1. Âyet
تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ
(Mutlak) Hükümranlık (kudret) elinde olan Allah odur ki mübarek (ve şanı yüce)dir ve O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
Mulk Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 67. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 30 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 77. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ
(Mutlak) Hükümranlık (kudret) elinde olan Allah odur ki mübarek (ve şanı yüce)dir ve O, her şeye Kadîr'dir (kudretiyle her şeyi hükmü altında tutandır).
اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاًۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ
O, hanginizin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, Azîz'dir, Ğafûr'dur (bütün şeref ve kudretin sahibi olan ve her türlü günahı mağfiret edendir).
اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقاًۜ مَا تَرٰى ف۪ي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
O ki yedi (kat) göğü tabaka tabaka (birbiriyle uyumlu olarak) yaratmıştır. Rahmân (olan Allah)ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Haydi gözü(nü) çevir (de bir bak), bir çatlaklık (bozukluk) görebiliyor musun?
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئاً وَهُوَ حَس۪يرٌ
Sonra gözü(nü) tekrar tekrar çevir (bak), göz(ün aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin bir hâlde sana dönecektir.
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُوماً لِلشَّيَاط۪ينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّع۪يرِ
Andolsun ki Biz dünya semâsını kandillerle (yıldızlarla) süsledik. Onları (gökteki gayb haberlerini dinlemek isteyen) şeytanlar için (atılacak) taşlar yaptık ve o (şeytan)lara (kıyamet günü) alevli ateş azabını hazırladık.
وَلِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ
Zira Rabblerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü varılacak yerdir!
اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقاً وَهِيَ تَفُورُۙ
Onlar, oraya atıldıkları zaman onun (öfkeli) uğultusunu işitirler; çünkü o kaynıyordur.
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِۜ كُلَّمَٓا اُلْقِيَ ف۪يهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَاْتِكُمْ نَذ۪يرٌ
(Cehennem) Neredeyse öfkesinden patlayacak (gibidir)! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa (cehennemin) bekçileri onlara, "size, (bugüne ulaşacağınızı haber veren) bir uyarıcı gelmedi mi?" diye sorarlar.
قَالُوا بَلٰى قَدْ جَٓاءَنَا نَذ۪يرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۚ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ كَب۪يرٍ
(Onlar da) Derler ki: "Evet, andolsun, bize (bugüne ulaşacağımızı haber veren) bir uyarıcı geldi; fakat biz (onu) yalanladık ve, 'Allah'ın hiçbir şey indirdiği yok, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz!' dedik."
وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا ف۪ٓي اَصْحَابِ السَّع۪يرِ
Yine şöyle derler: "Eğer biz, (onlara) kulak vermiş veya (Allah'ın afaktaki ya da enfüsteki âyetlerini düşünüp) akletmiş olsaydık, (şimdi şu) alevli ateşin halkı arasında bulunmazdık!"
فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْۚ فَسُحْقاً لِاَصْحَابِ السَّع۪يرِ
Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun o alevli ateşin halkı!
اِنَّ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ
Fakat gıyâben Rabblerinden haşyet duyanlara gelince, (o gün) onlar için (geniş) bir mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.
وَاَسِرُّوا قَوْلَكُمْ اَوِ اجْهَرُوا بِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Sözünüzü (ister) gizleyin veya (ister) açığa vurun (fark etmez). Çünkü Allah, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ۟
(Hiç) Yaratan (yarattığını) bilmez mi? O, Latîf'tir, Habîr'dir (her şeye nûruyla tecelli eden, lütufta bulunan ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).
هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا ف۪ي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪ۜ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ
O, yeryüzünü size boyun eğdirendir. Şu hâlde onun omuzları (üzerin)de yürüyün ve (Allah'ın) rızkından yiyin. Ve (unutmayın ki sonunda kabirlerden) diriliş (ve dönüş) ancak O'nadır.
ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ فَاِذَا هِيَ تَمُورُۙ
Gökte olan (Allah)ın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? (Kıyamet günü) Bir de bakarsınız ki o (yer, büyük bir sarsıntıyla) sarsılır.
اَمْ اَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباًۜ فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذ۪يرِ
Yahut gökte olan (Allah)ın üzerinize (taş yağdıran) bir fırtına göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? İşte (bu) uyarı (ve tehdidi)min ne demek olduğunu yakında bil(ip anlay)acaksınız!
وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ
Andolsun ki onlardan öncekiler de (uyarılarımı) yalanladılar; ama Beni inkâr (etmenin sonucu) nasılmış (gördüler)!
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَٓافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُۜ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ
Onlar üstlerinde (kanatlarını) aça kapata uçan kuşları görmediler mi? Onları (havada) Rahmân (olan Allah)tan başkası tutmuyor. Muhakkak ki O, her şeyi (her şey ile) görendir.
اَمَّنْ هٰذَا الَّذ۪ي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِۜ اِنِ الْكَافِرُونَ اِلَّا ف۪ي غُرُورٍۚ
Yahut Rahmân (olan Allah)a karşı şu size yardım edecek ordunuz (taraftarlarınız) hani kimlerdir? (Hayır! Onlar kimseyi bulamazlar; çünkü) Kâfirler ancak bir aldanma içindedirler.
اَمَّنْ هٰذَا الَّذ۪ي يَرْزُقُكُمْ اِنْ اَمْسَكَ رِزْقَهُۚ بَلْ لَجُّوا ف۪ي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ
Yahut (Allah, size verdiği) rızkını kesiverse size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır! (Onlar kimseyi yine bulamazlar; ama) Onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.
اَفَمَنْ يَمْش۪ي مُكِباًّ عَلٰى وَجْهِه۪ٓ اَهْدٰٓى اَمَّنْ يَمْش۪ي سَوِياًّ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Şimdi (düşünün bakalım), yüz üstü (yere) kapanarak sürünen mi (gideceği yere varıp) hidâyete erer, yoksa sırât-ı mustakîmde (dosdoğru bir yolda) dimdik (ve düzgün) yürüyen mi?
قُلْ هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلاً مَا تَشْكُرُونَ
(Resulüm!) De ki: "Sizi yaratan, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O'dur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"
قُلْ هُوَ الَّذ۪ي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
De ki: "Sizi yeryüzünde (yaratıp) çoğaltan O'dur. (Kıyamet gününde ise hepiniz) O'nun huzurunda toplanacaksınız."
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ
Onlar (bir de) "eğer doğru söyleyenlerden iseniz (söyleyin bakalım) bu vaad (ettiğiniz kıyamet) ne zaman (gerçekleşecek)?" derler.
قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۖ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ
De ki: "O bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım."
فَلَمَّا رَاَوْهُ زُلْفَةً س۪ٓيـَٔتْ وُجُوهُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَق۪يلَ هٰذَا الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تَدَّعُونَ
Ama o (kıyamet)i yakından gördükleri zaman inkâr edenlerin yüzleri kötüleşir (ümitsizce kararır) ve (kendilerine), "işte sizin (alay ederek acele gelmesini) isteyip durduğunuz (gün) budur!" denilir.
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَهْلَكَنِيَ اللّٰهُ وَمَنْ مَعِيَ اَوْ رَحِمَنَاۙ فَمَنْ يُج۪يرُ الْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ
(Resulüm!) De ki: "Hiç düşündünüz mü? Allah beni ve beraberimdekileri (sizin istediğiniz gibi) helâk ed(ip hepimizi öldür)se veya (öyle yapmayıp da) bize rahmet ed(ip ecelimizi ertele)se (bile, o gün) kâfirleri elem verici (iç yakan) bir azaptan kurtaracak kimdir?"
قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِه۪ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَاۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ
De ki: "O, Rahmân (olan Allah)tır. Biz, O'na iman ettik ve yalnızca O'na tevekkül ettik. Artık kimin apaçık bir dalâlet içinde olduğunu yakında bil(ip anlay)acaksınız!"
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَصْبَحَ مَٓاؤُ۬كُمْ غَوْراً فَمَنْ يَاْت۪يكُمْ بِمَٓاءٍ مَع۪ينٍ
De ki: "Hiç düşündünüz mü? Eğer (Allah, sizin yaşam kaynağınız olan) suyunuzu (tamamen yerin dibine) çekiverse artık size kim bir su kaynağı getirebilir?" (Elbette ki sadece Rahmân olan Allah. O hâlde nasıl O'na şirk koşarsınız!)
Mekke döneminde nâzil olmuştur. Otuz âyettir. Adını ilk âyette geçen “mülk” (hükümranlık) kelimesinden alır. Tebâreke, Mücâdele, Mânia, Münciye, Vâkıye ve Mennâa olarak da adlandırılır. Fâsılası ر، م، ن harfleridir. “Sözünüzü ister gizli ister âşikâre söyleyin, O kalplerdeki duygu ve düşünceleri hakkıyla bilendir” meâlindeki 13. âyetinin, müşriklerin Hz. Peygamber’in aleyhinde konuşmaları ve birbirlerine, “Muhammed’in tanrısının duymaması için gizli konuşun” demeleri üzerine nâzil olduğu bildirilir (Vâhidî, s. 370).
Mülk sûresinin temel konusunun Allah’ın varlığını, birliğini, kâinatı yaratıp yönettiğini ve âhiretin mevcudiyetini kanıtlamak olduğunu söylemek mümkündür. Sûrenin muhtevası iki bölüm halinde açıklanabilir. Kâinatın yaratılış ve yönetiliş iktidarının Allah’ın elinde bulunduğunun ifadesiyle başlayan birinci bölümün ilk âyetlerinde içinde yaşanılan âlemin bir imtihan dünyası olduğu belirtilir, ardından ilâhî kudretin tabiata verdiği mükemmeliyetten bazı örnekler zikredilir (âyet 1-5). Daha sonra tabiatın mükemmel yapısı ve işleyişini gözlemek için duyulara, duyuların algısını değerlendirip yüce yaratıcıya ulaşmak için akla sahip kılınan insanlardan gerçeğe karşı direnenlerin durumlarına temas edilir ve uhrevî âkıbetlerinin acıklı tasvirleri yapılır. Cehennem ehlinin, dünyada iken ilâhî tebliğe kulak verip akıllarını kullanmış olsalardı alevli ateşe mâruz kalmayacakları yolunda itirafta bulunacakları haber verilir. Nihaî âkıbeti henüz görmeden rablerine haşyet derecesinde saygı gösterenlerin fevkalâde güzel bir muamele ile karşılaşacakları ifade edildikten sonra yüce yaratıcının her türlü hareket, davranış, düşünce ve duyguya vâkıf olduğu bildirilir (âyet 6-14).
İkinci bölümde, sema örneğiyle evrenin mükemmelliğine işaret edilen birinci bölüme karşılık arzın, insan türünün yaşamasına uygun hale getirilişiyle ilâhî lutuf ve kudrete temas edilmiş, kuş türünün tabiattaki mükemmel konumuna değinilmiş, insana verilen zâhirî ve bâtınî yetenekler hatırlatılmış, tabiatta hâkim olan ilâhî-tabii kanunların aksaması durumunda insanın elinden hiçbir şey gelmeyeceği belirtilmiştir. Bütün bunlara rağmen geçmiş peygamberler döneminde olduğu gibi (âyet 18) dinî gerçekleri yalanlamaya devam edenlerin âkıbetlerinin elem verici bir hayat olacağı ifade edilmiştir. Âyetlerden, muhatapların Allah’ın varlığından ziyade âhiret hayatının mevcudiyetini inkâr ettikleri anlaşılmaktadır. Çünkü âhiret hayatı insana sorumluluğunu hatırlatmakta ve gaflet içinde geçirdiği hayatın tadını kaçırmaktadır (âyet 15-30). Mülk sûresi gafletin bürüdüğü kalplere tutulan bir güneş gibidir. İlâhî güneş bu yüreklere nüfuz edebilmek için çeşitli yönlerden ışınlarını salmakta, ancak insanlar bu ışınların ziyâsından uzak kalmaktadır. Yûsuf sûresindeki bir âyet de (12/105) aynı hususa temas etmektedir: “Göklerde ve yerde nice işaretler vardır ki inkârcılar hiç ilgi göstermeden yanlarından geçip giderler.”
Hz. Âişe’den rivayet edilen bir hadiste Resûlullah’ın Secde ve Mülk sûrelerini her gece yatmadan önce okuduğu, yolculuk sırasında da bunu ihmal etmediği belirtilmektedir (Tirmizî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 9). Âlûsî, sûrenin faziletine dair bu tür haberlere dayanarak Mülk sûresini her gece okumanın mendup olduğu şeklindeki bir görüşü nakleder (Rûĥu’l-meǾânî, XXIX, 3; sûrenin faziletiyle ilgili diğer rivayetler için bk. Şevkânî, V, 257). Übey b. Kâ‘b’dan rivayet edilen ve bazı tefsir kaynaklarında yer alan, “Mülk sûresini okuyan kimse Kadir gecesini ihya etmiş gibi olur” meâlindeki hadisin (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 140) mevzû olduğu belirtilmiştir (Zerkeşî, I, 432).
Mülk sûresi hakkında yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: Ya‘kūb b. Osman el-Gaznevî, Tefsîrü’l-Fâtiĥa ve sûreti’l-Mülk (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 404; Esad Efendi, nr. 88; Fâtih, nr. 299); Abdülmecîd b. Nasûh Amâsî, Tefsîr-i Sûretü’l-Mülk (İÜ Ktp., TY, nr. 558); Mustafa b. Muhammed Ankaravî, Sûretü’l-Mülk Tefsiri (Süleymaniye Ktp., Hafîd Efendi, nr. 479; İÜ Ktp., TY, nr. 7); Hatiboğlu, Letâyifnâme (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3326; son iki eser Kazasker Muslihuddin Muhammed’in Arapça eserinin tercümesidir); Kemalpaşazâde, Tefsîru sûreti’l-Mülk (İstanbul 1316; nşr. Hasan Ziyâeddin Itr, Beyrut 1407/1986); Edirne Müftüsü Fevzi Efendi, Tesyîrü’l-fülk fî tefsîri Sûreti’l-Mülk (İstanbul 1307); Muhammed İbrâhim Abdülazîz Sa‘dî, Devrü’l-belâġa fî taǾdiyeti’l-aġrâżi’d-dîniyye maǾa taŧbîķ Ǿalâ sûreti’l-Mülk (Kahire 1991); Abdürrâzık Muhammed Mahmûd Fazl, MaǾa’l-Ķurǿâni’l-Kerîm fî sûreti’l-Mülk (Kahire 1990).
BİBLİYOGRAFYA:
Tirmizî, “Feżâǿilü’l-Ķurǿân”, 9; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Beyrut 1410/1990, s. 370; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 140; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, V, 257; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XXIX, 3; Ahmed Fethî Ramazan, “Fî Sûreti’l-Mülk dirâse belâġıyye taĥlîliyye”, Âdâbü’r-Râfideyn, XXIV, Bağdad 1992, s. 297-344; Zuhûr Ahmed Azhar, “Mülk”, UDMİ, XXI, 567-568.
M. Kâmil Yaşaroğlu