Kamer Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Kamer Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 54. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 55 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 37. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ

(Kıyamet) Saat(i) yaklaştı ve Ay yarıldı.

2. Âyet

وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ

Fakat onlar (ne zaman) bir âyet (ve mucize) görseler hemen yüz çevirirler ve, "(bu) süregelen bir sihirdir" derler.

3. Âyet

وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ وَكُلُّ اَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ

(Onlar resullerimizi ve âyetlerimizi) Yalanladılar ve kendi (nefislerinin) hevâlarına uydular. Ama tüm işler (Allah'ın takdir ettiği şekilde) kararlaştırılmıştır.

4. Âyet

وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنَ الْاَنْـبَٓاءِ مَا ف۪يهِ مُزْدَجَرٌۙ

Andolsun ki onlara (bu Kur'ân ile kendilerini küfürden ve şirkten) men eden nice önemli haberler geldi.

5. Âyet

حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُۙ

(Bu Kur'ân, iman etmek isteyenler için) Kâmil bir hikmettir; fakat (kâfirlere) uyarılar fayda vermiyor!

6. Âyet

فَتَوَلَّ عَنْهُمْۢ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَيْءٍ نُكُرٍۙ

(Resulüm!) Sen de onlardan yüz çevir! (Ta ki kıyamet gününe kadar.) O gün davetçi hiç görülmemiş bir şeye davet eder.

7. Âyet

خُشَّعاً اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌۙ

(O gün) Onlar, etrafa saçılmış çekirge sürüleri gibi gözleri öne düşmüş (korku ve dehşetli) bir hâlde kabirlerinden kalkarlar.

8. Âyet

مُهْطِع۪ينَ اِلَى الدَّاعِۜ يَقُولُ الْـكَافِرُونَ هٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ

Ve davetçiye (doğru) koşarlar. (O esnada) Kâfirler, "bu, (çok) zor bir gündür!" derler.

9. Âyet

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَـكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ

Onlardan önce Nûh'un kavmi de (resulümüzü ve âyetlerimizi) yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "bu bir mecnundur" dediler ve onu (davetten) men ed(ip incit)tiler.

10. Âyet

فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ

Bunun üzerine o, Rabbine, "(Rabbim) gerçekten ben, (kavmimin Sana iman etmemesine artık dayanamayıp) mağlup oldum, bana yardım et!" diyerek yalvar(ıp dua et)ti.

11. Âyet

فَفَتَحْنَٓا اَبْوَابَ السَّمَٓاءِ بِمَٓاءٍ مُنْهَمِرٍۘ

Biz de derhal, sağanak hâlinde boşanan bir su ile göğün kapılarını açtık.

12. Âyet

وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْمَٓاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَۚ

Ve yerden de (coşkun) kaynaklar fışkırttık. Derken o su(lar) takdir edilmiş bir iş (olan tufan) için birleşti.

13. Âyet

وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍۙ

Nûh'u da çivilerle çakılmış tahta(dan oluşan bir gemi) üzerinde taşıdık.

14. Âyet

تَجْر۪ي بِاَعْيُنِنَاۚ جَزَٓاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ

İnkâr edilmiş olan (Nûh)a bir mükâfat olarak (gemi) Bizim nezaretimizde (o suda) akıp gidiyordu.

15. Âyet

وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَٓا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

Andolsun ki Biz, (Nûh ve kavminin) bu (kıssası)nı (insanlara) bir âyet (öğüt ve ibret vesilesi) olarak bıraktık. Öğüt alan var mı?

16. Âyet

فَـكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ

Nitekim (onlar), Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

17. Âyet

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı (üzerinde düşünüp) öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?

18. Âyet

كَذَّبَتْ عَادٌ فَـكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ

Âd (kavmi de resulümüzü ve âyetlerimizi) yalanladı. Nitekim (onlar da), Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

19. Âyet

اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ ر۪يحاً صَرْصَراً ف۪ي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّۙ

Şüphesiz Biz onların üstüne (azabı) aralıksız kara bir günde (uğultusu) dehşetli bir kasırga gönderdik.

20. Âyet

تَنْزِعُ النَّاسَۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ

(O kasırga sanki) İnsanları, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi (havaya kaldırıp) savuruyordu.

21. Âyet

فَـكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ

Sonunda (onlar), Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

22. Âyet

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ۟

Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı (üzerinde düşünüp) öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?

23. Âyet

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ

Semûd (kavmi de onlara resulümüz ve âyetlerimizle gönderdiğimiz) uyarılarımızı yalanladı.

24. Âyet

فَقَالُٓوا اَبَشَراً مِنَّا وَاحِداً نَتَّبِعُهُٓۙ اِنَّٓا اِذاً لَف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

Ve dediler ki: "Biz içimizden bir beşere mi tabi olacağız? Şüphesiz ki o zaman biz apaçık bir dalâlet ve çılgınlık içine düşmüş oluruz."

25. Âyet

ءَاُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ اَشِرٌ

"(Biz dururken) İçimizden zikir (olan vahiy) ona mı indirildi? Hayır! O, mağrur bir yalancıdır."

26. Âyet

سَيَعْلَمُونَ غَداً مَنِ الْـكَذَّابُ الْاَشِرُ

Onlar yarın (âhirette) kimin mağrur bir yalancı olduğunu (görüp) bilecekler.

27. Âyet

اِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْۘ

(Akabinde Sâlih'e şöyle buyurduk) "Şüphesiz ki bir imtihan olmak üzere onlara dişi deveyi gönderen Biziz. Şimdi sen onları(n yaptıklarını) gözetle ve sabret!"

28. Âyet

وَنَبِّئْهُمْ اَنَّ الْمَٓاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْۚ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ

"Ve onlara, suyun kendi aralarında (bir gün kendilerine, bir gün deveye olmak üzere) kesin olarak taksim edildiğini haber ver! Her (kiminse su) içme sırası (orada) hazır bulunsun."

29. Âyet

فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطٰى فَعَقَرَ

Sonunda (buna dayanamayıp deveyi öldürmeye karar verdiler ve kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. Bunun üzerine (o da kılıcını) çekti ve (deveyi vahşice biçip) kesti.

30. Âyet

فَـكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ي وَنُذُرِ

Sonunda (onlar), Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

31. Âyet

اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَـكَانُوا كَـهَش۪يمِ الْمُحْتَظِرِ

Muhakkak ki Biz, onların üzerine (helâk edici) tek bir sayha gönderdik de onlar, ağıldaki (hayvan)ların (çiğneyip ufaladıkları) kuru otlar gibi oldular.

32. Âyet

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı (üzerinde düşünüp) öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?

33. Âyet

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ

Lût'un kavmi (de onlara resulümüz ve âyetlerimizle gönderdiğimiz) uyarılarımızı yalanladı.

34. Âyet

اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِباً اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍۜ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍۙ

Şüphesiz Biz de onların üzerlerine (taş yağdıran) bir fırtına gönderdik; ancak Lût ailesini (karısı müstesna) bir seher vakti kurtardık.

35. Âyet

نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَاۜ كَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ شَكَرَ

Katımızdan bir nimet olarak. İşte Biz, şükreden(ler)i böyle mükâfatlandırırız.

36. Âyet

وَلَقَدْ اَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ

Andolsun ki (Lût) onları bizim (azapla) yakalamamıza karşı uyarmıştı; fakat onlar (resulümüze inanmadılar ve) bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.

37. Âyet

وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِه۪ فَطَمَسْنَٓا اَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَاب۪ي وَنُذُرِ

Yine andolsun ki onlar, (Lût'un meleklerden olan) misafirlerinden (bir hayâsızlık olan nefislerinin istediğini) almayı murad ettiler. Bunun üzerine Biz de onların gözlerini tamamen kör ettik, sonra da, "haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik)

38. Âyet

وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّۚ

Andolsun, onları sabahın erken vakitlerinde kalıcı bir azap yakalayıverdi.

39. Âyet

فَذُوقُوا عَذَاب۪ي وَنُذُرِ

Onlara, "haydi, azabımı ve uyarılarımı tadın!" (dedik).

40. Âyet

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ۟

Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı (üzerinde düşünüp) öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan var mı?

41. Âyet

وَلَقَدْ جَٓاءَ اٰلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُۚ

Andolsun, Firavun ailesine (ve onun yolundan gidenlere) de uyarıcılarımız gelmişti.

42. Âyet

كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كُلِّهَا فَاَخَذْنَاهُمْ اَخْذَ عَز۪يزٍ مُقْتَدِرٍ

Fakat onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları Azîz, Muktedir (bütün kudret kendisine ait olan ve dilediği gibi yapan olarak kesin bir) yakalayışıyla (tutup) yakaladık.

43. Âyet

اَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ اُو۬لٰٓئِكُمْ اَمْ لَـكُمْ بَرَٓاءَةٌ فِي الزُّبُرِۚ

Şimdi sizin kâfirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa (onlara gelen azabın size de uğramayacağına dair) sizin için kitaplarda bir berat mı var?

44. Âyet

اَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَم۪يعٌ مُنْتَصِرٌ

Yoksa onlar, "biz yardımlaşan (güçlü ve yenilmez) bir topluluğuz" mu diyorlar?

45. Âyet

سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ

O topluluk (yakında) hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar.

46. Âyet

بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ

Asıl onlara vaad edilen (kıyamet) saat(i onlar için büyük hezimet)tir. Ve o saat çok dehşetli ve çok acıdır.

47. Âyet

اِنَّ الْمُجْرِم۪ينَ ف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍۢ

Muhakkak ki mücrimler (nefsinin hevâsına uyan suçlular, apaçık) bir dalâlet ve çılgınlık içindedirler.

48. Âyet

يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْۜ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ

O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde onlara, "tadın Sekar'ın (alevli cehennem ateşinin acı) dokunuşunu!" (denir)

49. Âyet

اِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

Şüphesiz ki Biz her şeyi bir takdir ile yarattık.

50. Âyet

وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ

Bizim emrimiz gözü sadece tek bir sefer açıp kapama gibidir (anında gerçekleşir).

51. Âyet

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

Andolsun ki Biz, sizin gibi olanları(n hepsini) helâk ettik. Öğüt alan var mı?

52. Âyet

وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ

Onların yaptıkları her şey (kendi amel) kitaplar(ın)da mevcuttur.

53. Âyet

وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ

Küçük, büyük her şey (orada) satır satır yazılıdır.

54. Âyet

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ

Şüphesiz ki muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar, âhiret günü nûrlar içinde) cennetlerde ve ırmak (başların)dadırlar.

55. Âyet

ف۪ي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَل۪يكٍ مُقْتَدِرٍ

Muktedir bir Melîk'in (dilediğini yaratan, dilediğini yok eden, dilediği gibi yapan ve melekût âleminin sahibi olan Allah'ın) yanında sadakat(ini ispatlayanların) makamındadırlar.

Kamer Sûresi Hakkında

Mekke döneminin ilk yıllarında Târık sûresinden sonra nâzil olmuştur. İlk âyetinde ayın (kamer) iki parçaya bölünmesinden bahsedildiği için bu adı almıştır. “İkterabet” ve “İkterabetü’s-sâa” sûresi olarak da adlandırılır. Elli beş âyet olup fâsılası ر harfidir. Bölümler arasındaki anlam bütünlüğü sûrenin bir defada nâzil olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Mekkî sûrelerin genel karakteristiğine paralel olarak Kamer sûresinde de bazı kıyamet sahneleri etkileyici bir üslûpla tasvir edilip âhiret inancına vurgu yapılmıştır. Sûrede ayrıca müminlere güven ve huzur verici, inkârcıları ise korkutucu mesajlar yer almaktadır.

Üç bölüm halinde ele alınabilen sûrenin ilk bölümü (âyet 1-8) kıyametin yaklaştığından ve ayın yarılmasından bahseden âyetle başlar. Bu âyetin, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’den bir mûcize göstermesini istemeleri üzerine nâzil olduğu nakledilmektedir (Taberî, XXVII, 50). Âyetteki ayın yarılması ifadesi müfessirlerin çoğunluğu tarafından zâhirî mânada anlaşılmış ve Resûl-i Ekrem zamanında ayın gerçekten yarıldığı belirtilmiştir (bk. İNŞİKĀKU’l-KAMER). Ancak Kur’an’da pek çok örnekte görüldüğü üzere, bu âyetteki geçmiş zaman kipindeki fiillerin, aslında gelecekte vuku bulacak kıyamet olayı ile ayın ikiye bölünmesi şeklinde gerçekleşecek kozmik olayın kesinlikle vuku bulacağına işaret ettiğini söyleyenler bulunduğu gibi, “Ay ikiye bölündü” cümlesini mecazi bir ifade kabul eden ve bunu, “Durum açıklık kazandı” şeklinde açıklayanlar da olmuştur (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şķķ” md.). Bu bölümde ayrıca inkârcıların kıyamet günündeki sıkıntılı durumlarına temas edilir.

İkinci bölümde (âyet 9-42) Nûh, Âd, Semûd, Lût ve Firavun kavimlerinin de peygamberlerini yalanladıkları belirtilerek bunların uğradıkları cezalar etkileyici bir üslûpla anlatılır. Bu ifadeler arasında, “Andolsun ki biz bu Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; ondan ders alan yok mudur?” meâlindeki cümle dört defa tekrar edilerek Kur’an üzerinde düşünmenin, ışığıyla aydınlanmanın herkes için gerekli olduğuna ve onun, her insanın yararlanabileceği ölçüde rahat anlaşılabilen bir ifade ve üslûp taşıdığından bu hususta herhangi bir mazeret ileri sürülemeyeceğine işaret edilmektedir.

Sûrenin üçüncü bölümünde (âyet 43-55) inkârcılara yönelik uyarılar tekrarlanır ve yenilmez zannettikleri topluluklarının hezimete uğrayacağı bildirilir. Burada müminlere Allah’ın yardımının geleceği belirtilmek suretiyle onlara güven verilmektedir. “O topluluk bozulacak ve geriye dönüp kaçacak” meâlindeki 45. âyetin, bu sûrenin inmesinden kısa bir süre sonra meydana gelen Bedir Gazvesi’nde Kureyş’in müslümanlar karşısında bozguna uğrayacağını müjdelediği kabul edilir. Hz. Ömer hangi topluluğun hezimete uğrayacağını merak ettiğini, ancak Bedir Gazvesi’nde Resûlullah’ın bu âyeti okuduğunu görünce âyette zikredilen topluluğun Kureyş ordusu olduğunu anladığını belirtmiştir (İbn Kesîr, IV, 266). Âyetin Bedir Gazvesi günü Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu da rivayet edilmektedir (Aynî, XVI, 52). Sûrenin bu bölümünde ayrıca her şeyin belirli bir plan ve düzen (kader) içinde yaratıldığı belirtilir (âyet 49). Müşriklerin Hz. Peygamber’e gelerek kader konusunda tartışmaya başlamaları üzerine bu âyetin nâzil olduğu nakledilir (Vâhidî, s. 228). Sûre, takvâ sahiplerinin cennette nâil olacakları nimetlerden bahseden âyetle sona erer.

Resûl-i Ekrem’in önemli toplantılarda ve bayram namazlarında yeniden diriliş, tevhid ve peygamberliğin ispatı gibi önemli konuları ihtiva eden Kāf ve Kamer sûrelerini okuduğu rivayet edilir (Müslim, “Śalâtü’l-Ǿîdeyn”, 14, 15; Nesâî, “Śalâtü’l-Ǿîdeyn”, 12; İbn Kesîr, IV, 260). Bazı tefsirlerde yer alan, “Kamer sûresini gün aşırı okuyan kimseyi Allah kıyamet gününde dolunaya benzer bir yüzle diriltir” meâlindeki hadisin (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 42) sahih olmadığı anlaşılmaktadır (Muhammed et-Trablusî, I, 1010). Kamer sûresi üzerine bazı çalışmalar yapılmıştır. Abdülhüseyin Destgayb-i Şîrâzî’nin Ĥaķāǿiķī ez Ķurǿânî: Ħulâśa-i Beyânât’ı (Kum 1975) ve Abdülmün‘im Memdûh Ramah’ın Tefsîru sûreti’l-Ķamer’i (Şebînü’l-Kum 1987) bunlar arasında sayılabilir.

BİBLİYOGRAFYA:

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “şķķ” md.; Müslim, “Śalâtü’l-Ǿîdeyn”, 14, 15; Nesâî, “Śalâtü’l-Ǿîdeyn”, 12; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (Bulak), XXVII, 50-67; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1378/1959, s. 227-229; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 35-42; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, VIII, 87-104; İbn Kesir, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, [baskı yeri ve tarihi yok] (Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), IV, 260-269; Aynî, ǾUmdetü’l-ķārî, Kahire 1392/1972, XVI, 52-60; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, I, 1010; Elmalılı, Hak Dini, VII, 4617-4657; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1980, s. 595-597; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1987, VI, 39-55.

Kâmil Yaşaroğlu