

(İşte o zaman) Birdenbire kendilerini (mahşer) meydan(ın)da buluverirler.

15. Âyet

هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ

(Resulüm!) Mûsâ'nın haberi sana geldi mi?

16. Âyet

اِذْ نَادٰيهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۚ

Hani Rabbi ona mukaddes vadi Tuvâ'da (şöyle) nidâ etmişti.

17. Âyet

اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۘ

"Firavun'a git; çünkü o, azdı."

18. Âyet

فَقُلْ هَلْ لَكَ اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰىۙ

(Ona) De ki: "(Küfür ve şirkinden) Arınmak ister misin?"

19. Âyet

وَاَهْدِيَكَ اِلٰى رَبِّكَ فَتَخْشٰىۚ

"Ve seni Rabbine (varan dosdoğru bir yola) hidâyet edeyim de böylece ondan haşyet duy(up kurtuluşa er)esin!"

20. Âyet

فَاَرٰيهُ الْاٰيَةَ الْـكُبْرٰىۘ

Bunun üzerine (Mûsâ, Firavun'a gitti ve) ona (Bizim tarafımızdan verilmiş olan) büyük mucizeyi gösterdi.

21. Âyet

فَـكَذَّبَ وَعَصٰىۘ

(O ise Mûsâ'yı) Hemen yalanladı ve isyan etti.

22. Âyet

ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰىۘ

Sonra (gördüğü mucizeyi inkâr etmek için var gücüyle) çabasını gösterdi, (apaçık ortada olan hakikate) sırtını döndü.

23. Âyet

فَحَشَرَ فَنَادٰىۘ

Derken (kavmini) topladı ve (onlara) seslendi.

24. Âyet

فَقَالَ اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰىۘ

(Onlara) "Ben, sizin e'âla (en yüce) olan rabbinizim!" dedi.

25. Âyet

فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُو۫لٰىۜ

Bunun üzerine Allah da onu, (herkese ibret olması için) sonun ve ilkin (âhiretin ve dünyanın) azabıyla yakalayıverdi.

26. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۜ۟

Şüphesiz ki bunda, (Allah'tan) haşyet duyan kimseler için elbette bir ibret vardır.

27. Âyet

ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقاً اَمِ السَّمَٓاءُۜ بَنٰيهَا۠قف

(Düşünün!) Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzü(nü yaratmak) mı? Onu (Allah) bina etti.

28. Âyet

رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ

Onun boyunu (aklınızın alamayacağı kadar) yükseltti ve ona belli bir düzen verdi.

29. Âyet

وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ

Gecesini kararttı, (gündüzün de) aydınlığını açığa çıkardı.

30. Âyet

وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَاۜ

Ondan sonra da yeryüzünü döşedi.

31. Âyet

اَخْرَجَ مِنْهَا مَٓاءَهَا وَمَرْعٰيهَاۖ

Ondan suyunu ve otlağını çıkardı.

32. Âyet

وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَاۙ

Dağları da sağlam bir şekilde (yeryüzüne) yerleştirdi.

33. Âyet

مَتَاعاً لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْۜ

(Bunları) Sizin ve hayvanlarınız için bir geçimlik yaptı.

34. Âyet

فَاِذَا جَٓاءَتِ الطَّٓامَّةُ الْكُبْرٰىۘ

Fakat (her şeyi altüst eden) o büyük felâket (olan kıyamet) geldiği zaman,

35. Âyet

يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَا سَعٰىۙ

O gün insan, (hayatı boyunca) ne için çalışıp çabaladığını hatırlar.

36. Âyet

وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِمَنْ يَرٰى

Cehennem de (dünyada manen kör olan; ama bugün hakikati apaçık) gören (azgın) kimselerin karşısına çıkarılır.

37. Âyet

فَاَمَّا مَنْ طَغٰىۙ

Artık kim (dünyada) azmışsa,

38. Âyet

وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۙ

Ve dünya hayatını (âhirete) tercih etmişse,

39. Âyet

فَاِنَّ الْجَح۪يمَ هِيَ الْمَاْوٰىۜ

Muhakkak ki onun varacağı yer cehennemdir.

40. Âyet

وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰىۙ

Kim de (hesap vermek için geleceği) Rabbinin makamından korkmuş ve nefsi(ni kötü arzu ve) heveslerden sakındırmışsa,

41. Âyet

فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَاْوٰىۜ

Muhakkak ki onun varacağı yer de cennettir.

42. Âyet

يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ

(Resulüm!) Sana (kıyamet) saatin(in) ne zaman gelip çatacağını sorarlar.

43. Âyet

ف۪يمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَاۜ

Sen onu nereden bilip bildireceksin!

44. Âyet

اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَاۜ

Onun nihai bilgisi yalnız Rabbine aittir.

45. Âyet

اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَاۜ

Sen ancak ondan haşyet duyanları uyarabilirsin.

46. Âyet

كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا

(Kâfirler) Kıyamet gününü gördüklerinde sanki (dünyada) ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.

Nâziât Sûresi Hakkında

Mekke döneminin sonlarında nâzil olmuştur. Adını ilk âyette geçen “şiddetle çekip alanlar” anlamındaki nâziât kelimesinden alır. Buhârî, bab başlığında sûrenin adını ilk âyetinin başlangıcından alarak Ve’n-Nâziât şeklinde gösterir (Buhârî, “Tefsîr”, 79). 14. âyete işaretle “Sâhire” (mahşer yeri), 34. âyete işaretle “tâmme” (büyük felâket) isimleriyle de anılır (Âlûsî, XXX, 22). Kırk altı âyet olup fâsılası “ا، م، ة” harfleridir.

Sûrenin ana konusu, kıyametin vuku bulacağını anlatmak ve dünyada iyi davrananlarla kötü davrananların âhirette varacakları mekânları haber vermektir. Bu çerçevede sûrenin muhtevasını üç bölüm halinde ele almak mümkündür. Birinci bölüm, Amme cüzü içinde Nâziât’la birlikte on bir defa tekrarlanan ve anlatımı pekiştirmeyi, konunun önemini vurgulamayı amaçlayan yemin ifadesiyle başlar. Burada üzerine yemin edilen ve beş sıfatla nitelendirilen varlıklar gök cisimleri olabileceği gibi klasik dönem İslâm âlimlerinin belirttiği üzere insanların ruhunu kabzeden ve evrenin yönetiminde görevlendirilen melekler de olabilir (Taberî, XXIV, 59, 61, 63; İbn Kesîr, VIII, 335). Kopuşunun dehşeti yürekleri titretecek olan kıyametin inkârcılar tarafından imkânsız görüldüğüne temas edildikten sonra onların bir anlık çığlığın ardından kendilerini mahşer yerinde bulacakları bildirilir (âyet: 1-14). İkinci bölümde, Hz. Mûsâ döneminde Mısır kralı olup gururu ve azgınlığı ile bilinen ve huzûr-ı ilâhîde hesap vereceğini aklından geçirmeyen Firavun’un Mûsâ’nın gönül alıcı davetine karşılık adamlarını toplayıp, “Ben sizin en yüce rabbinizim” dediği haber verilir ve onun Allah tarafından dünyada da âhirette de ibret verici bir cezaya çarptırıldığı zikredilir (âyet: 15-26). Üçüncü bölümde kozmik düzenin bozulmasıyla gerçekleşecek olan kıyametin kopmasından önce düzenin kuruluş ve işleyişine etkileyici cümlelerle temas edilir, daha sonra “her şeye baskın gelen büyük felâket” diye nitelendirilen kıyametin vukuuna geçilir. Hak ve adalet tanımayıp dünya hayatını mânevî değerlere tercih eden kimselerin cehenneme gireceği, rabbinin huzuruna çıkma endişesi taşıyıp nefsânî arzularına boyun eğmeyenlerin ise cennete gideceği zikredilir (âyet: 27-41). Son beş âyette kıyametin kopuş zamanının Hz. Peygamber’e sorulduğu, halbuki onu Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği, Resûlullah’ın bu konudaki görevinin onun endişesini taşıyanları uyarmaktan ibaret olduğu belirtilir ve ardından, inkârcıların onunla karşılaştıklarında dünyada sadece bir akşam vakti yahut kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanacakları ifade edilir.

Nâziât, Kur’ân-ı Kerîm’in altmış yedinci sûresi Mülk’ten itibaren başlayıp Kur’an’ın sonuna kadar devam eden, dördü hariç hepsi Mekkî olan, pek azı müstesna kıyamet gününe temas eden sûreler arasında yer almış ve etkileyici üslûbuyla hitap ettiği herkese sorumluluk duygusu telkin etmeyi hedeflemiştir.

Mufassal grubu sûreler içinde yer alan Nâziât’ın Hz. Peygamber tarafından Meâric sûresiyle birlikte namazın bir rek‘atında okunduğu rivayet edilmiştir (Buhârî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 6, 28; Müslim, “Śalâtü’l-müsâfirîn”, 275-279; krş. İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, s. 224-225, 307). “Allah, Ve’n-Nâziât sûresini okuyan kimseyi kabrinde ve kıyamet gününde farz bir namazı kılacak kadar tuttuktan sonra cennete koyar” meâlindeki hadisin (Zemahşerî, VII, 312; Beyzâvî, IV, 381) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Zemahşerî, I, 684-685 [neşredenlerin notu]; Muhammed et-Trablusî, II, 725).

Nâziât sûresi Hakkında genellikle Amme cüzü tefsirleri bağlamında çalışmalar yapılmıştır. Bunlar arasında Ebû Saîd el-Hâdimî’nin Risâle fî tefsîri sûreti’n-NâziǾât (DİA, XV, 26), Abdülhay Celvetî’nin Tefsîr-i Ba’z-ı Süver-i Kur’âniyye (a.g.e, I, 228) ve Kazâbâdî’nin Ĥâşiye Ǿalâ Tefsîri sûreti’n-Nebeǿ ve’n-NâziǾât ve ǾAbese (a.g.e., XXV, 120) adlı eserleri zikredilebilir. Saâdetullah Han Muhammed’in LevâmiǾu’l-beyân adlı kitabı (Haydarâbâd-Dekken 1345) Nebe’ ve Nâziât sûrelerinin tefsirini içerir. Ayrıca Muhammed Mübârek Abdullah’ın Tefsîru cüzǿi ǾAmme maǾa muķaddimeti’t-tefsîr (Kahire 1963) ve Mahmûd Ahmed Nahle’nin Dirâsât Ķurǿâniyye fî cüzǿi ǾAmme (İskenderiye 1988) adlı çalışmaları sayılabilir. Urduca’da da çok sayıda Amme cüzü tefsiri yapılmıştır (Cemîl Nakvî, s. 97-109).

BİBLİYOGRAFYA:

Buhârî, “Tefsîr”, 79, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 6, 28; Müslim, “Fiten”, 132, “Śalâtü’l-müsâfirîn”, 275-279; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Riyad 1424/2003, XXIV, 59, 61, 63; Sa‘lebî, el-Keşf ve’l-beyân fî tefsîri’l-Ķurǿân (nşr. Seyyid Kesrevî Hasan), Beyrut 1425/2004, VI, 368; Zemahşerî, el-Keşşâf (nşr. Âdil Ahmed Abdülmevcûd v.dğr.), Riyad 1418/1998, I, 684-685; VII, 312; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 381; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân, VIII, 335; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Beyrut 1408/1987, II, 725; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), XXX, 22; Cemîl Nakvî, Urdû Tefâsîr-Kitâbiyât, İslâmâbâd 1992, s. 97-109; İbrâhim Ali es-Seyyid Ali Îsâ, Feżâǿilü süveri’l-Ķurǿâni’l-Kerîm, Kahire 1421/2001, s. 224-225, 307; Nuri Özcan, “Abdülhay Celvetî”, DİA, I, 228; Mustafa Yayla, “Hâdimî, Ebû Saîd”, a.e., XV, 26; Mustafa Öz, “Kazâbâdî”, a.e., XXV, 120; Seyyid Muhammed Hüseynî - Mahbûbe Müezzin, “Sûre-i en-NâziǾât”, DMT, IX, 403.

Abdülhamit Birışık