Kaf Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Kaf Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 50. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 45 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 34. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

قٓ۠قف وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِۚ

Kaf. (Bu) Şerefli Kur'ân'a andolsun ki,

2. Âyet

بَلْ عَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ فَقَالَ الْـكَافِرُونَ هٰذَا شَيْءٌ عَج۪يبٌ

Doğrusu kâfirler, içlerinden bir uyarıcının (Kur'ân ile) kendilerine gelmesine şaştılar ve dediler ki: "Bu, tuhaf bir şeydir."

3. Âyet

ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَاباًۚ ذٰلِكَ رَجْعٌ بَع۪يدٌ

"(Şimdi biz) Öldüğümüz ve bir toprak (yığını) olduğumuz zaman mı (tekrar dirilecekmişiz)? Bu, (akla) uzak bir dönüştür."

4. Âyet

قَدْ عَلِمْنَا مَا تَنْقُصُ الْاَرْضُ مِنْهُمْۚ وَعِنْدَنَا كِتَابٌ حَف۪يظٌ

(Resulüm!) Biz, yeryüzünün onlardan (zahiri ve manevi) neleri eksilttiğini elbette bilmekteyiz; çünkü yanımızda (her şeyi kudretimizle) muhafaza eden bir kitap (olan Levh-i Mahfûz) vardır.

5. Âyet

بَلْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ لَمَّا جَٓاءَهُمْ فَهُمْ ف۪ٓي اَمْرٍ مَر۪يجٍ

Fakat onlar, hak kendilerine gelince (onu) yalanladılar. Artık onlar karmakarışık bir iş içinde (ve şaşırmış bir hâlde)dirler.

6. Âyet

اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ

Onlar üzerlerindeki göğe (hiç) bakmadılar mı? Biz onu nasıl bina etmiş ve (yıldızlarla) süslemişiz, onun hiçbir çatlağı (ve eksiği de) yoktur.

7. Âyet

وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍۙ

Ve yeryüzüne (de hiç bakmadılar mı ki), Biz onu (nasıl) yaydık ve orada sabit dağlar yerleştirdik. Üstelik orada her türden güzel (göz alıcı ve iç açıcı) çift(ten bitki)ler bitirdik.

8. Âyet

تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُن۪يبٍ

(Bütün bunlar, Allah'a) Yönelen (O'nu bilmek ve tanımak isteyen) her bir kul için bir basiret (O'nun sevgisine, rahmet ve kudretine kulun şahid olması) ve zikirdir.

9. Âyet

وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكاً فَاَنْبَتْنَا بِه۪ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَص۪يدِۙ

(9-11) Yine Biz, gökten de bereketli bir su indirip onunla kullar için rızık olarak bahçeler, biçilecek tane(li ekin)ler ve birbirine geçmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları bitirdik ve böylece onunla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte, (dirilip kabirlerden) çıkış da böyledir.

10. Âyet

وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَض۪يدٌۙ

Bu âyetin meali 9. âyetle birlikte verilmiştir.

11. Âyet

رِزْقاً لِلْعِبَادِۙ وَاَحْيَيْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتاًۜ كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ

Bu âyetin meali 9. âyetle birlikte verilmiştir.

12. Âyet

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَاَصْحَابُ الرَّسِّ وَثَمُودُۙ

(Resulüm!) Bu (müşrik)lerden önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd (kavmi) de yalanladı.

13. Âyet

وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ وَاِخْوَانُ لُوطٍۙ

Âd (kavmi), Firavun ve Lût'un hemşehrileri (olan kavimler) de (yalanladılar).

14. Âyet

وَاَصْحَابُ الْاَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍۜ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَع۪يدِ

Eyke halkı ve Tubba kavmi de (yalanladı). Bütün bunlar (kendilerine gönderilen) resulleri yalanladılar, böylece (kendilerine) vaad ettiğim (azap tehdidim)i hak ettiler.

15. Âyet

اَفَعَي۪ينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِۜ بَلْ هُمْ ف۪ي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَد۪يدٍ۟

Biz (sizi) ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik (ki sizi tekrar yaratmada âciz kalalım)? (Resulüm!) Doğrusu onlar, yeniden yaratılış konusunda (iblisin verdiği vesveseden dolayı) şüphe içindedirler.

16. Âyet

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ

Andolsun ki insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliriz; çünkü Biz ona (hayat veren) şah damarından (ve kendi varlığından) daha yakınız.

17. Âyet

اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَم۪ينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَع۪يدٌ

(Bir de) İki kaydedici (melek), (insanın) sağında ve solunda oturup (daima onunla beraber olarak yaptıklarını) kaydetmektedir.

18. Âyet

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ

(İnsan) Hiçbir söz söylemez ki onun yanında hazır bulunup (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden bir melek) bulunmasın!

19. Âyet

وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّۜ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ

Derken ölüm sarhoşluğu hak olarak (insana) gelir (de ona), "işte bu, senin (öteden beri) kaçıp durduğun şeydir" (denir).

20. Âyet

وَنُفِـخَ فِي الصُّورِۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ

(İnsanlar öldükten sonra tekrar dirilmeleri için o gün) Sûr'a üfürülmüştür. İşte bu, vaad edilen gündür.

21. Âyet

وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ

(O gün) Herkes beraberinde bir sevk edici (melek) ve bir de şahidle beraber (hesap vermek için huzura) gelir.

22. Âyet

لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَـكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ

(Ona şöyle denir) "Andolsun ki sen (dünyada iken) bundan gaflette idin. Şimdi senden (gaflet) perdeni (kaldırıp) açtık, artık bugün gözün keskin görür."

23. Âyet

وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَيَّ عَت۪يدٌۜ

Beraberindeki (melek) şöyle der: "İşte, bu yanımdaki hazır."

24. Âyet

اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍۙ

(Allah, şöyle buyurur) "Atın cehenneme her (hakka karşı) inatçı kâfiri!"

25. Âyet

مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُر۪يبٍۙ

"Hayra mâni olan, haddi aşan (ve) şüpheciyi."

26. Âyet

اَلَّذ۪ي جَعَلَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَاَلْقِيَاهُ فِي الْعَذَابِ الشَّد۪يدِ

"O ki Allah ile beraber başka bir ilâh edindi, bu yüzden onu şiddetli azabın içine atın!"

27. Âyet

قَالَ قَر۪ينُهُ رَبَّنَا مَٓا اَطْغَيْتُهُ وَلٰكِنْ كَانَ ف۪ي ضَلَالٍ بَع۪يدٍ

(Onun) Arkadaşı (olan şeytan) der ki: "Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, zaten (kendisi haktan) uzak (derin) bir dalâlet içinde idi."

28. Âyet

قَالَ لَا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ اِلَيْكُمْ بِالْوَع۪يدِ

(Allah) Buyurur: "Benim huzurumda çekişmeyin! Çünkü Ben size daha önce (dünyada iken azap) vaadi(mi bildirip bunun için resulümü) göndermiştim."

29. Âyet

مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَٓا اَنَا۬ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ۟

"Benim katımda söz değiştirilmez ve Ben kullar(ım)a asla zulmedici değilim!"

30. Âyet

يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَاْتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ

Biz o gün cehenneme, "doldun mu?" deriz. O da, "daha var mı?" der.

31. Âyet

وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَ غَيْرَ بَع۪يدٍ

(O gün) Cennet, muttakilere (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlara) uzak olmayacak bir şekilde yaklaştırılır.

32. Âyet

هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِكُلِّ اَوَّابٍ حَف۪يظٍۚ

(32-33) (Onlara şöyle denir) "İşte, size vaad edilen (cennet) budur! (Burası) Daima (Allah'a) yönelen, (kendi nefsini Allah'ın yasaklarına karşı) muhafaza eden, gıyâben Rahmân'dan haşyet duyan ve (O'na) yönelmiş bir kalp ile gelenler içindir."

33. Âyet

مَنْ خَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ وَجَٓاءَ بِقَلْبٍ مُن۪يبٍ

Bu âyetin meali 32. âyetle birlikte verilmiştir.

34. Âyet

اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ

"Oraya selam (ve selamet)le girin! İşte bu, ebedi (hayatın başladığı) gündür."

35. Âyet

لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ ف۪يهَا وَلَدَيْنَا مَز۪يدٌ

Orada onlar için diledikleri her şey vardır. Ayrıca katımızda (onların henüz bilmedikleri zahiri ve manevi nimetlerden) daha fazlası da vardır.

36. Âyet

وَكَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ اَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشاً فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِۜ هَلْ مِنْ مَح۪يصٍ

Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik de onlar kendilerinden kuvvetçe daha güçlü idiler ve beldelerde (azabımızdan kurtulmak için kaçacak) bir delik aradılar. (Allah'ın gazabından) Kaçacak bir yer mi var?

37. Âyet

اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَه۪يدٌ

Şüphesiz ki bunda, kalbi ol(up anlay)an veya (Allah'ın kudretine) şahid olarak (âyetlerine) kulak veren kimseler için elbette bir öğüt vardır.

38. Âyet

وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍۗق وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ

Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (safhada) Biz yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.

39. Âyet

فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّـحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِۚ

(Resulüm!) Sen onların söylediklerine sabret ve Güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et!

40. Âyet

وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاَدْبَارَ السُّجُودِ

Gecenin bir bölümünde ve secdelerin ardından da O'nu tesbih et!

41. Âyet

وَاسْتَمِــعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ

Ve kulak ver o güne ki nidâ eden yakın bir yerden nidâ eder.

42. Âyet

يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ

O gün (bütün insanlar, İsrafil'in Sûr'a ikinci üfleyişiyle duyulan) bu sayhayı hak olarak işitirler. İşte bu, (dirilip kabirlerden) çıkış günüdür.

43. Âyet

اِنَّا نَحْنُ نُحْـي۪ وَنُم۪يتُ وَاِلَيْنَا الْمَص۪يرُۙ

Muhakkak ki hayat veren de öldüren de Biziz. Dönüş de ancak Bizedir.

44. Âyet

يَوْمَ تَشَقَّقُ الْاَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعاًۜ ذٰلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَس۪يرٌ

O gün yer yarılır ve onlar (kabirlerinden çıkarak) süratle koşarlar. Bu (hesap vermeleri için insanları bir araya) toplamadır ve Bize göre çok kolaydır.

45. Âyet

نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْاٰنِ مَنْ يَخَافُ وَع۪يدِ

(Resulüm!) Biz onların ne söylediklerini çok iyi biliriz. Sen ise onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. O hâlde sen (kendilerine) vaad ettiğim (azap tehdidim)den korkanlara (bu) Kur'ân ile öğüt ver!

Kaf Sûresi Hakkında

Mekke döneminde Mürselât sûresinden sonra nâzil olmuştur. Kırk beş âyet olup fâsılası ب، ج، د، ر، ص، ظ harfleridir. Adını ilk âyetin başındaki kāf harfinden almıştır. Bâsikāt sûresi olarak da isimlendirilir. Sûrelerin ihtiva ettiği âyet sayısına göre yapılan sınıflandırmada tıvâl-i mufassal grubunda yer alanların bu sûreyle başladığı kabul edilmektedir (Elmalılı, VI, 4489).

Kāf sûresinde, ölümden sonra yeniden dirilişle bunu inkâr edenlerin uyarılması ve iman edenlerin müjdelenmesi, peygamberlerini yalanlayan kavimlerden bazı örnekler verilerek bunların sonlarının hatırlatılması, kavminin inkârcı ve yıkıcı tavırlarına karşı Hz. Peygamber’e teselli ve güven telkin edilmesi, inkârcıların âhirette karşılaşacakları cezalar ve inananlara verilecek nimetler gibi konular çarpıcı bir ifade örgüsü ve etkileyici bir üslûpla anlatılmıştır. Bölümler arasındaki uyum sûrenin bir defada indirildiğini göstermektedir. Sûrenin başındaki kāf harfinin ne anlama geldiği konusunda ileri sürülen çeşitli görüşler arasında bu harfin yeryüzünü kuşatan bir dağı ifade ettiği söylenmekle birlikte (Taberî, XXVI, 93) bu rivayetin İsrâilî hurafelerden olduğu belirtilmiştir (İbn Kesîr, IV, 221).

Kāf sûresinin muhtevasını iki bölümde ele almak mümkündür. Birinci bölümde (âyet 1-15), müşriklerin kendilerine gönderilen peygamberi ve ölümden sonra dirilmeyi yalanladıklarına dikkat çekilerek Allah’ın kudretine işaret eden kozmolojik delillerden örnekler verilir; gökyüzü, yeryüzü, dağlar, gökten indirilen sular, hurma ağaçları, bahçeler ve bitkilere dikkat çekilir; böylece insanlar bunların yaratılışındaki hikmeti kavramaya ve düşünmeye teşvik edilerek bu deliller dikkate alındığında insanları ölümden sonra diriltmenin Allah için kolay olacağı bildirilir. Aynı bölümde ayrıca, daha önceki bazı kavimlerin kendilerine gönderilen peygamberleri yalanladıklarına dikkat çekilir. Bu kavimlerin yalnız isimlerinin zikredilip ayrıntıya girilmemiş olması, o dönemdeki Araplar’ın onlar hakkında mâlûmat sahibi olduklarını gösterebileceği gibi buradaki amacın söz konusu toplulukların tarihlerini anlatmak değil davranışlarının onları sürüklediği âkıbeti haber vermek suretiyle muhatapların ibret almalarını sağlamak olduğu da söylenebilir. Öte yandan burada, karşılaştığı yalanlamanın kendisinden önceki peygamberlerin de başına geldiğini hatırlatmak suretiyle Resûl-i Ekrem’i teselli amacı da güdülmektedir.

Sûrenin ikinci bölümünde (âyet 16-45), inkârcıların ölümden sonra dirilme konusundaki şüphelerine karşı insanın yaratılışına dikkat çekilerek insanı yaratan gücün onun en gizli duygu ve düşüncelerini dahi bildiği ifade edilir. Bu kısımda, muhatapların bilhassa âhiret hayatı konusuna dikkatlerini yoğunlaştırarak içlerinde ürperti uyandırmayı, böylece kendilerini dehşetli sondan korumayı hedefleyen bir üslûp hâkimdir. Ayrıca takvâ sahiplerine âhirette verilecek nimetlerden de bahsedilir. Bu bölümde yer alan, “Biz insana şah damarından daha yakınız” meâlindeki âyet (âyet 16), insanın bütün eylem ve düşünceleri konusunda derin bir sorumluluk bilinci taşıması gerektiğini vurgulaması açısından çok anlamlıdır. Sûrenin sonlarına doğru Hz. Peygamber’in kendisine inanmayanların sözlerine karşı sabırlı olması öğütlenerek günün değişik vakitlerinde Allah’ı saygı ve övgüyle anması istenir. Kıyamet ve mahşer sahnesine kısa ve etkili ifadelerle tekrar temas eden âyetlerin ardından sûre, inatçı müşriklerin neler söylediklerini Allah’ın çok iyi bildiğini, Resûl-i Ekrem’in onları inanmaya zorlamak gibi bir görevinin bulunmadığını belirten ve Allah’ın uyarılarından yararlanabilecek iyi niyetli insanlara Kur’an aracılığıyla uyarıda bulunmasını emreden âyetle sona ermektedir.

Hz. Peygamber bayram namazlarında Fâtiha’dan sonra Kāf ve Kamer sûrelerini okumuştur (Müslim, “Śalâtü’l-Ǿîdeyn”, 14, 15; Nesâî, “Śalâtü’l-Ǿîdeyn”, 12). Ayrıca bu sûre, Resûlullah’ın özellikle sabah namazlarının ilk rek‘atında sıkça okuduğu sûreler arasında yer alır (Dârimî, “Śalât”, 66; Müslim, “Śalât”, 168-169). Diğer taraftan Hz. Peygamber’in cuma hutbelerinde de çoğunlukla Kāf sûresini okumuş olması sûrenin ihtiva ettiği konuların, özellikle âhiretle ilgili açıklamaların ve uyarıların önemine, bunların insanlara sıkça hatırlatılmasının gerekliliğine işaret etmektedir. Resûl-i Ekrem’in komşusu Ümmü Hişâm bint Hârise, Kāf sûresini cuma hutbelerinde Resûlullah’tan dinleyerek ezberlediğini belirtmektedir (Müslim, “CumǾa”, 50-52). Bazı tefsirlerde yer alan, “Kāf ve’l-Kur’âni’l-mecîd’i öğrenin” (Âlûsî, XXVI, 171) ve, “Kim Kāf sûresini okursa Allah onun ölüm sıkıntılarını hafifletir” (Zemahşerî, IV, 13) şeklindeki hadislerin sahih olmadığı kabul edilmiştir (İbn Arrâk, I, 297; Muhammed et-Trablusî, I, 1006).

Kāf sûresi hakkında müstakil çalışmalar da yapılmıştır. İbrâhim Kuşeyrî’nin Tefsîr-i Sûre-i Ķāf (Samsun Gazi Ktp., nr. 828) ve Abdülmün‘im Memdûh Ramâh’ın, Tefsîru sûreti Ķāf ve’l-edilletü fîhâ Ǿale’l-baǾŝ ve’l-cezâ (Kahire 1987) adlı eserleri bunlar arasında sayılabilir. Ahmed b. Şâkir el-Huzeyfî, Uśûlü’l-Ǿaķīde min ħilâli sûreti Ķāf adıyla bir yüksek lisans tezi hazırlamıştır (1407/1987, Medine, el-Câmiatü’l-İslâmiyye).

BİBLİYOGRAFYA:

Dârimî, “Śalât”, 66; Müslim, “Śalât”, 165-169, “Śalâtü’l-Ǿîdeyn”, 14, 15, “CumǾa”, 50-52; Nesâî, “Śalâtü’l-Ǿîdeyn”, 12; Taberî, CâmiǾu’l-beyân, XXVI, 93-115; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), IV, 3-13; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXVIII, 145-192; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân, [baskı yeri ve tarihi yok] (Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), IV, 220-231; İbn Arrâk, Tenzîhü’ş-şerîǾa, I, 297; Muhammed et-Trablusî, el-Keşfü’l-ilâhî Ǿan şedîdi’ż-żaǾf ve’l-mevżûǾ ve’l-vâhî (nşr. M. Mahmûd Ahmed Bekkâr), Mekke 1408, I, 1006; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XXVI, 170-195; Şevkânî, Fetĥu’l-ķadîr, V, 70-82; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4488-4524; M. Tâhir b. Âşûr, Tefsîrü’t-taĥrîr ve’t-tenvîr, [baskı yeri ve tarihi yok], XII, 273-334; Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân (trc. Ahmed Asrar), İstanbul 1997, VI, 45-72.

Kâmil Yaşaroğlu