1. Âyet
الٓمٓ۠قف
Elif. Lâm. Mîm.
Lokmân Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 31. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 34 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 57. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
الٓمٓ۠قف
Elif. Lâm. Mîm.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْحَك۪يمِۙ
Bunlar, hikmet dolu Kitâb'ın âyetleridir.
هُدًى وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِن۪ينَۙ
Muhsinler (güzellik yapıp güzel olanlar) için bir hidâyet ve bir rahmettir.
اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ
O kimseler ki namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış)ırlar, zekâtı ver(erek nefislerinin cimriliğini temizl)erler ve onlar âhirete kesinkes (görüyormuşçasına) inanırlar.
اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
İşte onlar, Rabblerinden bir hidâyet üzeredirler ve yine onlar, gerçekten felaha (kurtuluş ve saadete) erenlerdir.
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍۙ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواًۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ
İnsanlardan öylesi vardır ki bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş lafı satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا وَلّٰى مُسْتَكْبِراً كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا كَاَنَّ ف۪ٓي اُذُنَيْهِ وَقْراًۚ فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ
Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi kibirlenerek yüz çevirir. (Resulüm! Sen) Onu elem verici (iç yakan) bir azap ile müjdele!
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّع۪يمِۙ
Fakat iman edip sâlih ameller işleyenler var ya, onlar için Naîm cennetleri vardır.
خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ وَعْدَ اللّٰهِ حَقاًّۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
Onlar orada ebedi kalacaklardır. (Bu) Allah'ın hak olan vaadidir; çünkü O, Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَم۪يدَ بِكُمْ وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍۜ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَر۪يمٍ
O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsar diye yeryüzünde de sabit dağlar yerleştirdi ve orada hareket eden her çeşit canlıyı yaydı. Bir de Biz, gökten bir su indirdik de orada her kerim çiftten (insanlara ikram edilmek üzere yaratılmış birbirine benzeyen; ama aslında bambaşka olan) bitkiler bitirdik.
هٰذَا خَلْقُ اللّٰهِ فَاَرُون۪ي مَاذَا خَلَقَ الَّذ۪ينَ مِنْ دُونِه۪ۜ بَلِ الظَّالِمُونَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ۟
İşte bu(nlar) Allah'ın yarattıklarıdır. O hâlde (şimdi) gösterin bana, O'ndan başkası ne yaratmış! Doğrusu o (nefsinin hevâsına uyan) zalimler, apaçık bir dalâlet içindedirler.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا لُقْمٰنَ الْحِكْمَةَ اَنِ اشْكُرْ لِلّٰهِۜ وَمَنْ يَشْكُرْ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ
Andolsun Biz Lokmân'a, "Allah'a şükret!" diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de küfrederse (kendi üzerindeki nimeti görmeyip nankörlük ederse) muhakkak ki Allah Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).
وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِه۪ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِۜ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ
Hani Lokmân, oğluna nasihat ederek şöyle demişti: "Yavrucuğum! Allah'a şirk koşma! Muhakkak ki (Allah'a) şirk (koşmak, insanın kendisi için yapacağı en) büyük zulümdür."
وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِۚ حَمَلَتْهُ اُمُّهُ وَهْناً عَلٰى وَهْنٍ وَفِصَالُهُ ف۪ي عَامَيْنِ اَنِ اشْكُرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيْكَۜ اِلَيَّ الْمَص۪يرُ
Biz, insana; ana, babasını (gözetip, onlara iyi davranmasını) tavsiye etmişizdir; çünkü anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek (nice sıkıntılara katlanarak karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması da iki yıl içindedir. (İşte bu yüzden önce) Bana sonra da ana, babana şükret diye (ona emrettik). (Unutmayın!) Dönüş ancak Banadır.
وَاِنْ جَاهَدَاكَ عَلٰٓى اَنْ تُشْرِكَ ب۪ي مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفاًۘ وَاتَّبِعْ سَب۪يلَ مَنْ اَنَابَ اِلَيَّۚ ثُمَّ اِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَاُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Bununla beraber eğer onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana şirk koşman için seni zorlarlarsa, sakın onlara itaat etme; ama onlara dünyada iyilikle sahip çık! Sen, Bana yönelenlerin yoluna tabi ol! Sonra dönüşünüz ancak Banadır. (O zaman) Ben de size (dünyada) yaptıklarınızı (bir bir) haber vereceğim.
يَا بُنَيَّ اِنَّـهَٓا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ ف۪ي صَخْرَةٍ اَوْ فِي السَّمٰوَاتِ اَوْ فِي الْاَرْضِ يَاْتِ بِهَا اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌ
(Lokmân, oğluna nasihat etmeye devam ederek şöyle dedi) "Yavrucuğum! Yaptığın (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa da Allah onu (senin karşına) getirir. Muhakkak ki Allah Latîf'tir, Habîr'dir (her şeye nûruyla tecelli eden, lütufta bulunan ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).
يَا بُنَيَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَاْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَٓا اَصَابَكَۜ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِۚ
"Yavrucuğum! Namazı ikâme ed(erek her anda Allah'ın huzurunda durmaya çalış), iyiliği emret, kötülükten de men et ve başına gelen (musibetler)e sabret; çünkü bunlar, azmedilmeye değer işlerdendir."
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحاًۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ
"İnsanları küçümseyip (onlardan) yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme; zira Allah, kendini beğenmiş, övünüp duran kimselerin hiçbirini sevmez."
وَاقْصِدْ ف۪ي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَۜ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَم۪يرِ۟
"Yürüyüşünde tabii ol (yaratılışın gereği hayatı yaşarken Allah'a âbd olman gerektiğini unutma), sesini kıs (duanda; Allah'ın rızası ve onun rızasına ulaştıracak şeyleri iste, bunun dışında nefsani isteklerinden sakın). Unutma ki seslerin en çirkini (sadece acıktığında ve şehvani duyguları kabardığında bağıran) eşek(leşmiş, insan olma vasfını kaybetmiş kişi)lerin sesidir."
اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةًۜ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ
(Ey insanlar!) Allah'ın, göklerde ve yerde ne varsa (hepsini) sizin hizmetinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bol bol ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de insanlar içinde bilgisi, bir hidâyetçisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında mücadele edenler vardır.
وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَاۜ اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ
Onlara "Allah'ın indirdiğine tabi olun" denildiği zaman, "hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz" derler. Ya şeytan (ataları vasıtasıyla) onları alevli ateşin azabına çağırıyor olsa da mı (onların yoluna tabi olacaklar)?
وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۜ وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ
Oysa kim, muhsin olarak (güzellik yapıp güzel olmaya çalışarak) yüzünü Allah'a teslim eder (ve Allah'ı her şeyden çok, canından da çok sever)se, muhakkak ki o (kopmayan) en sağlam kulpa yapışmıştır. Zaten (bütün) işlerin âkıbeti Allah'a varır.
وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
(Resulüm! Artık seni ve bu âyetleri) Kim inkâr ederse onun inkârı (ve küfrü) seni üzmesin. Onların dönüşleri ancak Bizedir. (İşte) O zaman (Biz de) yaptıklarını onlara (tek tek) haber vereceğiz. Muhakkak ki Allah, göğüslerin içinde (gizli) olanı (dahi en ince ayrıntısına kadar) bilendir.
نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ
Biz onları (dünyada) biraz (nimetlerden) faydalandırırız. Sonra da onları ağır bir azaba mahkûm ederiz.
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
(Resulüm!) Andolsun ki eğer onlara, "gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, hiç şüphesiz "Allah" derler. De ki: "(Öyleyse) Hamd, Allah'a mahsustur." Fakat onların çoğu (bunu) bil(ip idrak et)mezler.
لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah'ındır. Muhakkak ki Allah, (evet) O, Ğaniyy'dir, Hamîd'dir (zengin, kerim ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, bütün hamdların ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu tek zattır).
وَلَوْ اَنَّ مَا فِي الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz (daha ona) katılarak (mürekkep olsa, yine de) Allah'ın kelimeleri (yazmakla, hikmeti de anlamakla) tükenmez. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir (bütün şeref ve kudretin sahibi olan, her işinde hikmet ve hayır olandır).
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
Sizin (yoktan) yaratılmanız da (öldükten sonra) diriltilmeniz de ancak tek bir insan(ı yaratmak ve diriltmek) gibidir. Muhakkak ki Allah Semî''dir, Basîr'dir (her şeyi, herkesi işiten ve gizli, açık her şeyi görendir).
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَۘ كُلٌّ يَجْر۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى وَاَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ
Görmedin mi, şüphesiz Allah, geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar. Güneş ve Ay (O'nun) emrindedir. Her biri belirlenmiş bir zaman (olan kıyamet günün)e kadar (yörüngesinde) akıp gider. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الْبَاطِلُۙ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ۟
Bu böyledir! Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir, (kâfirlerin) O'ndan başka (dua edip) yalvardıkları ise hiç şüphesiz bâtıldır. Muhakkak ki Allah Âliyy'dir, Kebîr'dir (anlaşılamayacak kadar yüceliğe, azamete ve büyüklüğe sahip olandır).
اَلَمْ تَرَ اَنَّ الْفُلْكَ تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِنِعْمَتِ اللّٰهِ لِيُرِيَكُمْ مِنْ اٰيَاتِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
Görmedin mi, âyetlerinden bir kısmını size göstermek için gemiler denizde Allah'ın nimetiyle (nasıl) akıp gidiyor. Muhakkak ki bunda sabreden (ve) şükreden herkes için âyetler (ibret ve deliller) vardır.
وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللّٰهَ مُخْلِص۪ينَ لَهُ الدّ۪ينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ
(Bir de o gemidekiler) Gölgelikler gibi (dağlar büyüklüğünde) dalgalar onları kuşattığı zaman dini yalnız Allah'a has kılarak (ihlâsla) O'na yalvarırlar. (Allah) Onları karaya (çıkararak) kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı (sabır ve şükürle) orta yolu tutar. Zaten Bizim âyetlerimizi hain kâfirlerden başkası inkâr etmez.
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْماً لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـٔاًۜ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا۠قف وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
Ey İnsanlar! Rabbinize karşı takvâ sahibi olun (kulluk sorumluluğunuzu bilip yerine getirmeye çalışın). Öyle bir günden korkun ki (o gün) ne baba, evladı (namı)na (bir şey) ödey(ip onu kurtar)abilir ne de evlat, babası (namı)na bir şey ödey(ip onu kurtar)abilir. Muhakkak ki Allah'ın vaadi haktır, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah(ın affına güvendirmek suretiy)le sizi kandırmasın!
اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَۚ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْاَرْحَامِۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَداًۜ وَمَا تَدْر۪ي نَفْسٌ بِاَيِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ
Şüphesiz ki (o kıyamet) saat(i) hakkındaki bilgi (ancak) Allah katındadır. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Muhakkak ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir (her şeyi, herkesi bilen ve her şeyden, herkesten haberdar olandır).
Mekke döneminde Saffât sûresinden sonra nâzil olmuştur. 27-28 veya 27-29. âyetlerin Medine’de indiği söylenirse de üslûp ve muhteva bütünlüğü bu iddianın zayıf olduğunu göstermektedir (M. Tâhir b. Âşûr, XXI, 138; M. İzzet Derveze, III, 157). Adını 12-19. âyetlerde kendisinden bahsedilen Lokmân’dan almıştır. Otuz dört âyet olup fâsılası “د، ر، ظ، م، ن” harfleridir.
Sûrenin muhtevası dört bölümde incelenebilir. İlk bölümde (âyet 1-11) Kur’an’ın hikmet, hidayet ve rahmet kaynağı olduğu belirtildikten sonra ondan istifade edenlerin temel özellikleri namazı kılmak, zekâtı vermek ve âhirete inanmak şeklinde özetlenir. Bu sûrenin indiği dönemde henüz beş vakit namazın ve zekâtın farz kılınmadığı dikkate alınırsa buradaki namazı umumi mânada Allah’a ibadet ve dua veya o dönemdeki şekliyle namaz, zekâtı da bilhassa o sırada müşriklerin baskısı altında büyük sıkıntılar çeken müslümanlar için önem taşıyan malî dayanışma olarak anlamak yerinde olur. 6-7. âyetler, Mekke müşriklerinin İslâm ve müslümanlar karşısındaki karakteristik tutumlarını özetlemektedir. Buna göre onlar, hikâye ve masal türü bazı sözlerle Kur’an arasında benzerlik kurar, vahyi alay konusu yaparlar, böylece kendileri sapkın oldukları gibi başkalarını da Allah yolundan saptırmayı hedeflerlerdi; Allah’ın âyetleri kendilerine okunduğunda küstahça bir gurura kapılır, tam bir duyarsızlık ve ilgisizlik sergilerlerdi. Bu bölümün son iki âyetinde ilâhî kudretin canlı ve cansız varlıkları nasıl meydana getirdiği belirtildikten sonra putperestlere hitaben, “İşte bunlar Allah’ın yarattıklarıdır; şimdi gösterin bana, O’ndan başkası ne yaratmıştır?” denilmekte ve Allah’tan başka bir varlığa tapmanın hem mantıksız hem de haksız bir tutum olduğu vurgulanmaktadır.
İkinci bölümde (12-19) Lokmân’dan bahsedilmektedir. Ancak burada onun hayatı ve kimliği hakkında bilgi verilmeyip sadece Allah’ın ona hikmet bahşettiği belirtilmekte ve oğluna hakîmâne öğütleri sıralanmaktadır. Bu öğütler Allah’a ortak koşmamak, anneye babaya iyi davranmak, namaz kılmak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, sabırlı olmak, böbürlenmemek, başkalarını küçümsememek, alçak gönüllü olmak gibi dinî ve ahlâkî konuları içerir.
Üçüncü bölüm (âyet 20-32) Allah’ın insanlara verdiği nimetlerle O’nun yüceliğine ilişkin açıklamalardan oluşur. Bölümün başında Allah’ın göklerde ve yerde olan şeyleri insanların hizmetine verdiği, görünür ve görünmez nimetleri önlerine serdiği belirtilmektedir. 20. âyetin başındaki, “Görmez misiniz?” ifadesi, insanların varlık düzenini sağlıklı bir şekilde incelemeleri halinde evrendeki ilâhî kudret ve hikmete delâlet eden düzeni ve bu düzenin insanlara nimet olarak yansıyan yönlerini kendi akıllarıyla da kavrayabileceklerine işaret etmektedir. 21. âyette, Allah’ın indirdiği hükümlere uymaya çağrıldıkları halde bu çağrıya uymayıp atalarının bâtıl inanç ve geleneklerini sürdürmekte ısrar eden inkârcıların, böylece Allah’ın daveti yerine kendilerini alevli ateşin azabına çağıran şeytanın davetine uydukları, 22. âyette ise Allah’a teslim olup O’nun yolundan gidenlerin sağlam kulpa yapışmış bulundukları ve onların yollarının doğru, âkıbetlerinin hayırlı olduğu anlatılmaktadır. Daha sonra Allah’ın ilminin genişliğine dikkat çekilmekte ve gücünün sonsuzluğu ile, insanların tamamının yaratılması ve âhirette hepsinin diriltilmesinin bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibi olduğu vurgulanmakta, ayrıca bazı kozmolojik delillere yer verilmektedir.
Dördüncü bölümde (âyet 33-34) kıyamet gününde kimsenin kimseye fayda veremeyeceği belirtilerek müminlerin geçici dünya hayatının aldatıcılığına kapılmamaları gerektiği yönündeki uyarıların ardından sûre, Allah’ın ilminin ve kudretinin kusursuzluğunu özetleyen ve ilâhî bilgiyle insan bilgisi arasındaki büyük farkı gösteren ifadelerle sona ermektedir. Burada Allah’ın kıyametin vakti, yağmurun yağdırılması, rahimlerdeki çocuklar, insanın gelecekte elde edeceği şeyler ve ölüm vakti konularındaki kuşatıcı ilmine dikkat çekilmektedir. Bir hadiste Hz. Peygamber’in gaybın anahtarlarının beş olduğunu söyleyip bu âyeti okuduğu bildirilir (Buhârî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 31). Bu sebeple âyette sayılan konulara “mugayyebât-ı hams” (beş bilinmeyen şey) denilmiştir (Taberî, XXI, 88-89; İbn Atıyye el-Endelüsî, IV, 356). Ancak âyette kıyametin ne zaman kopacağına dair bilginin yalnız Allah’a ait olduğu, hiç kimsenin yarın ne kazanacağını ve nerede öleceğini bilemeyeceği belirtilmiş; yağmurun yağma vakti ve rahimdeki çocuk hakkında, “Bunları da yalnız Allah bilir, başkası bilemez” gibi sınırlayıcı bir ifade kullanılmamış, “Allah ... yağmuru yağdırmakta ve rahimlerdekini bilmektedir” buyurulmuştur. Bu ise meteorolojik tahminlerle ve ceninin cinsiyetinin tesbit edilmesiyle çelişmemektedir. Ayrıca âyette, Allah’ın diğer bütün varlık ve olaylar gibi bu beş konuyu sadece zamanı bakımından değil insan bilgisinin aksine bütün yönleriyle ve kusursuz, sınırsız olarak bildiğine dikkat çekilmektedir.
Lokmân sûresini okuyanlara kıyamet günü Lokmân’ın arkadaş olacağına ve bunların yaptıkları iyiliklere karşı onlarca sevap verileceğine dair rivayetler (Zemahşerî, III, 239) temel hadis kaynaklarında yer almadığı gibi araştırmalarda da bunların mevzû olduğu belirtilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 719).
Lokmân sûresiyle ilgili bazı eserler yazılmıştır. Ebü’l-Azm el-İsfahânî’nin Tefsîru sûreti Loķmân (İÜ Ktp., nr. 1873), Muhammed Mustafa el-Merâgī’nin Tefsîru sûreteyLoķmân ve’l-ǾAśr (Kahire 1943), Kâmil Selâme ed-Daks’ın, et-Tefsîrü’l-edebî li-sûreti Loķmân (Cidde 1397/1977), Abdülfettâh Îsâ el-Berberî’nin, Min esrâri’l-beyân fî sûreti Loķmân (Kahire 1986), Muhammed Re’fet Saîd’in Sûretü Loķmân beyne ĥikmeti’t-tenzîl ve tenâsübi’s-süver (Kahire 1992), Mehmet Cesur’un Lokman Sûresi Işığında Ailede Çocuğun Ahlâkî Eğitimi (İstanbul 1997) ve Yunus Ekin’in İslâm Ahlâkı Açısından Lokman Sûresi’nin Tefsiri (1994, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü) bunlar arasında sayılabilir.
BİBLİYOGRAFYA:
Buhârî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 31; Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 31; Taberî, CâmiǾu’l-beyân, XXI, 88-89; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. İsâm b. Abdülmuhsin el-Humeydân), Beyrut 1411/1991, s. 345-347; Zemahşerî, el-Keşşâf, III, 228-239; İbn Atıyye el-Endelüsî, el-Muĥarrerü’l-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed), Beyrut 1413/1993, IV, 356; Kurtubî, el-CâmiǾ, XIV, 50-83; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Beyrut 1385/1966, VI, 376-403; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408/1987, II, 719; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, IV, 233-246; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XXI, 61-115; M. Tâhir b. Âşûr, et-Taĥrîr ve’t-tenvîr, Tunus 1984, XXI, 138; M. İzzet Derveze, et-Tefsirü’l-Hadîs: Nüzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri (trc. Ahmet Çelen - Mehmet Çelen), İstanbul 1997, III, 157-181.
İlyas Üzüm