Muhammed Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Muhammed Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 47. sûresidir. Medenî bir sûredir, 38 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 95. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

اَلَّذ۪ينَ كَـفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ اَضَلَّ اَعْمَالَهُمْ

(Resulümüzü ve âyetlerimizi) İnkâr edip (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, (Allah) onların amellerini boşa çıkarmıştır.

2. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاٰمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۙ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَاَصْلَحَ بَالَهُمْ

İman edip sâlih ameller işleyenlere ve Rabbleri tarafından hak olarak Muhammed'e indirilen (Kur'ân)a iman edenlere gelince, (Allah) onların günahlarını kendilerinden (dahi) örtmüş ve hâllerini düzeltmiştir.

3. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْبَاطِلَ وَاَنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ اَمْثَالَهُمْ

Bunun sebebi; inkâr edenlerin bâtıla uymaları, iman edenlerin ise Rabblerinden (gelen) hakka tabi olmalarıdır. İşte Allah, onların (örnek teşkil eden) durumlarını insanlara böyle anlatır.

4. Âyet

فَاِذَا لَق۪يتُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَضَرْبَ الرِّقَابِۜ حَتّٰٓى اِذَٓا اَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثَاقَۙ فَاِمَّا مَناًّ بَعْدُ وَاِمَّا فِدَٓاءً حَتّٰى تَضَعَ الْحَرْبُ اَوْزَارَهَاۚۛ ذٰلِكَۜۛ وَلَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْۙ وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَ۬ا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍۜ وَالَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ فَلَنْ يُضِلَّ اَعْمَالَهُمْ

(Savaşta) İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman (onlar sizi öldürmeden siz onların) boyunlarını vurun! Nihayet onları iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da (sağ kalanları esir alın ve onların) bağ(ların)ı sıkıca bağlayın! Sonra da ya lütfederek (karşılıksız) ya da fidye alarak (onları salıverin)! Ve savaş ağırlıklarını bırakıncaya (onlar savaştan tamamen vazgeçinceye) kadar (böyle yapın)! İşte (yapılması gereken) budur! Eğer Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat (O) sizi birbirinizle imtihan etmek için (böyle yaptı). Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.

5. Âyet

سَيَهْد۪يهِمْ وَيُصْلِحُ بَالَهُمْۚ

Onları hidâyete erdirecek ve hâllerini düzeltecektir.* <Resulullah (s.a.v) Efendimiz bir hadis-i şerifinde, "insanlardan öylesi vardır ki cahil olarak ölür, âlim olarak dirilir" buyurmuşlardır.>

6. Âyet

وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَهَا لَهُمْ

Ve (sonunda) onları, kendilerine tarif ettiği cennete koyacaktır.

7. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Eğer siz Allah'a (ve O'nun resulüne dinini destekleyerek) yardım ederseniz, (O da) size yardım eder ve ayaklarınızı (sırât-ı mustakîmde) sabit kılar.

8. Âyet

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ وَاَضَلَّ اَعْمَالَهُمْ

İnkâr edenlere gelince, onların hakkı, yüzükoyun (cehenneme sürülerek) yıkımdır; çünkü (Allah) onların amellerini boşa çıkarmıştır.

9. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَرِهُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ

Bunun sebebi; Allah'ın indirdiğini onların kerih gör(üp beğenme)meleridir. Bu yüzden (Allah da) onların amellerini boşa çıkarmıştır.

10. Âyet

اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ دَمَّرَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْۘ وَلِلْكَافِر۪ينَ اَمْثَالُهَا

Onlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin âkıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları darmadağın etmiştir. (Bu) Kâfirlere de onların benzeri vardır.

11. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ مَوْلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاَنَّ الْكَافِر۪ينَ لَا مَوْلٰى لَهُمْ۟

Bunun sebebi, Allah'ın; iman edenlerin Mevlâ'sı (sahibi, dostu ve yardımcısı) olmasıdır. Kâfirlere gelince, onların mevlâsı (dostu ve yardımcısı) yoktur.

12. Âyet

اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ وَيَاْكُلُونَ كَمَا تَاْكُلُ الْاَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ

Muhakkak ki Allah, iman edip sâlih ameller işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kâfirler ise (dünyada biraz) faydalanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler (niçin yaratıldıklarına bakmadan sadece dünyanın hesabını yaparak yaşarlar). (İşte) Onların yeri ateştir.

13. Âyet

وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ هِيَ اَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ الَّت۪ٓي اَخْرَجَتْكَۚ اَهْلَكْنَاهُمْ فَلَا نَاصِرَ لَهُمْ

(Resulüm!) Biz, seni (yurdundan) çıkar(arak hicrete zorlay)an şehrin(in halkın)dan kuvvetçe daha güçlü nice memleketleri helâk ettik, onların hiçbir yardımcısı da olmadı.

14. Âyet

اَفَمَنْ كَانَ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّه۪ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُٓوءُ عَمَلِه۪ وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ

Hiç, Rabbinden apaçık bir delil (olan vahiy) üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine süslü görünen ve (nefislerinin) hevâlarına (arzu ve isteklerine) tabi olan kimseler gibi olur mu?

15. Âyet

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ ف۪يهَٓا اَنْهَارٌ مِنْ مَٓاءٍ غَيْرِ اٰسِنٍۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِب۪ينَۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّىۜ وَلَهُمْ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْۜ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِي النَّارِ وَسُقُوا مَٓاءً حَم۪يماً فَقَطَّعَ اَمْعَٓاءَهُمْ

Muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) vaad edilen cennetin misali (şöyledir), orada (zamanla hiçbir vasfı) bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için (tarifi imkânsız şekilde) lezzetli şaraptan ırmaklar ve saf (süzme) baldan ırmaklar vardır. Ayrıca orada onlar için meyvelerin her çeşidi ve Rabblerinden bir mağfiret vardır. (Hiç bu kimselerin durumu) Ateşte ebedi kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?

16. Âyet

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِــعُ اِلَيْكَۚ حَتّٰٓى اِذَا خَرَجُوا مِنْ عِنْدِكَ قَالُوا لِلَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مَاذَا قَالَ اٰنِفاً۠قف اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ

(Resulüm!) Onlardan seni dinlemeye gelenler de vardır. Fakat onlar senin yanından çıktıkları zaman kendilerine ilim verilmiş olanlara (alaylı bir şekilde), "az önce ne dedi?" derler. İşte onlar, Allah'ın, kalplerini mühürlediği ve (nefislerinin) hevâlarına tabi olan kimselerdir.

17. Âyet

وَالَّذ۪ينَ اهْتَدَوْا زَادَهُمْ هُدًى وَاٰتٰيهُمْ تَقْوٰيهُمْ

Hidâyete erenlere gelince, Allah onların hidâyetlerini arttırır ve onlara takvâlarını (Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını bilip yerine getirmeleri için manen bir güç, kuvvet) verir.

18. Âyet

فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ تَاْتِيَهُمْ بَغْتَةًۚ فَقَدْ جَٓاءَ اَشْرَاطُهَاۚ فَاَنّٰى لَهُمْ اِذَا جَٓاءَتْهُمْ ذِكْرٰيهُمْ

O (nefislerinin arzu ve isteklerine tabi ola)nlar, (kıyamet) saatin(in) ansızın kendilerine gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Andolsun ki onun alâmetleri (belirmeye başlayıp) gelmiştir. Fakat (ölüm) kendilerine geldiği zaman (bu uyarı ve ikazlarımızı) hatırlamaları neye yarar!

19. Âyet

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟

(Ey insan!) Bil ki şüphesiz, Allah'tan başka İlâh yoktur. (Sen) Hem kendi günahın için hem de mü'min erkeklerle mü'min kadınlar(ın günahları) için (Allah'tan) mağfiret dile! Çünkü Allah, (dünyada) gezip dolaştığınız yeri de (âhirette) varacağınız yeri de bilir.

20. Âyet

وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌۚ فَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ ف۪يهَا الْقِتَالُۙ رَاَيْتَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۜ فَاَوْلٰى لَهُمْۚ

İman (ettiğini iddia) edenler, "keşke (müşriklerle savaşmamız için) bir sûre indirilseydi!" derler. Ama hükmü açık bir sûre indirilip de onda savaştan söz edilince, kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık bulunanların üzerine ölüm baygınlığı çökmüş gibi bir bakışla sana baktıklarını görürsün. (Bu) Onlara müstahaktır!

21. Âyet

طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ۠قف فَاِذَا عَزَمَ الْاَمْرُ۠قف فَلَوْ صَدَقُوا اللّٰهَ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۚ

(Mü'min olduğunu iddia eden kişiye düşen; Allah'a ve resulüne) İtaat etmek ve güzel (söz) söylemektir. Onlar, iş ciddileşince Allah'a (verdikleri söze) sadık kalsalardı, elbette kendileri için (bu) daha hayırlı olurdu.

22. Âyet

فَهَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ تَوَلَّيْتُمْ اَنْ تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَتُقَطِّعُٓوا اَرْحَامَكُمْ

(Ey münafıklar!) Demek iş başına geçecek olursanız, yeryüzünde fesad çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi?

23. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فَاَصَمَّهُمْ وَاَعْمٰٓى اَبْصَارَهُمْ

İşte bunlar, Allah'ın lanetlediği, (hakka olan daveti duymak ve görmek istemediklerinden kulaklarını) sağır ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.

24. Âyet

اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ اَمْ عَلٰى قُلُوبٍ اَقْفَالُهَا

Onlar hâlâ Kur'ân'ı tedebbür etmeyecekler mi (akıllarını kullanıp bu Kitâb'ın Allah katından olduğunu düşünmeyecekler mi)? Yoksa onların kalpleri üzerinde kilitler mi var (ki hiçbir hakikat gönüllerine girmiyor)?

25. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ ارْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَىۙ الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ

Şüphesiz ki kendilerine hidâyet apaçık belli olduktan sonra gerisin geri dönenleri şeytan (böyle bir) işe sevk etmiş ve onları (uzunca boş) ümitlere düşürmüştür.

26. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذ۪ينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ سَنُط۪يعُكُمْ ف۪ي بَعْضِ الْاَمْرِۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِسْرَارَهُمْ

Bunun sebebi; onların Allah'ın indirdiğini kerih gör(üp beğenmey)enlere, "bazı işlerde size itaat edeceğiz" demeleridir. Allah, onların (hem söylediklerini hem de içlerinde) gizlediklerini (çok iyi) bilir.

27. Âyet

فَكَيْفَ اِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ

(Resulüm!) Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken (onların) hâlleri nice olur?

28. Âyet

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَٓا اَسْخَطَ اللّٰهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ۟

Bunun sebebi; onların Allah'ı gazaplandıran şeylere tabi olmaları ve O'nu razı edecek şeyleri kerih gör(üp beğenme)meleridir. Bu yüzden (Allah da) onların amellerini boşa çıkarmıştır.

29. Âyet

اَمْ حَسِبَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللّٰهُ اَضْغَانَهُمْ

Yoksa kalplerinde (şeytanın verdiği vesveseyle) bir hastalık bulunanlar Allah'ın, (içlerindeki iman edenler için besledikleri) kinlerini ortaya çıkarmayacağını mı sandılar?

30. Âyet

وَلَوْ نَشَٓاءُ لَاَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُمْ بِس۪يمٰيهُمْۜ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ ف۪ي لَحْنِ الْقَوْلِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اَعْمَالَكُمْ

(Resulüm!) Şayet Biz dileseydik o (münafık)ları(n iç yüzlerini) sana gösterirdik de sen onları (gerçek) yüzleriyle tanırdın. Andolsun ki sen, onları (şimdi dahi) konuşma tarzlarından tanırsın. (Unutmayın!) Allah, (işlediğiniz tüm) amellerinizi bilir.

31. Âyet

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتّٰى نَعْلَمَ الْمُجَاهِد۪ينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِر۪ينَۙ وَنَبْلُوَ۬ا اَخْبَارَكُمْ

Andolsun ki içinizden cihad edenleri ve sabredenleri (ayırt edip) bilinceye (insanlar da bunu görüp bilinceye) kadar sizi imtihan edeceğiz; çünkü Biz, sizin (bütün) iddialarınızı(n doğruluğunu) test edeceğiz.

32. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَشَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰىۙ لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ

Şüphesiz ki (resulümüzü ve âyetlerimizi) inkâr edip (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine hidâyet apaçık belli olduktan sonra resule karşı gelenler, Allah'a hiçbir şekilde zarar veremezler. (Ama) Bu yüzden (Allah) onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.

33. Âyet

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُٓوا اَعْمَالَكُمْ

Ey iman (ettiğini iddia) edenler! Allah'a itaat edin, resul(ün)e de itaat edin! Böylece amellerinizi boşa çıkarmayın!

34. Âyet

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ مَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يَغْفِرَ اللّٰهُ لَهُمْ

Muhakkak ki (resulümüzü ve âyetlerimizi) inkâr edip (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar ve sonra da kâfir olarak ölenler var ya, işte Allah onları asla bağışlamayacaktır!

35. Âyet

فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُٓوا اِلَى السَّلْمِۗق وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَۗق وَاللّٰهُ مَعَكُمْ وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ

(Savaşta) Üstün durumda iken gevşeklik gösterip (kâfirleri) barışa davet etmeyin! Allah sizinle beraberdir ve sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.

36. Âyet

اِنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا يُؤْتِكُمْ اُجُورَكُمْ وَلَا يَسْـَٔلْكُمْ اَمْوَالَكُمْ

Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve takvâ sahibi olursanız (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışırsanız, O) size mükâfatınızı verir. Bir de (Allah) sizden, mallarınızı (tamamen infak etmenizi) istemez.

37. Âyet

اِنْ يَسْـَٔلْكُمُوهَا فَيُحْفِكُمْ تَبْخَلُوا وَيُخْرِجْ اَضْغَانَكُمْ

Eğer sizden onları(n hepsini) isteseydi ve sizi zorlasaydı cimrilik ederdiniz. Bu da sizin (mal sevgisini gönlünüzde biriktirdiğinizden dolayı bütün) kininizi ortaya çıkarırdı.

38. Âyet

هَٓا اَنْتُمْ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ تُدْعَوْنَ لِتُنْفِقُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ فَمِنْكُمْ مَنْ يَبْخَلُۚ وَمَنْ يَبْخَلْ فَاِنَّمَا يَبْخَلُ عَنْ نَفْسِه۪ۜ وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَـرَٓاءُۚ وَاِنْ تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْۙ ثُمَّ لَا يَكُونُٓوا اَمْثَالَكُمْ

İşte siz böyle kimselersiniz! (Size verilenlerin bir kısmını) Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz da içinizden bazıları cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse (bilsin ki), ancak kendi nefsine karşı cimrilik etmiş (Allah'ın ona lütfundan vereceği hayırlı nimeti kabul etmemiş) olur. Allah Ğaniyy'dir (hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu zattır), siz ise fakirsiniz. Eğer siz (resulümüzden ve âyetlerimizden) yüz çevirirseniz, (Allah) yerinize sizden başka bir kavmi getirir sonra onlar sizin gibi (nefsine zulmeden kimseler) de olmazlar.

Muhammed Sûresi Hakkında

Adını 2. âyette geçen Hz. Peygamber’in isminden alır. Medine döneminde nâzil olmuştur. “Seni yurdundan çıkaran bu şehirden daha güçlü nice şehirleri yok ettik” meâlindeki 13. âyetin Resûl-i Ekrem’in Mekke’den Medine’ye hicretinin ilk gecesinde nâzil olduğu nakledilmektedir (Âlûsî, XXVI, 36). Bazı âyetlerinde Allah yolunda savaşmaya temas edilmesi sebebiyle Kıtâl sûresi olarak da adlandırılır. Otuz sekiz âyet olup fâsılası ا، م harfleridir.

Sûrenin muhtevasını üç bölüm halinde ele almak mümkündür: Müslümanların gerektiğinde müşriklerle savaşmasının kaçınılmaz olduğu, münâfıkların iç dünyasına ait tahliller, müminlerin müslüman toplumunu koruyup yüceltmek için canları ve mallarıyla gayret sarfetmelerine yönelik davet. Sûrenin birinci bölümü (âyet 1-15) kâfirlerle müminlerin durumundan bahseden âyetlerle başlar. İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanların amellerinin boşa çıkacağı, müminlerin ise maddî ve mânevî durumlarının düzeltileceği belirtilir (âyet 1-3). Bu âyetlerde yer alan “Allah yolundan saptıranlar” ifadesiyle Bedir Gazvesi’ne katılan müşriklerin veya İslâm’a girmek isteyenlere engel olan Ehl-i kitaba mensup kişilerin kastedildiği söylenmekle birlikte bu ifade, inkâr etmekle kalmayıp hak dine girmek isteyenleri engellemeye çalışan herkesi kapsamaktadır. Daha sonra kâfirlerle savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda gevşeklik gösterilmemesi istenir ve esirlere yapılacak muamelelere temas edilir. Savaştan bahseden 4. âyette, “Allah dileseydi kendisi onlardan öç alırdı, fakat sizi birbirinizle sınamak için savaşı emretmektedir” denilmek suretiyle Müslümanlara imanlarını sınama ve fedakârlığa hazır olduklarını fiilî olarak ispatlama fırsatının verilmesi hedeflenmektedir. Ardından hak dinin yaşatılması uğrunda hayatlarını feda edenlerin çabalarının boşa gitmeyip Allah tarafından ebedî mutluluk mekânı olan cennetle ödüllendirileceği belirtilir. Müminlerle kâfirlerin dünyevî durumlarıyla uhrevî konumlarının tasvirine devam edilir. 13. âyette Resûl-i Ekrem’in Mekke’den hicret etmeye zorlanması anlatılır ve bunun önceki peygamberler döneminde daha güçlü inkârcılar tarafından da uygulandığı, fakat hepsinin helâk edildiği bildirilir. Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 16-30) önce münafıkların tavırları, Peygamber’in tebliğ meclisinde savaşın da söz konusu edildiği âyetlerin gelişi sırasında ve sosyal hayatın kritik dönemlerinde iki yüzlü tutumları gözler önüne serilir. Kur’an gerçeğiyle karşı karşıya bulundukları halde akıllarını kullanmadıkları belirtilir ve hem dünyada hem âhirette hüsrana uğrayacakları haber verilir. Muhacirlerden ve ensardan oluşan samimi müminlerin yanı sıra münafık gruplarının da yer aldığı Medine döneminde yahudilerin ve Mekke’deki Kureyş ileri gelenlerinin teşkil ettiği düşman cephesi söz konusuydu. Bu sebeple sûrenin üçüncü bölümünde (âyet 31-38) içe yönelik problemlere temas edilerek hak-bâtıl mücadelesinin ve toplumsal zorlukları aşmanın gereği açıklanır. Burada samimi müslümanlardan ileri derecede gayret, güçlüklere tahammül, Allah’a ve resulüne itaat ve Allah yolunda malî destek istenmektedir. İnkârda direnen, gerçeği anladıktan sonra hak yolun önünde engel oluşturan ve resule muhalefet eden kimseleri dünyada başarısızlığın, âhirette de ilâhî rahmet ve mağfiretten mahrumiyetin beklediği vurgulanır.

Muhammed sûresinin asırlardan beri putperestlik inancına sahip bulunan, eşitlik, hürriyet ve sosyal adalet ilkelerinden uzak bir şekilde hayatını sürdüren kabilelerin ortak bir ideal ve merkezî bir yönetim altında yeni bir toplum oluşturmaları sırasında duyulan sancıların teşhis ve tedavisini ortaya koyduğunu söylemek mümkündür. Medine toplumunun büyük çoğunluğu samimi mümin olmakla birlikte içlerinde münafıklar da vardı; çevrelerinde ise düşmanları bulunuyordu. Bunun çaresi olarak Medine halkına Hz. Peygamber’e itaat etmeleri, Allah’a ve resulüne karşı samimi olmaları emredilmekte, resulden de kadın ve erkek müminlerin bağışlanması için Allah’a niyazda bulunması istenmektedir. Sûrenin son âyetinde son ilâhî dinin yeryüzüne yerleşmesi ve insanlığın mutluluğuna hizmet edebilmesi için malî fedakârlığın lüzumu bildirilmekte, fakat bazılarının cimri davrandığı hatırlatılmaktadır. Ayrıca kendilerini İslâm’a adaması gerekenlerin sırt çevirmesi halinde Allah’ın başka toplumlara görev vermek suretiyle dinini pâyidar etmeye muktedir olduğu belirtilmektedir.

Bazı tefsir kaynaklarında sûrenin faziletine dair yer alan, “Muhammed sûresini okuyan kimseye cennet nehirlerinden içirmesi Allah’ın yerine getireceği bir vaadidir” meâlindeki hadisin (meselâ bk. Zemahşerî, III, 540) sahih olmadığı anlaşılmaktadır (Muhammed et-Trablusî, II, 721). Muhammed sûresi hakkında yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: Muhammed Saîd Îd, Sûretü Muĥammed ve’l-ķażâyâ elletî tüǾâlicühâ (1402-1403, yüksek lisans tezi, Câmiatü Ümmi’l-kurâ külliyyetü’ş-şerîa [Mekke]); Muhammed Hasan Muhammed Yûsuf, Sûretü Muĥammed: Dirâse luġaviyye şâmile (Kahire 1986).

BİBLİYOGRAFYA:

Taberî, CâmiǾu’l-beyân, XXVI, 25-42; Zemahşerî, el-Keşşâf (Kahire), III, 529-540; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXVIII, 48-76; Kurtubî, el-CâmiǾ, XVI, 223-259; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Kahire, ts. (Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), IV, 172-205; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, II, 721; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XXVI, 36-83; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4366-4400; Abdullah Mahmûd Şehhâte, “Ehdâfü sûreti Muĥammed”, ME, LII/8 (1980), s. 1470-1476.

M. Kâmil Yaşaroğlu