Kıyâme Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Kıyâme Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 75. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 40 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 31. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

لَٓا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ

Hayır (hakikat sizin zannettiğiniz gibi değil)! Kıyamet gününe yemin ederim!

2. Âyet

وَلَٓا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

Yine hayır! (Kendini kınayan) Nefs-i levvameye yemin ederim (ki öldükten sonra tekrar diriltilip hesaba çekileceksiniz)!

3. Âyet

اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُۜ

İnsan, (ölüp bir kemik yığını olduktan sonra Bizim) kendisinin kemiklerini asla bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor?

4. Âyet

بَلٰى قَادِر۪ينَ عَلٰٓى اَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ

Bilakis, Biz onun parmak uçlarını dahi düzenle(yerek yeniden yarat)maya Kâdir'iz.

5. Âyet

بَلْ يُر۪يدُ الْاِنْسَانُ لِيَفْجُرَ اَمَامَهُۚ

Fakat insan, (işlediği günahların hesabını vermemek için karşılaşacağı) önündeki (kıyamet günü)nü yalanlamak ister.

6. Âyet

يَسْـَٔلُ اَيَّانَ يَوْمُ الْقِيٰمَةِۜ

(Bu yüzden alay ederek) "O kıyamet günü ne zaman?" diye sorar.

7. Âyet

فَاِذَا بَرِقَ الْبَصَرُۙ

Fakat göz (şimşek çakar gibi) kamaştığı zaman!

8. Âyet

وَخَسَفَ الْقَمَرُۙ

Ay karardığı,

9. Âyet

وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُۙ

Ve Güneş'le Ay bir araya getirildiği (zaman)!

10. Âyet

يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّۚ

İşte o gün insan, "kaçacak yer neresi?" der!

11. Âyet

كَلَّا لَا وَزَرَۚ

Hayır! (O günün dehşetinden) Sığınacak (bir) yer yoktur!

12. Âyet

اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍنِ الْمُسْتَقَرُّۜ

O gün varılıp durulacak yer sadece Rabbin(in huzur)udur.

13. Âyet

يُنَبَّؤُا الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَاَخَّرَۜ

O gün insana (yapıp) önden gönderdiği ve (Allah'ın yap dediği; fakat onun yapmayıp) geri bıraktığı şeyler (tek tek) haber verilir.

14. Âyet

بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِه۪ بَص۪يرَةٌۙ

(14-15) Hatta mazeretlerini ortaya atsa da (o gün) insan kendi nefsini(n aleyhine şahidlik yaptığını) görür.

15. Âyet

وَلَوْ اَلْقٰى مَعَاذ۪يرَهُۜ

Bu âyetin meali 14. âyetle birlikte verilmiştir.

16. Âyet

لَا تُحَرِّكْ بِه۪ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه۪ۜ

(Resulüm!) O (sana inen vahy)i (ezberlemek için) acele ederek dilini onunla (hareket ettirip) kımıldatma!

17. Âyet

اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُۚ

Muhakkak ki onu (senin kalbine yerleştirerek) toplamak ve onu (hem sana okumak hem de) okutmak Bize aittir.

18. Âyet

فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُۚ

O hâlde Biz onu (sana) okuduğumuz zaman (sen) onun okunuşuna tabi ol!

19. Âyet

ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُۜ

Sonra onu şüphesiz (sana) açıklamak da Bize aittir.

20. Âyet

كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَۙ

(Ey insanlar!) Ne var ki siz (nimetlerini) hemen (göreceğiniz dünya hayatın)ı seviyorsunuz.

21. Âyet

وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَۜ

Âhireti ise (göz ardı edip geriye) bırakıyorsunuz.

22. Âyet

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌۙ

O gün birtakım yüzler (cennetle müjdelendikleri için nûrdan) ışıl ışıl parıldar.

23. Âyet

اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ

(Muhabbetle) Rabblerine nazar eder (ve bakar)lar.

24. Âyet

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌۙ

O gün birtakım yüzler de vardır ki (dünyanın geçiciliğine aldandıkları için ümitsizce kararmış ve) asıktır.

25. Âyet

تَظُنُّ اَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌۜ

(Çünkü onlar) Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacaklarını (iyice) anlarlar.

26. Âyet

كَلَّٓا اِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَۙ

Hayır! (Can) Köprücük kemiklerine (gelerek boğaza) dayandığında,

27. Âyet

وَق۪يلَ مَنْسكته رَاقٍۙ

Ve "kimdir (bu hastaya) okuya(rak onu tedavi ede)cek?" dendiğinde,

28. Âyet

وَظَنَّ اَنَّهُ الْفِرَاقُۙ

Ve (ölmek üzere olanın da) şüphesiz bunun (son) ayrılış olduğunu bildiğinde,

29. Âyet

وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِۙ

Artık (onun) bacakları birbirine dolanır.

30. Âyet

اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍنِ الْمَسَاقُۜ‌۟

İşte o gün sevk (olunacak tek yer) Rabbin(in huzur)udur.

31. Âyet

فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلّٰىۙ

Çünkü o, (âyetlerimizi ve resulümüzü) ne tasdik etti ne de destekledi.

32. Âyet

وَلٰـكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۙ

Aksine yalanladı ve yüz çevirdi.

33. Âyet

ثُمَّ ذَهَبَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ يَتَمَطّٰىۜ

Sonra da (böbürlenip) çalım satarak ailesine (ve aşiretine) gitti.

34. Âyet

اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۙ

Layıktır (bu azap) sana layık!

35. Âyet

ثُمَّ اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۜ

Sonra (tekrar tekrar) layıktır (bu azap) sana layık!

36. Âyet

اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ

İnsan (yaptıklarının hesabını vermeyeceğini ve) başıboş bırakılacağını mı zannediyor?

37. Âyet

اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنٰىۙ

O, (bir zamanlar sadece) dökülen bir meniden bir nutfe (bir damla su) değil miydi?

38. Âyet

ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوّٰىۙ

Sonra o, bir kan pıhtısı oldu, derken (Allah) onu yarattı ve (ona suret verip bir) düzene koydu.

39. Âyet

فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰىۜ

Böylece ondan erkek ve dişi (olmak üzere) çiftler var etti.

40. Âyet

اَلَيْسَ ذٰلِكَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰى

(Şimdi söyleyin bakalım, bütün) Bu(nları yapan), ölüleri de diriltmeye Kâdir değil midir?

Kıyâme Sûresi Hakkında

Mekke döneminde Kāria sûresinden sonra nâzil olmuştur. Adını ilk âyette geçen ve ölümden sonra dirilmeyi ifade eden kıyâme (kalkma, kalkış günü) kelimesinden almıştır. Kırk âyet olup fâsılası ا، ة، ر، ق، هـ ، ي harfleridir.

Müşriklerden Adî b. Rebîa’nın bir gün Hz. Peygamber’e gelerek kıyametten bahsetmesini istemesi, onun anlattıklarını dinledikten sonra da gözleriyle görse bile inanmayacağını, zira çürümüş kemiklerin toplanıp yeniden bir beden oluşturmasının imkânsız olduğunu söylemesi üzerine sûrenin ilk bölümlerinin indiği çeşitli kaynaklarda belirtiliyorsa da (meselâ bk. Vâhidî, s. 448) kıyamet gibi Kur’an’ın getirdiği temel inanç esaslarından biriyle ilgili olarak inananların inancını pekiştirmek, inanmayanları da imana davet etmek üzere nâzil olduğunda şüphe yoktur.

Vahyin okunması ve muhafazasıyla ilgili bir ara bahis dışında konusu ölümün ardından dirilme olan sûrenin muhtevasını dört bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 1-15), kıyamet gününe ve kendini kınayan nefse yemin edildikten sonra kemiklerin toplanmayacağını sanan insanlara karşı Allah’ın parmak uçlarını bile bir araya getirmeye kādir olduğu belirtilir ve o gün fizikî âlemde meydana gelecek bazı değişikliklerle insanların yaşayacağı şaşkınlıklara temas edilir. Müfessirler kendini kınayan nefisle (nefs-i levvâme), kıyamet gününde derin pişmanlık duyacak olan inkârcıların yanı sıra daha fazla sevap işlememiş olduklarından yakınacak müminlere de işaret edildiğini söylemişlerdir. Mutasavvıflar ise “yaptığı kötülüklerden pişmanlık duyup kendini kınayan nefis” olarak tanımladıkları nefs-i levvâmeyi nefs-i emmârenin üstünde, nefs-i mutmainnenin altında bir ara makam olarak görmüşlerdir (Âlûsî, XXIX, 136-137). Sûrenin 4. âyetinde parmak uçlarının düzeltileceğine dair ifade, insanların parmak uçlarının birbirinden farklı olduğu tesbitine dayanan ve suçluların bulunmasında yaygın biçimde kullanılan daktiloskopiye işaret olarak da açıklanmıştır (Kırca, s. 328-329).

Sûrenin bütünü içinde farklı bir konuya temas eden ikinci bölüm (âyet 16-19), Hz. Peygamber’in kendisine vahiy geldikten sonra onu nasıl okuyacağını anlatan bir açıklamayı içerir. Resûlullah, gelen vahyi unutabileceği korkusuyla Cebrâil’in okuduklarını sonunu beklemeden aceleyle tekrar ediyordu. Bu âyetlerde vahyin toplanıp korunması, doğru olarak okunması ve açıklanmasının ilâhî güvence altında bulunduğu bildirilerek Hz. Peygamber’in kaygılanmasına gerek olmadığı bildirilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem’in bundan sonra böyle bir telâşa kapılmadığı kaydedilmiştir (meselâ bk. Buhârî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 75; Müslim, “Śalât”, 148; Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 72; Taberî, XXIX, 116-119).

Üçüncü bölümde (âyet 20-30), insanların dünya hayatına kapılıp âhirete yönelik işleri terketmeleri kınandıktan sonra o gün müminlerin parlayan yüzle rablerine bakacakları, inanmayanların ise başlarına geleceklerin farkına vararak korkularının yüzlerine yansıyacağı bildirilir. Ehl-i sünnet âlimleri, 23. âyetteki “rablerine bakarlar” ifadesinin müminlerin âhirette Allah’ı göreceklerine açık bir delil teşkil ettiğini belirtirken tenzih anlayışlarının bir gereği olarak Allah’ı görmenin mümkün olmadığını savunan Mu‘tezile ulemâsı bu âyeti “Rablerinin rızâsını beklerler” (Zemahşerî, IV, 192) şeklinde te’vil etmiştir (bk. RÜ’YETULLAH).

Sûrenin dördüncü bölümünde (âyet 31-40) azaba uğrayacak kimselerin Hz. Peygamber’in getirdiklerini yalanlama, namaz kılmama, çalımla yürüme gibi yanlış tutumlarına temas edilir. Başı boş bırakılmadığı vurgulanan insanın yaratılışındaki bazı safhalar anlatılarak onu bu aşamalardan geçiren yaratıcının ölümden sonra da yaratmaya kādir olduğu belirtilir.

Kıyâme sûresinde İslâm’ın ulûhiyyet, nübüvvet ve âhiret gibi temel iman konuları üzerinde durulmuş; Allah’ın kudret ve yaratıcılığından söz edilerek ulûhiyyete, vahyin Allah’ın koruması altında bulunduğu belirtilerek nübüvvete ve özellikle kıyametten bahsedilerek âhirete dair önemli bilgiler verilmiştir. Âyetler kıyametin mutlaka kopacağını, insanın rabbinin divanına götürülüp yargılanacağını, suçluların özür dilemesinin fayda vermeyeceğini ifade ederek insanları uyarmaktadır. İnsanların parmak uçlarının bile düzeltileceğini belirten âyet, ölümün ardından dirilmenin hem ruhanî hem cismanî olarak gerçekleşeceğine delil teşkil eder. Sûrede ölümden sonra dirilme sadece bir iman esası şeklinde ortaya konmamakta, yaratılıştaki çeşitli merhalelere dikkat çekilerek düşünen ve gözlemleyen insanın bu inancını aklî temeller üzerine oturtması gerektiği de vurgulanmaktadır.

Bazı tefsirlerde (meselâ bk. a.g.e., IV, 193), “Kim Kıyâme sûresini okursa kıyamet gününde ben ve Cebrâil onun mümin olduğuna şahitlik ederiz” anlamında bir hadis rivayet edilirse de bu hadis güvenilir kaynaklarda yer almamaktadır.

BİBLİYOGRAFYA:

Buhârî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 75; Müslim, “Śalât”, 148; Tirmizî, “Tefsîrü’l-Ķurǿân”, 72; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (Bulak), XXIX, 116-119; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl (nşr. İsâm b. Abdülmuhsin el-Humeydân), Beyrut 1411/1991, s. 448; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 189-193; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXX, 214-234; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân, Kahire, ts. (Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), IV, 447-452; Süyûtî, ed-Dürrü’l-menŝûr, Beyrut 1403/1983, VIII, 342-364; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XXIX, 135-150; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5470-5487; Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul 1991, X, 169-236; M. İzzet Derveze, et-Tefsîrü’l-hadîs: Nüzul Sırasına Göre Kur’ân Tefsiri (trc. Şaban Karataş v.dğr.), İstanbul 1997, I, 299-310; Celal Kırca, Kur’ân ve Fen Bilimleri, İstanbul 1997, s. 328-329.

İlyas Üzüm