Munâfikûn Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Munâfikûn Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 63. sûresidir. Medenî bir sûredir, 11 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 104. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

اِذَا جَٓاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ اِنَّكَ لَرَسُولُ اللّٰهِۢ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّكَ لَرَسُولُهُۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَـكَاذِبُونَۚ

(Resulüm!) Münafıklar sana geldiklerinde, "biz şehadet ederiz ki sen kesinlikle Allah'ın resulüsün" derler. Allah da biliyor ki şüphesiz sen, O'nun resulüsün. Bununla beraber Allah şahidlik eder ki münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.

2. Âyet

اِتَّخَذُٓوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Onlar (senin Allah'ın resulü olduğuna dair) yeminlerini (kendilerine) bir kalkan yaptılar da (insanları) Allah yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları şey ne kötüdür!

3. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ اٰمَنُوا ثُمَّ كَفَرُوا فَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَفْقَهُونَ

Bunun sebebi; onların önce iman edip sonra kâfir olmalarıdır. Bu yüzden onların kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar fıkhed(erek apaçık ortada olan hakikati düşünüp idrak ed)emezler.

4. Âyet

وَاِذَا رَاَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ اَجْسَامُهُمْۜ وَاِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْۜ كَاَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌۜ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْۜ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَـكُونَ

Sen onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Eğer konuşurlarsa (öyle bir üslûpla konuşurlar ki) onların sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki (köklerinden kesilip duvara) dayanmış kütükler gibidir (hakikatle bağları kopmuş sadece cehennem ateşinde yanmaya yarayan odunlardır). (Onlar bir de hain oldukları için hep korku içinde yaşarlar ve bu sebeple duydukları) Her sayha (ve gürültü)yü kendi aleyhlerine sanırlar. (İşte asıl) Düşman onlardır. Kendini onlardan koru! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) döndürülüyorlar!

5. Âyet

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللّٰهِ لَـوَّوْا رُؤُ۫سَهُمْ وَرَاَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ

Onlara, "gelin, Allah'ın resulü sizin için (Allah'tan bir bağışlama ve) mağfiret dilesin" denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen onların, kibirlen(ip büyüklük taslay)arak (haktan) yüz çevirdiklerini görürsün.

6. Âyet

سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ اَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ اَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْۜ لَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ

(Resulüm! Sen) Onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onlar için birdir. Allah onları asla mağfiret ed(ip bağışla)mayacaktır. Çünkü Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.

7. Âyet

هُمُ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ لَا تُنْفِقُوا عَلٰى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ حَتّٰى يَنْفَضُّواۜ وَلِلّٰهِ خَزَٓائِنُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَا يَفْقَهُونَ

Onlar öyle kimselerdir ki, "Allah'ın resulünün yanında bulunanlara hiçbir şey vermeyin ki (onun etrafından) dağılıp gitsinler" derler. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'a aittir; fakat münafıklar fıkhed(erek apaçık ortada olan bu hakikati düşünüp idrak ed)emezler.

8. Âyet

يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَٓا اِلَى الْمَد۪ينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّۜ وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِه۪ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ۟

(Onlar bir de) "Andolsun ki eğer Medine'ye dönersek, şerefli olan (bizler), zelil olan (sizler)i kesinlikle oradan çıkaracaktır" derler. Hâlbuki asıl izzet (şeref ve üstünlük) Allah'a, O'nun resulüne ve mü'minlere aittir. Fakat münafıklar (bunu) bil(ip idrak ede)mezler.

9. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten alıkoymasın! Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

10. Âyet

وَاَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِيَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَٓا اَخَّرْتَـن۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۙ فَاَصَّدَّقَ وَاَكُنْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ

Sizden birinize ölüm gelip de, "Rabbim! Beni(m ecelimi) yakın bir vakte (kadar) erteleseydin de sadaka verip sâlihlerden olsaydım!" demesinden önce sizi rızıklandırdığımız şeylerden (Allah yolunda) infak edin!

11. Âyet

وَلَنْ يُؤَخِّرَ اللّٰهُ نَفْساً اِذَا جَٓاءَ اَجَلُهَاۜ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

Çünkü Allah, eceli geldiğinde hiç kimse(nin ölümün)ü asla ertelemez. Ve Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.

Munâfikûn Sûresi Hakkında

Medine döneminde nâzil olmuştur. Münafıklardan bahsedildiği için sûre Münâfikūn diye adlandırılmıştır. On bir âyet olup fâsılası ن harfidir. Sûrenin münafıklar hakkında nâzil olan ilk sekiz âyetinin nüzûl sebebine dair çeşitli rivayetler bulunmakla birlikte İbn Kesîr’in tercihine göre (Tefsîr, VII, 18) 5 veya 6 (626-627) yılında vuku bulan Benî Mustaliķ Gazvesi sırasında cereyan eden şu olay üzerine indirilmiştir: Ensardan bir kişiyle bir muhacir arasında su kuyusu yüzünden çıkan tartışmada münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl ensar tarafını tutmuş, muhacirlerin kendilerini rahatsız ettiğini ileri sürmüş ve Medine’ye dönüşlerinde güçlü olan ensarın zayıf muhacirleri şehirden çıkaracağını söylemiştir. Durumdan haberdar edilen Hz. Peygamber kendisini çağırtarak işin mahiyetini sorunca Abdullah olayı inkâr etmiştir. Sûrenin ilk âyetleri nâzil olup yalancılığı ortaya çıktığında kendisine Resûlullah’tan özür dilemesi tavsiye edilmişse de gururu yüzünden yanına gitmemiştir (İbnü’l-Cevzî, VIII, 271-272; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, VII, 17-23).

Münâfikūn sûresinin muhtevasını iki bölüm halinde ele almak mümkündür. Münafıkların dış görünümü ile ruhî portrelerine temas eden birinci bölümde bildirildiğine göre onlar yeri geldikçe yemin ederek müslüman olduklarını söyler, görünüşleri ve konuşmalarıyla ilgi çekerler. Ancak içlerinden ya hiç inanmamış veya Mekke’de iman ettikleri Hz. Peygamber Medine’ye gelip menfaat ve otoritelerini ortadan kaldıracak âdil bir düzen kurunca tekrar küfre dönmüş ve müslümanları içten içe İslâm dininden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Aslında onlar hainlikleri yüzünden her bağırışı kendi aleyhlerine sanan korkaklardır. Bu bölümde ayrıca Abdullah b. Übeyy’in yukarıdaki sözlerine atıfta bulunulmuş ve bu çifte şahsiyetli kimselerin sakınılması gereken müslüman düşmanı oldukları ifade edilmiştir (âyet 1-8).

Sûrenin ikinci bölümünde müminler, insan fıtratında önemli bir yer işgal eden mal hırsı ve evlât sevgisinin kendilerini Allah yolundan alıkoymaması hususunda uyarılmış, ardından, durdurulması ve ertelenmesi mümkün olmayan ölüm gelip çatmadan önce Allah’ın verdiği imkânlardan kamu yararına harcama yapmaları (infak) istenmiştir (âyet 9-11).

Hızlı ve kapsamlı kültür değişmeleri, sosyal hayatı büyük çapta etkileyen siyasî hareketlerin gerçekleştiği dönemlerde zayıf karakterli kişilerde nifak denen çifte şahsiyet psikolojisinin oluşması tarihte ve günümüzde gözlemlenen bir husustur. Münâfikūn sûresi, Asr-ı saâdet’ten itibaren İslâm tarihinde müslüman toplumların önemli bir problemini teşkil eden nifakın teşhisi konusuna ışık tutmaktadır. Bazı tefsir kaynaklarında, “Münâfikūn sûresini okuyan kimse nifaktan uzak kalır” meâlinde nakledilen hadisin (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 112; Beyzâvî, IV, 282) mevzû olduğu kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 723).

Münâfikūn sûresiyle ilgili olarak Hasan Ferid Gülpâyigânî’nin Tefsîr-i Sûre-i Mübâreke-i CumuǾa ve Tefsîr-i Sûre-i Kerîme-i Münâfiķūn isimli bir çalışması vardır (Tahran 1985). Ahmet Vefa Temel, Münâfikûn Sûresi Tefsîri ve Tasvir Ettiği Münâfık Karakteri adıyla bir yüksek lisans çalışması yapmıştır (1996, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü).

BİBLİYOGRAFYA:

Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. Seyyid el-Cümeylî), Beyrut 1410/1990, s. 361-362; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 112; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, VIII, 271-278; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl, Beyrut 1410/1990, IV, 282; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, VII, 17-23; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, II, 723.

M. Kâmil Yaşaroğlu