Kalem Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Kalem Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 68. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 52 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 3. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَۙ

Nûn. Kaleme ve (onunla) satır satır yazılan (bu âyet)lere andolsun ki,

2. Âyet

مَٓا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍۚ

(Resulüm!) Sen, Rabbinin (nübüvvet ve vahiy) nimeti sayesinde bir mecnun değilsin.

3. Âyet

وَاِنَّ لَكَ لَاَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍۚ

Şüphesiz ki senin için (Bizim katımızda) elbette kesintisiz bir mükâfat vardır.

4. Âyet

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ

Muhakkak ki sen, (Rabbinin isimlerinin üzerinde tecelli etmesiyle) elbette azim (ve yüce) bir ahlak üzeresin.

5. Âyet

فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَۙ

Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.

6. Âyet

بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ

Hanginizin fitneye tutulmuş (bir mecnun) olduğunu.

7. Âyet

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ۖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ

Muhakkak ki senin Rabbin, (evet) O, yolundan sapanı en iyi bilendir. Yine O, hidâyette olanı da en iyi bilendir.

8. Âyet

فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّب۪ينَ

O hâlde (sen, hakkı) yalanlayan (inkârcı)lara boyun eğme!

9. Âyet

وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

Onlar arzu ederler ki (sen onlara taviz verip) yumuşak davranasın, böylece onlar da (sana taviz verip) yumuşak davransınlar.

10. Âyet

وَلَا تُطِـعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَه۪ينٍۙ

(Resulüm! Sen şunların) Hiçbirine itaat etme; (yalan yere) çokça yemin edip duran, aşağılık,

11. Âyet

هَمَّازٍ مَشَّٓاءٍ بِنَم۪يمٍۙ

(İnsanları) Arkasından (dedikodu yaparak) çekiştiren, hep söz taşıyan,

12. Âyet

مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَث۪يمٍۙ

Hayra mâni olan, haddi aşan, günahkâr,

13. Âyet

عُتُلٍّ بَعْدَ ذٰلِكَ زَن۪يمٍۙ

Kaba (ve saygısız), bütün bunlardan sonra (bir de) insanlığından yüz çevirmiş (kimselere),

14. Âyet

اَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَن۪ينَۜ

Mal ve oğulları vardır diye (boyun eğme)!

15. Âyet

اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ

Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman o, "(bunlar) öncekilerin masallarıdır" der!

16. Âyet

سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ

Biz yakında onun burnunu (yere) sürteceğiz (de onun kibrini kırıp onu rezil edeceğiz).

17. Âyet

اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَٓا اَصْحَابَ الْجَنَّةِۚ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِح۪ينَۙ

Şüphesiz Biz, bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi bu (Mekkeli)lere de bela verdik. Hani (o bahçe sahipleri), sabah olunca (mahsulleri) hasat edeceklerine yemin etmişlerdi.

18. Âyet

وَلَا يَسْتَثْنُونَ

(Bunu söylerken onlar) İstisna da yapmıyor ("inşallah; Allah izin verirse" demiyor)lardı.

19. Âyet

فَطَافَ عَلَيْهَا طَٓائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَٓائِمُونَ

Fakat onlar uyurlarken Rabbinden bir sarıcı (bela), o (bahçey)i sarıverdi.

20. Âyet

فَاَصْبَحَتْ كَالصَّر۪يمِ

Böylece sabaha kadar (bahçe, altı üstüne getirilerek) kapkara kesildi.

21. Âyet

فَتَنَادَوْا مُصْبِح۪ينَۙ

(21-22) Nihayet sabah olunca onlar, "eğer (mahsulünüzü) hasat edecekseniz, ekininizin başına erkenden gidin" diye birbirlerine seslendiler.

22. Âyet

اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِم۪ينَ

Bu âyetin meali 21. âyetle birlikte verilmiştir.

23. Âyet

فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَۙ

(23-24) Derken onlar (kendi aralarında), "bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın" diye fısıldaşarak yürüdüler.

24. Âyet

اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْك۪ينٌ

Bu âyetin meali 23. âyetle birlikte verilmiştir.

25. Âyet

وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِر۪ينَ

(Yoksullara yardım etmeye) Güçleri yettiği hâlde onları (kendi mallarından) mahrum etmek üzere erkenden gittiler.

26. Âyet

فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُٓوا اِنَّا لَضَٓالُّونَۙ

Fakat o (bahçey)i gördüklerinde (gözlerine inanamadılar ve), "mutlaka biz (yolumuzu) şaşırmış olmalıyız (bu bizim bahçemiz olamaz)!" dediler.

27. Âyet

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ

(Bahçenin kendi bahçeleri olduğunu anladıklarında) "Hayır! (Biz yoksulları kendi mallarımızdan mahrum etmek istediğimiz için asıl) Biz mahrum bırakılmışız" (dediler)!

28. Âyet

قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَـكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ

İçlerinden en makul olanı (şöyle) dedi: "Ben size, 'keşke (Rabbinizi) tesbih etseydiniz' demedim mi?"

29. Âyet

قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

Onlar da, "Subhân olan Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz (yoksulları kendi mallarımızdan mahrum etmekle) zalimlerden olmuşuz" dediler.

30. Âyet

فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ

Bunun ardından bir kısmı bir kısmını kınamaya başladı.

31. Âyet

قَالُوا يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا طَاغ۪ينَ

(Sonunda şöyle) Dediler: "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz, (Rabbimizin bizi nimetlendirdiğinden gâfil olan) azgın kimselermişiz."

32. Âyet

عَسٰى رَبُّنَٓا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْراً مِنْهَٓا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ

"Belki Rabbimiz bize bunun yerine bundan daha hayırlısını verir; çünkü biz, (artık) Rabbimize (yönelerek rızasını isteyen ve yalnız O'na) rağbet edenleriz" (dediler).

33. Âyet

كَذٰلِكَ الْعَذَابُۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُۢ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟

İşte (yoksulları mahrum bırakanların) azab(ı) böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyük (ve sürekli)dir. Ne olurdu (ölüm gelip çatmadan bunu anlaya)bilselerdi!

34. Âyet

اِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

Muhakkak ki muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için Rabbleri katında Naîm cennetleri vardır.

35. Âyet

اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِم۪ينَ كَالْمُجْرِم۪ينَۜ

Biz hiç, (Allah'a teslim olan) Müslümanları (nefsinin hevâsına uyan) mücrimlerle bir tutar mıyız?

36. Âyet

مَا لَـكُمْ۠قف كَيْفَ تَحْكُمُونَۚ

Size ne oluyor, nasıl (böyle) hüküm veriyorsunuz?

37. Âyet

اَمْ لَـكُمْ كِتَابٌ ف۪يهِ تَدْرُسُونَۙ

Yoksa sizin (Allah'ın gönderdikleri dışında) bir kitabınız var da (bu yanlış hükümleri) ondan mı okuyorsunuz?

38. Âyet

اِنَّ لَـكُمْ ف۪يهِ لَمَا تَخَيَّرُونَۚ

Onda, "muhakkak ki kendiniz için hayırlı gör(üp istediğiniz ve beğen)diğiniz her şey mutlaka sizindir" (diye mi yazılı)!

39. Âyet

اَمْ لَـكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۙ اِنَّ لَـكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَۚ

Yoksa siz, "ne hükmederseniz mutlaka sizindir" diye tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli (Bizden) bir ahid mi aldınız?

40. Âyet

سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَع۪يمٌۚۛ

(Resulüm!) Sor onlara, bu iddiayı onların hangisi savunacak?

41. Âyet

اَمْ لَهُمْ شُرَكَٓاءُۚۛ فَلْيَاْتُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَ

Yoksa onların (Allah'a) şirk koştukları (başka hüküm sahibi ilâhları) mı var? Eğer (bu iddialarında) doğru kimseler ise haydi (Allah'a) şirk koştukları (ilâhları)nı getirsinler!

42. Âyet

يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَۙ

(Hesaba çekilecekleri) O (kıyamet) gün(ü) bacaklar sıvanır (onlar secde etmeye hazırlanır) ve secdeye davet edilirler; fakat (dünyada Allah'ın hükmünü kabul etmeyip O'na secde etmedikleri için o gün de secde etmeye) güç yetiremezler.

43. Âyet

خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ

(O gün) Onların gözleri (Rabblerinin azameti karşısında) öne düşmüş, kendilerini de zillet kaplamıştır. (O gün onların secde edememelerinin sebebi) Onlar, (dünyada) sapasağlam iken secdeye davet ediliyorlardı (fakat secde etmiyorlardı).

44. Âyet

فَذَرْن۪ي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهٰذَا الْحَد۪يثِۜ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَۙ

(Resulüm!) Sen bu sözü (Kur'ân'ı) yalan sayan kimseyi Bana bırak! Biz onları, bilemeyecekleri bir yerden tedrici olarak (yavaş yavaş, hak ettikleri azaba) yaklaştıracağız.

45. Âyet

وَاُمْل۪ي لَهُمْۜ اِنَّ كَيْد۪ي مَت۪ينٌ

Ben onlara mühlet veriyorum. Muhakkak ki Benim (onlara mal ve servet vererek azgınlıklarına müsaade edip kurduğum) tuzağım çok sağlamdır.

46. Âyet

اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْراً فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَۚ

Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç yükünün altında mı eziliyorlar?

47. Âyet

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ

Yahut gayb(ın bilgisi) onların yanında da onlar mı (hükümleri istedikleri gibi) yazıyorlar?

48. Âyet

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِۢ اِذْ نَادٰى وَهُوَ مَكْظُومٌۜ

Sen, Rabbinin hükmünü sabırla bekle ve balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, (pişmanlık içinde) içi yanarak (Rabbine yalvarıp) nidâ etmişti.

49. Âyet

لَوْلَٓا اَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّه۪ لَنُبِذَ بِالْعَرَٓاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ

Şayet Rabbinden ona (tövbe edip mağfiret dileme nimeti gibi büyük) bir nimet yetişmiş olmasaydı, o mutlaka kınanmış bir hâlde ıssız bir yere atılacaktı.

50. Âyet

فَاجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِح۪ينَ

Fakat Rabbi onu (kavmine resul olarak göndermek için bir daha) seçti ve onu sâlihlerden kıldı.

51. Âyet

وَاِنْ يَكَادُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌۢ

(Resulüm!) O kâfirler, (insanlar için bir öğüt ve hatırlatma olan bu) Zikri işittikleri zaman (hasetlerinden) neredeyse seni gözleriyle devirecekler ve (senin için), "hiç şüphe yok ki kesinlikle o bir mecnundur" diyorlar.

52. Âyet

وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ

Oysa bu (Kur'ân), âlemler(de yaratılmış her bir varlık) için ancak bir Zikir (Allah'ın kendini tanıttığı, ayrıca her bir varlığa kendi kendini ve sorumluluğunu bildirdiği bir öğüt ve hatırlatma)dır.

Kalem Sûresi Hakkında

Mekke döneminin başlarında nâzil olan sûrelerdendir. Adını ilk âyetteki “kalem” kelimesinden alır. “Nûn” ve “Nûn ve’l-kalem” olarak da adlandırılır. Elli iki âyet olup fâsılası م ve ن harfleridir. Nüzûl sırası bakımından başında hurûf-ı mukattaanın geçtiği sûrelerin ilkidir. Sûrenin muhtevası göz önünde bulundurulduğunda Mekke döneminde Hz. Peygamber’e karşı baskıların şiddetlendiği sırada nâzil olduğu anlaşılır.

Kalem sûresini üç bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 1-7) ilk olarak kaleme ve yazıya yemin edilir. Sûrenin başındaki nûn hurûf-ı mukattaadan biridir. Bu harfin “hokka, mürekkep, balık” gibi anlamlara geldiği ve rahmân isminin son harfi, dolayısıyla bir ismin rumuzu olduğu ifade edilmekle birlikte (Fahreddin er-Râzî, XXX, 77) sûre başlarındaki diğer harfler gibi o da müteşâbihtir. Öte yandan kaleme ve yazıya yemin edilmesi Kur’an’ın okuma yazmaya verdiği öneme işaret eder. Bu bölümde inkârcılar tarafından Hz. Peygamber’e yöneltilen iftiralara cevap verilerek onu aşağılamak ve gözden düşürmek isteyenlerin iddiasının aksine Resûlullah’ın mecnun olmadığı ve yüksek bir ahlâka sahip bulunduğu vurgulanır; kimin çarpılmış, akıldan yoksun kalmış olduğunu yakında herkesin göreceği belirtilir.

Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 8-47) başkalarını çekiştirme, insanlar arasında söz götürüp getirme, iyiliğin amansız düşmanı olma, saldırganlık ve kabalık gibi ahlâkî zaaflara dikkat çekilir (âyet 8-16). Bu âyetlerin, Hz. Peygamber’e düşmanlığı ile tanınan Velîd b. Mugīre ve Ahnes b. Şerîk gibi Kureyş kabilesinin ileri gelenleri hakkında nâzil olduğu nakledilmektedir (Süyûtî, s. 204). İnsanların onur ve şahsiyetini hedef alan, dolayısıyla ferdî ve içtimaî ahlâkı zedeleyen bu davranışların zikredilmesiyle bir taraftan adı geçen kişilerin karakterleri yerilirken diğer taraftan müminlerin bu niteliklerden uzak durmaları konusunda uyarıldıkları anlaşılmaktadır. Bu bölümde ayrıca, kendilerine verilen nimetlere karşı nankörlükleri yüzünden bu nimetlerden mahrum bırakılan kişilerle ilgili bir kıssaya yer verilerek (âyet 17-32) nimetle şımarmanın, iyiliğe engel olmanın ve başkalarının haklarına tecavüz etmenin sonucu anlatılır, mal ve evlâdın aslında bir imtihan vesilesi olduğu vurgulanır. Bu âyetlerde insanların sadece yoklukla değil nimetle sınanmalarının da ilâhî bir kanun olduğuna işaret edilmektedir. Daha sonra inkârcılara ardarda yöneltilen çarpıcı sorularla (âyet 35-47) onların üstünlük iddiaları reddedilir ve inançlarının hiçbir temelinin olmadığı belirtilir. Âhirette kendilerini bekleyen korkunç son hatırlatılarak kıyamet sahnelerinden biri etkileyici bir üslûpla tasvir edilir.

Üçüncü bölümde (âyet 48-52) nüzûl sırasına göre ilk defa bir peygamber kıssasına yer verilerek Hz. Yûnus’un yaşadığı tecrübe aktarılır. Resûlullah’ın mâruz kaldığı sıkıntılara karşı sabretmesi istenir; bu şekilde hem kendisi hem de ona inananlar teselli edilir. Burada, kâfirlerin Kur’an’ı işittikleri zaman Hz. Peygamber’i neredeyse gözleriyle devireceklerini ifade eden 51. âyetin Kureyş’ten bir grubun Resûlullah’a bakıp, “Ne onun gibisini ne de getirdiği delillerin benzerini gördük” demek suretiyle ona nazar değdirmek istemeleri üzerine nâzil olduğu nakledilmektedir (Vâhidî, s. 249). Nitekim Hasan-ı Basrî nazara karşı bu âyetin okunmasını tavsiye etmiştir (Zemahşerî, IV, 148; Fahreddin er-Râzî, XXX, 100). Sûre Kur’an’ın insanlar için bir uyarı olduğunu ifade eden âyetle sona erer. Bazı tefsirlerde Hz. Peygamber’den nakledilen, “Kalem sûresini okuyan kişiye Allah ahlâkını güzelleştirdiği kimselerin sevabını verir” (meselâ bk. Zemahşerî, IV, 148) meâlindeki hadisin sahih olmadığı belirtilmektedir (Muhammed et-Trablusî, I, 1022).

Kalem sûresi hakkında yapılan çalışmalar arasında Receb Ahmed Abdüttevvâb’ın Kıśśatü aśĥâbi’l-cenne ve’l-Ǿibre fîhâ kemâ tüśavviruhâ sûretü’l-Ķalem’i (yüksek lisans tezi, 1982, Câmiatü’l-Ezher külliyyetü usûli’d-dîn), Rif‘at İsmâil es-Sûdânî’nin Min esrâri’n-nažmi’l-Ķurǿânî fî sûreti’l Ķalem’i (Kahire 1991) ve Melîha Abdullah el-Hârisî’nin Tefsîru sûreti’l-Ķalem’i (yüksek lisans tezi, 1402, er-Riâsetü’l-âmme li ta‘lîmi’l-benât [Cidde]) zikredilebilir.

BİBLİYOGRAFYA:

Taberî, CâmiǾu’l-beyân, XXIX, 9-30; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1378/1959, s. 249; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 140-148; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, VIII, 326-344; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXX, 77-101; Süyûtî, Esbâbü’n-nüzûl [baskı yeri ve tarihi yok] (Dâru İhyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), s. 204; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, I, 1022; Elmalılı, Hak Dini, VIII, 5249-5306; M. İzzet Derveze, et-Tefsîrü’l-ĥadîŝ, Kahire 1962, I, 40-71; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Muhammed Han Kayanî v.dğr.), İstanbul 1987, VI, 387-400; Zuhûr Ahmed Azhar, “Ķalem”, UDMİ, XVI/2, s. 384-385.

Kâmil Yaşaroğlu