Meâric Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Meâric Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 70. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 44 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 79. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

سَاَلَ سَٓائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍۙ

Birisi, vuku bulacak (kıyamet) azabı(nı) sordu!

2. Âyet

لِلْـكَافِر۪ينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌۙ

(O azab) Kâfirler içindir (ve) ona engel olabilecek (hiç kimse) yoktur.

3. Âyet

مِنَ اللّٰهِ ذِي الْمَعَارِجِۜ

(O, semaya) Yükselen basamakların sahibi Allah'tandır.

4. Âyet

تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍۚ

Melekler ve Rûh ona miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde (yükselip) çıkar.

5. Âyet

فَاصْبِرْ صَبْراً جَم۪يلاً

(Resulüm!) Şimdi sen, güzel bir sabırla (müşriklerin söylediklerine ve yaptıklarına) sabret!

6. Âyet

اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَع۪يداًۙ

Doğrusu onlar, o (başlarına gelecek kıyamet)i uzak görüyorlar.

7. Âyet

وَنَرٰيهُ قَر۪يباًۜ

Biz ise onu yakın görüyoruz.

8. Âyet

يَوْمَ تَكُونُ السَّمَٓاءُ كَالْمُهْلِۙ

O gün gökyüzü erimiş maden gibi olur.

9. Âyet

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِۙ

Dağlar da (etrafa saçılmış) renkli yünlere benzer.

10. Âyet

وَلَا يَسْـَٔلُ حَم۪يمٌ حَم۪يماًۚ

(O gün) Hiçbir candan dost, dostu(nun hâlini) sormaz.

11. Âyet

يُبَصَّرُونَهُمْۜ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَد۪ي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَن۪يهِۙ

Onlar birbirlerine gösterilirler (fakat o gün herkesin kendine yetecek derdi vardır). (Nefsinin hevâsına uyan) Mücrim kimse o günün azabından (kurtulmak için) ister ki fidye olarak; oğullarını,

12. Âyet

وَصَاحِبَتِه۪ وَاَخ۪يهِۙ

Eşini, kardeşini,

13. Âyet

وَفَص۪يلَتِهِ الَّت۪ي تُـْٔو۪يهِۙ

Kendisini koruyup barındıran tüm akrabalarını,

14. Âyet

وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاًۙ ثُمَّ يُنْج۪يهِۙ

Ve yeryüzünde kim varsa hepsini (fidye olarak versin de), kendisini kurtarsın.

15. Âyet

كَلَّاۜ اِنَّهَا لَظٰىۙ

(Ama) Hayır (bu mümkün değildir)! Şüphesiz ki o (cehennem, alev saçan) halis bir ateştir.

16. Âyet

نَزَّاعَةً لِلشَّوٰىۚ

(O) Derileri kavurup soyar.

17. Âyet

تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰىۙ

(17-18) (O, resulümüze ve âyetlerimize) Arkasını dönüp (imandan) yüz çeviren, (mal ve servet) toplayıp yığan kimseyi (kendine) çağırır.

18. Âyet

وَجَمَعَ فَاَوْعٰى

Bu âyetin meali 17. âyetle birlikte verilmiştir.

19. Âyet

اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعاًۙ

Gerçekten insan, pek hırslı (ve aceleci) yaratılmıştır.

20. Âyet

اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاًۙ

Kendisine (fakirlik ve hastalık gibi bir) şer dokunduğunda (hemen) sızlan(ıp feryat ed)er.

21. Âyet

وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاًۙ

Kendisine (bir) hayır dokunduğunda ise cimrilik ed(ip insanları ondan mahrum ed)er.

22. Âyet

اِلَّا الْمُصَلّ۪ينَۙ

Ancak musallîn olanlar (Allah'ın resulünü ve getirdiği dini kabul edip destekleyenler) başka,

23. Âyet

اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَٓائِمُونَۖ

Onlar, salâtlarında (namaz ve ibadetlerinde) daimidirler.

24. Âyet

وَالَّذ۪ينَ ف۪ٓي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌۙ

Onların mallarında belli bir hak vardır.

25. Âyet

لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِۖ

İsteyene de (isteyemediği için) mahrum kalmışa da.

26. Âyet

وَالَّذ۪ينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۖ

Onlar ki (her şeyin hesabının sorulacağı) din gününü(n vuku bulacağına iman ederler ve onu) tasdik ederler.

27. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۚ

Yine onlar, Rabblerinin azabından (haşyet duyarak) tir tir titrerler.

28. Âyet

اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَاْمُونٍۚ

Çünkü (onlar bilirler ki) Rabblerinin azabı(na karşı) emin olunamaz.

29. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ

Onlar ki iffetlerini korurlar.

30. Âyet

اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُوم۪ينَۚ

Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan (cariyeleri) müstesna. (Bunlarla münasebetlerinden dolayı da) Elbette onlar, kınanacak değillerdir.

31. Âyet

فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ

Fakat kim bundan ötesini ararsa, işte onlar gerçekten haddi aşanlardır.

32. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۖ

Yine onlar ki emanetlerine ve (öncelikle Allah ile olan sonra da başkalarıyla yaptıkları) ahidlerine sadakat gösterirler.

33. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَٓائِمُونَۖ

Onlar ki şahidliklerini dosdoğru yaparlar.

34. Âyet

وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۜ

Onlar ki salâtlarını (namaz ve ibadetlerini) muhafaza ederler.

35. Âyet

اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَۜ۟

İşte onlar, cennetlerde ikrama nail olanlardır.

36. Âyet

فَمَالِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِع۪ينَۙ

(36-37) (Resulüm!) O kâfirlere ne oluyor ki (o gün) gruplar hâlinde sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar.

37. Âyet

عَنِ الْيَم۪ينِۙ وَعَنِ الشِّمَالِ عِز۪ينَ

Bu âyetin meali 36. âyetle birlikte verilmiştir.

38. Âyet

اَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَع۪يمٍۙ

Onlardan her biri Naîm cennetine konulacağını mı umuyor?

39. Âyet

كَلَّاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ

Hayır (hiç bunu ummasınlar)! Şüphesiz Biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden (bir damla sudan) yarattık (fakat ibret almadılar ve iman etmediler).

40. Âyet

فَلَٓا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَۙ

(40-41) Şu hâlde (işin gerçeği) öyle (umdukları gibi) değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki şüphesiz onların yerine onlardan daha hayırlılarını getirmeye Bizim gücümüz yeter ve kimse Bizim önümüze geçemez (takdirimize mâni olamaz).

41. Âyet

عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْراً مِنْهُمْۙ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَ

Bu âyetin meali 40. âyetle birlikte verilmiştir.

42. Âyet

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ي يُوعَدُونَۙ

(Resulüm! Sen) Bırak onları, kendilerine vaad edilen (hesap) gü(nü)ne kavuşuncaya kadar (bâtıla) dalsınlar (ve boş şeylerle) oynayadursunlar.

43. Âyet

يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعاً كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَۙ

O gün onlar (korku ve dehşet içinde) kabirlerinden süratle çıkarlar. Onlar (bir kurtuluş umarlar, bu sebeple) sanki dikili taşlara koşuyor gibidirler.

44. Âyet

خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذ۪ي كَانُوا يُوعَدُونَ

(O gün) Onların gözleri (Rabbinin azameti karşısında) öne düşmüş, kendilerini de zillet kaplamıştır. İşte bu, onlara vaad edilen (kıyamet) gün(ü)dür!

Meâric Sûresi Hakkında

Mekke döneminin ortalarında nâzil olmuştur. Kırk dört âyet olup fâsılası ا، ج، ع، ل، م، ن، هـ harfleridir. Adını üçüncü âyette geçen, “merdiven, çıkılacak yer, yükselme derecesi” anlamındaki mi‘rec (ma‘rec) kelimesinin çoğulu olan meâricden alır. Seele, Seele sâilün ve Mevâkı‘ olarak da adlandırılmıştır.

Bir önceki Hâkka sûresinde âhiret gerçeği daha çok o günün korku ve dehşeti tasvir edilerek anlatılırken Meâric sûresinde bu gerçek farklı tablolarla ortaya konulmuştur. Sûrede kıyamet ve âhiretle ilgili olarak Kur’an’ın bildirdiklerine inanmayanlara yönelik uyarılar, Allah’ın büyüklüğü, bazı kıyamet tasvirleri, inkârcı insanın menfi tabiatı ve cennetle ödüllendirilecek müminlerin belirgin vasıfları hakkında kısa açıklamalar yer almaktadır. Âyetler arasındaki münasebet sebebiyle sûrenin tamamının bir defada indiği söylenebilir.

Sûrenin muhtevasını üç bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölüm (âyet 1-21), tehdit edildikleri azap hakkında inkârcıların Hz. Peygamber’e yönelttikleri sorulara cevap niteliği taşıyan âyetlerle başlar ve azabı hiçbir gücün engelleyemeyeceği ifade edilir. Tefsir kaynaklarının çoğunda kabul edilen görüşe göre bu ilk âyetler Mekke müşriklerinden Nadr b. Hâris’in, “Ey Allah, eğer bu senin tarafından gelmiş bir hak kitap ise hemen üzerimize gökten taşlar yağdır veya bize daha acı bir azap ver” (el-Enfâl 8/32) demesi üzerine nâzil olmuştur (Vâhidî, s. 250; İbnü’l-Cevzî, VIII, 357). Diğer bir rivayete göre ise Resûl-i Ekrem müşrikleri Allah’ın azabıyla korkutunca onların, “Muhammed’e sorun, bu azap kime isabet edecekmiş?” demeleri üzerine bu âyetler indirilmiştir. Allah’ı “zü’l-meâric” olarak tavsif eden ifadedeki (âyet 3) meâric kelimesinin “gökler, bol lutuf ve nimetler, cennette Allah’ın sevdiklerine vereceği dereceler” şeklinde farklı anlamları olduğu belirtilmektedir (Fahreddin er-Râzî, XXX, 122). Bu bölümde daha sonra Allah’ın bildirdiği azabın mutlaka geleceği, buna karşı konulamayacağı bildirilir ve azabın gerçekleşeceği günün dehşeti etkileyici bir üslûpla tasvir edilir. O gün herkesin yalnız kendisiyle meşgul olacağı, hiçbir dostun bir başka dosta yardım edemeyeceği, suçluların kendilerini kurtarmak için en yakınlarını bile gözden çıkaracağı bildirilir. İnsanın doymak bilmeyen bir mal hırsına ve bencillik duygusuna sahip olduğunu belirten ifadeler (âyet 18-21), özellikle o dönemdeki Mekke toplumunda bu durumun ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir.

İkinci bölüm (âyet 22-35), müminlerin aşırı hırs ve bencilliklerini aşmalarını sağlayan, böylece onlara ahlâkî bir olgunluk kazandıran bazı üstün özelliklerini ve davranışlarını ortaya koyan âyetlerle başlamaktadır. Bunlar düzenli namaz kılma, mallarında ihtiyaç sahiplerinin hakları bulunduğunun bilincinde olma, âhiret gününe inanma, namus ve iffetini koruma, emanete riayet etme, verilen sözlere sadık kalma, şahitlikte dürüst davranma şeklinde sıralanmakta, bu özelliklere sahip olanların cennetle ödüllendirileceği belirtilmektedir. Diğer taraftan bu âyetler Mekke dönemindeki ilk müslümanların iman, ahlâk ve ibadet konularındaki duyarlılıklarını yansıtması bakımından dikkat çekicidir. Zenginlerin mallarında ihtiyaç sahipleri için belirli bir hakkın bulunduğunu bildiren 24-25. âyetlerdeki “hak” kelimesiyle zekâtın kastedildiğini ileri sürenler olmuşsa da aralarında Mücâhid’in yer aldığı bazı âlimler, sûrenin indiği dönemde henüz zekâtın farz kılınmadığını dikkate alarak âyetlerde zekâtın dışındaki malî yardımların kastedildiğini söylemişlerdir (Kurtubî, XVIII, 291).

Sûrenin üçüncü bölümünde (âyet 36-44) inkârcıların Hz. Peygamber’e doğru koşarak başına üşüşmeleri ve ondan duyduklarını hayretle karşılayıp alaylı tarzda birbirleriyle konuşmaları kınanmaktadır. Bu bölümde yer alan, “Onlardan her biri cennete gireceğini mi umuyor?” meâlindeki 38. âyet, müşriklerin Resûl-i Ekrem’i dikkatle dinlememeleri ve söyledikleriyle alay ederek birbirlerine, “Muhammed’in dediği gibi eğer şunlar cennete girecekse muhakkak ki biz onlardan önce gireriz” demeleri üzerine nâzil olmuştur (Vâhidî, s. 250). Sûrenin son âyetlerinde Hz. Peygamber’i teselli eden bir üslûpla inkârcıların âhirette içine düşecekleri acıklı ve alçaltıcı durum anlatılmaktadır.

Meâric sûresinin faziletiyle ilgili olarak bazı kaynaklarda yer alan, “Allah Seele sâilün sûresini okuyan kimseye emanetlerini ve ahidlerini gözeten kimselerin sevabını verir” şeklindeki hadisin (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 160) sahih olmadığı belirtilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 724).

BİBLİYOGRAFYA:

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “Ǿarc” md.; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1379/1959, s. 250; Zemahşerî, el-Keşşâf, IV, 156-160; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, VIII, 357; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXX, 121-133; Kurtubî, el-CâmiǾ, XVIII, 278-297; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, II, 724; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5347-5364; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1987, VI, 416-425; Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân (trc. Salih Uçan v.dğr.), İstanbul 1991, X, 171-189.

Kâmil Yaşaroğlu