1. Âyet
اَلْحَٓاقَّةُۙ
Hakk (ve gerçekleşecek) olan,
Hâkka Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 69. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 52 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 78. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.
اَلْحَٓاقَّةُۙ
Hakk (ve gerçekleşecek) olan,
مَا الْحَٓاقَّةُۚ
Nedir o hakk (ve gerçekleşecek) olan?
وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا الْحَٓاقَّةُۜ
Hakk (ve gerçekleşecek) olan (kıyamet)in ne olduğunu sen biliyor musun?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ
Semûd ve Âd (kavimleri) de Kâria'yı (dehşeti her yanı saran kıyamet gününü) yalanladılar.
فَاَمَّا ثَمُودُ فَاُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ
Semûd kavmi, (azgınlıkları sebebiyle) tahammülü imkânsız (tek bir sayha) ile helâk edildi.
وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِر۪يحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍۙ
Âd (kavmi) ise uğultulu, dehşetli bir kasırga ile helâk edildi.
سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍۙ حُسُوماً فَتَرَى الْقَوْمَ ف۪يهَا صَرْعٰىۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍۚ
(Allah o kasırgayı) Ardı ardına yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer sen orada olsaydın) o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi (havada savrulduktan sonra) oracıkta yere serilmiş (bir hâlde) görürdün.
فَهَلْ تَرٰى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ
Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun?
وَجَٓاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِۚ
Firavun, ondan öncekiler ve altüst olan (şehir)ler(in halkı olan Lût kavmi) de hep o (şirk) günah(ı) ile (huzurumuza) geldi(ler).
فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً
Böylece Rabblerinin resul(ler)ine (ve onlarla gönderilen âyetlerine) asi oldular. Bunun üzerine (Allah da) onları (şiddeti gittikçe) artan bir yakalayışla yakalayıverdi.
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَٓاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِۙ
Şüphesiz (Nûh zamanında da her tarafı) su bastığında Biz sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَٓا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ
Biz onu, sizin için bir zikir (ibret ve öğüt) yapalım ve (hakkı) belley(ip kavray)abilen kulaklar onu belle(yip kavra)sın diye (böyle yaptık).
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌۙ
Sûr'a tek bir üfleyişle üflendiği zaman,
وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً
Yeryüzü ve dağlar kaldırılıp tek bir çarpma ile paramparça edil(ip darmadağın ol)duğu zaman,
فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ
İşte o gün (büyük bir) Vakıa (olan kıyamet) vuku bulur.
وَانْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌۙ
Gökyüzü yarılır ve artık o gün o da çökmeye yüz tutar.
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَاۜ وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌۜ
Melek(ler) onun etrafındadır. O gün Rabbinin Arş'ını onların üstünde olan sekiz (melek) taşır.
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
O gün (hesap için Rabbinize) arz olunursunuz. Size ait hiçbir sır gizli kalmaz (her şey ortaya dökülür).
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَيَقُولُ هَٓاؤُ۬مُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْۚ
İşte o vakit, (amel) kitabı sağ tarafından verilen (sevinçle) der ki: "Alın, kitabımı okuyun."
اِنّ۪ي ظَنَنْتُ اَنّ۪ي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْۚ
"Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."
فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍۙ
Artık o, razı olacağı bir hayat içindedir.
ف۪ي جَنَّةٍ عَالِيَةٍۙ
Yüce bir cennette.
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ
(Ki o cennetin) Meyveleri (o kadar güzel ve büyüktür ki dallarından) sarkmıştır.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيـٔاً بِمَٓا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ
(Onlara orada) "Geçmiş günlerde (dünyada) işlediğiniz (sâlih ve güzel amelleriniz)e karşılık afiyetle yiyin, için" (denir).
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِه۪ فَيَقُولُ يَا لَيْتَن۪ي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْۚ
(Amel) Kitabı sol tarafından verilen ise (ah çekerek) der ki: "Yazıklar olsun bana, keşke kitabım verilmeseydi!"
وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْۚ
"Hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim!"
يَا لَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَۚ
"Keşke o (ölüm, mutlak bir yok oluşla) işimi bitirmiş olsaydı!"
مَٓا اَغْنٰى عَنّ۪ي مَالِيَهْۚ
"Malım bana hiçbir fayda sağlamadı."
هَلَكَ عَنّ۪ي سُلْطَانِيَهْۚ
"(Dünyadaki) Saltanatım da benden (ayrılıp) yok olup gitti."
خُذُوهُ فَغُلُّوهُۙ
(Sonra Allah, görevli meleklere buyurur) "Onu yakalayın ve bağlayın."
ثُمَّ الْجَح۪يمَ صَلُّوهُۙ
"Sonra onu cehenneme atın!"
ثُمَّ ف۪ي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعاً فَاسْلُكُوهُۜ
"Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun!"
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِۙ
"Çünkü o (dünyadayken), Azîm (anlaşılamayacak kadar azamete ve büyüklüğe sahip) olan Allah'a iman etmiyordu."
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْك۪ينِۜ
"Yoksulu (doyurmuyor ve) doyurmaya da teşvik etmiyordu."
فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَم۪يمٌۙ
"Bu sebeple bugün burada onun candan bir dostu yoktur."
وَلَا طَعَامٌ اِلَّا مِنْ غِسْل۪ينٍۙ
"Yiyeceği de kanlı irinden başkası değildir."
لَا يَاْكُلُهُٓ اِلَّا الْخَاطِؤُ۫نَ۟
Onu (Allah'a karşı bile bile şirk ve küfür olarak) hata işleyenlerden başkası yemez.
فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَۙ
(38-39) Dikkat edin! Gördüğünüz ve göremediğiniz her şeye yemin ederim ki,
وَمَا لَا تُبْصِرُونَۙ
Bu âyetin meali 38. âyetle birlikte verilmiştir.
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۚ
Muhakkak ki bu (Kur'ân, Allah'ın katında ikrama nail olmuş) kerim bir resul(e vahyedilen Allah)ın sözüdür.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍۜ قَل۪يلاً مَا تُـؤْمِنُونَۙ
O, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!
وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍۜ قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ
(O) Bir kâhin sözü de değildir. Ne de az tezekkür ed(erek düşünüp anl)ıyorsunuz!
تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
(O), Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاو۪يلِۙ
Eğer (o resul) Bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı,
لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَم۪ينِۙ
Elbette onu kudretimizle (kıskıvrak) yakalardık.
ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَت۪ينَۘ
Sonra da onun can damarını koparır (onu yaşatmaz)dık.
فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِز۪ينَ
Sizden hiçbir kimse de buna mâni olamazdı.
وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ
Muhakkak ki bu (Kur'ân, ancak) muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) için bir zikir (öğüt ve nasihat)tir.
وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّب۪ينَ
Şüphesiz Biz, içinizden (Kur'ân'ı) yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.
وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْـكَافِر۪ينَ
Hiç şüphesiz o, (kıyamet günü) kâfirler için mutlaka bir hasret (ve pişmanlık sebebi)dir.
وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَق۪ينِ
Ve muhakkak ki o, hak olan kesin (bir) gerçektir.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ
O hâlde Azîm olan Rabbinin ismiyle (El Esmâu'l Husnâ'sıyla "Subhâne Rabbiyel Azîm" diyerek onu) tesbih et!
Mekke döneminin ilk yıllarında nâzil olmuştur. Elli iki âyettir. Fâsıla*sı (ة، ل، م، ن، هـ) harfleridir. “ل” harfi yalnız bir yerde (âyet 44) fâsıla olup bunun müstakil âyet sayılmadığına dair rivayete göre sûre elli bir âyettir ve fâsılaları arasında lâm harfi yoktur. Âlûsî bu ikinci görüşe katıldığını belirtmektedir (Rûĥu’l-meǾânî, XXIX, 48).
Sûre ismini başındaki “el-hâkka” kelimesinden alır. “Hak, hukuk, hesap, her şeyin ortaya çıkacağı, gerçekleşeceği gün” anlamlarına gelen bu kelime, daha ziyade önceden haber verilen bir sıkıntı veya musibetin başa gelmesiyle ilgili olarak kullanılır. Kıyamet gününde haşir, mîzan, hesap, cezalandırma, mükâfatlandırma gibi Allah’ın önceden haber verdiği durumlar tahakkuk edip bütün ameller yerli yerinde karşılığını bulacağından kıyamet gününe bu isim verilmiştir. Ayrıca “yaptığının karşılığını bulmak” anlamında peygamberlere inanmayan geçmiş kavimlerin yok oluşunu anlatmak için de kullanılır. Nitekim “hâkka”nın ne demek olduğunu bildiren âyetin ardından Semûd ve Âd kavimlerinin helâkine dair haberlerin yer alması kelimenin yalnızca kıyamet mânasına gelmediğine işaret etmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’in fesahat ve belâgatını en yüksek seviyede ifade eden Hâkka sûresinin, Hz. Peygamber’e yönelik şair ve sihirbaz gibi iftiraları reddeden âyetlerinden Mekke döneminin ilk yıllarında nâzil olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu iftiralar, peygamberliğin ilk yıllarında müşriklerce sürdürülen inkârcı tutumdan kaynaklanıyordu. Kalem sûresinde onun bir mecnûn (cin çarpmış) (âyet 2), bu sûrede de şair ve sihirbaz (âyet 41, 42) olmadığı belirtilmektedir. Bu iki sûrenin mushaflarda ardarda yer almış olması da Hâkka sûresinin Kalem sûresinden sonra nâzil olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Ahmed b. Hanbel’in kaydettiği bir rivayete göre Hz. Ömer şöyle demiştir. “Müslüman olmadan önce Hz. Peygamber’le tartışmak üzere evden çıkmıştım. Mescid-i Harâm’a vardığımda baktım ki Resûl-i Ekrem benden önce gelmiş. Arkasında durdum, Hâkka sûresini okumaya başladı. Kur’an’ın üslûbuna hayran kalmıştım. Kendi kendime Kureyş’in dediği gibi bu şairdir diye düşündüm. Tam o sırada, ‘O bir şair sözü değildir’ (âyet 41) âyetini okudu. Bu defa içimden öyleyse sihirbazdır dedim; hemen, ‘O bir sihirbaz sözü değildir’ (âyet 42) âyetini, ardından da sûreyi sonuna kadar okudu. İşte o günden sonra İslâm’ın sevgisi kalbimde yer etmeye başladı” (Müsned, I, 17-18). İbn Kesîr’in, bu olaya dayanarak Hz. Ömer’in müslüman olmasını sûrenin nüzûl sebepleri arasında göstermesi (Tefsîrü’l-Ķurǿân, VIII, 245) tartışılabilir. Ancak bu rivayet, sûrenin Mekke devrinin ilk beş yılında nâzil olan sûreler arasında yer aldığına delâlet etmesi bakımından önemlidir. Sehâvî sûrenin Meâric sûresinden önce, Mülk sûresinden sonra indiğini söyler (Aynî, XVI, 115).
Kalem sûresinde Resûl-i Ekrem’in bir mecnun olmadığı, onun vahiy yoluyla verdiği bilgilerin hak ve gerçek olduğu, Peygamber’in ciddiye alınması gerektiği konusunda uyarılar yapılmakta ve kısaca kıyamet gününe dikkat çekilmektedir. Bu sûrede ise o haberlerin ne olduğu ve nasıl gerçekleşeceği hakkında ayrıntılı açıklamalar yapılmaktadır. Özellikle peygamberlerini inkâr eden eski ümmetlerin, Semûd ve Âd kavimlerinin helâk edilişine ve yeryüzünden silinip gidişine dair bilgiler verilmekte, böylece Resûl-i Ekrem’e karşı inkârda direnenler uyarılmaktadır. Sûre üslûp ve muhteva bakımından Kalem sûresinin devamı ve açıklaması gibidir.
Hâkka sûresi iki bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölümde (âyet 1-37) Semûd, Âd, Firavun ve Lût kavimlerinin “hâkka”ya uğradıkları, peygamberlere karşı gelip Allah’ın vahyini yalan saymaları yüzünden helâk edildikleri haber verilir. İnkârcıların çekecekleri büyük cezanın asıl âhiretteki azap olduğu vurgulanır. Arşını sekiz meleğin taşıdığı Allah’ın huzurunda herkesin hesaba çekileceği o günde insanoğlunun nasıl zavallı, âciz ve yardımsız kalacağı anlatılır. Hesabını verenlerin cennette mutlu olacakları, buna karşılık Allah’a inanmayan ve yoksullara yardım etmeyenlerin zincirlere vurulacakları, dostları bulunmadığı için de kimseden yardım göremeyecekleri bildirilir.
İkinci bölüm (âyet 38-52) Kur’an’a yapılan iftiralara cevap mahiyetindedir. Görülen ve görülmeyen ilâhî kuvvetlere yeminle söze başlayan bu bölümde Kur’an’ın sıradan bir söz olmadığı, ona bilmeden ve düşünmeden “şair sözü” veya “sihirbaz sözü” demenin yanlışlığı ortaya konulur. Kur’an’ın Allah katından gönderilen çok şerefli bir elçinin sözü, âlemlerin rabbinden gelen bir vahiy olduğu bildirilerek esasen Allah’ın Peygamber’e kendinden böyle sözler uydurmasına asla imkân vermeyeceği belirtilir. Kur’an’ın temiz kalplilere bir öğüt, kâfirlere ise yürek sızlatıcı bir hasret olduğu vurgulandıktan sonra onun şiir, kehanet, zan ve tahmin cinsinden bir bilgi olmayıp saf bir hakikat olduğu ifade edilir. Sûre yüce rabbin ismini tenzih ve tesbih etmeyi, O’nu saygıyla anmayı emreden âyetle sona erer.
Hâkka sûresi, âhiret konusunda insanları uyararak onları imana ve tedbirli olmaya yöneltmekte, vahiy bilgisinin kesinliğini ve o yolla bildirilen olayların gerçekliğini, vahyin Hz. Peygamber tarafından aynen tebliğ edilmesinin zaruretini ortaya koymaktadır.
Sûre hakkında bazı müstakil çalışmalar yapılmıştır. Hasan Muhammed Bâ Cevdet’in Teǿemmülât fî sûreti’l-Ĥâķķa (Tunus 1982), Abdülhamîd Kişk’in Tefsîru sûreti’l-Ĥâķķa (Kahire 1987), Faruk Tuncer’in el-Hâkka Sûresi Tefsir Denemesi ve Bu Sûredeki Kıyamet Sahneleri (bk. bibl.), Abdürrezzâk Abdülalîm Reyyân eş-Şerîf’in Mine’l-İǾcâzi’l-Ķurǿânî fî sûreti’l-Ĥâķķa (Mısır 1412/1992) adlı eserleri bunlar arasında sayılabilir.
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ĥķķ” md.; Müsned, I, 17-18; Vâhidî, Esbâbü’n-nüzûl, Kahire 1388, s. 294; Abdürrezzâk b. Ahmed el-Kâşânî, Teǿvîlât (trc. Ali Rıza Doksanyedi, nşr. M. Vehbi Güloğlu), Ankara 1987, III, 199-203; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân, Kahire 1390/1971 → İstanbul 1985, VIII, 245; Süyûtî, Esbâbü’n-nüzûl (Tefsîrü’l-Celâleyn içinde), Beyrut, ts. (Dârü’l-Ma‘rife), s. 791; Aynî, ǾUmdetü’l-ķārî, Kahire 1392/1972, XVI, 115; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XXIX, 37-55; Elmalılı, Hak Dini, VII, 5307-5346; Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1947, II, 875-879; M. Ali es-Sâbûnî, Safvetü’t-tefâsîr (trc. Sadreddin Gümüş - Nedim Yılmaz), İstanbul 1990, VII, 29-45; Faruk Tuncer, el-Hâkka Sûresi Tefsir Denemesi ve Bu Sûredeki Kıyamet Sahneleri (yüksek lisans tezi, 1991), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Emin Işık