Duhân Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Duhân Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 44. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 59 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 64. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

2. Âyet

وَالْكِتَابِ الْمُب۪ينِۙ

(Hakikati) Apaçık (beyan eden bu) Kitâb'a andolsun ki,

3. Âyet

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ اِنَّا كُنَّا مُنْذِر۪ينَ

Şüphesiz Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Muhakkak ki Biz, (onunla insanları) uyarmaktayız.

4. Âyet

ف۪يهَا يُفْرَقُ كُـلُّ اَمْرٍ حَـك۪يمٍۜ

(4-6) Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o (Kadir) gece(sin)de ayırt edilir; çünkü Biz Rabbinden bir rahmet olarak (o gecede melekleri ve rûhu yeryüzüne) göndeririz. Muhakkak ki O, Semî''dir, Alîm'dir (her şeyi, herkesi işiten ve bilendir).

5. Âyet

اَمْراً مِنْ عِنْدِنَاۜ اِنَّا كُنَّا مُرْسِل۪ينَۚ

Bu âyetin meali 4. âyetle birlikte verilmiştir.

6. Âyet

رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُۙ

Bu âyetin meali 4. âyetle birlikte verilmiştir.

7. Âyet

رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۢ اِنْ كُنْتُمْ مُوقِن۪ينَ

Eğer kesin olarak ikna olu(p iman edi)yorsanız (bilin ki Allah) göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.

8. Âyet

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّل۪ينَ

O'ndan başka İlâh (mabûd, sevilen ve âbd olunmaya layık hiç kimse ve hiçbir şey) yoktur. O, hayat veren ve öldürendir. (O) Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.

9. Âyet

بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ يَلْعَبُونَ

Fakat o (kâfir)ler, şüphe içinde (boş şeylerle) eğlenip duruyorlar.

10. Âyet

فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَاْتِي السَّمَٓاءُ بِدُخَانٍ مُب۪ينٍۙ

(Resulüm!) Şimdi sen, göğün apaçık (felaket taşıyan) bir duman getireceği günü gözetle!

11. Âyet

يَغْشَى النَّاسَۜ هٰذَا عَذَابٌ اَل۪يمٌ

(O duman tüm) İnsanları bürür. Bu, elem verici (iç yakan) bir azaptır.

12. Âyet

رَبَّـنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ اِنَّا مُؤْمِنُونَ

(İşte o zaman insanlar) "Rabbimiz! Bizden (bu) azabı kaldır. Artık biz (senin gönderdiğin resule ve âyetlerine) iman ediyoruz" (derler).

13. Âyet

اَنّٰى لَهُمُ الذِّكْرٰى وَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مُب۪ينٌۙ

(Ama bu) Hatırlamanın onlara ne (faydası) var? Oysa kendilerine apaçık (hakkı ortaya koyan) bir resul gelmişti.

14. Âyet

ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌۢ

Sonra ondan yüz çevirdiler ve "(bu kendisine bir şeyler) öğretilmiş bir mecnundur!" dediler.

15. Âyet

اِنَّا كَاشِفُوا الْعَذَابِ قَل۪يلاً اِنَّكُمْ عَٓائِدُونَۢ

Şüphesiz Biz (dilersek, bu felaket taşıyan duman) azabı(nı sizden) kısa bir süre kaldırırız; ama siz yine (eski hâlinize) dönersiniz.

16. Âyet

يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرٰىۚ اِنَّا مُنْتَقِمُونَ

O gün Biz şiddetli bir tutuşla yakalarız, kesinlikle Biz (resullerimizi inkâr eden ve âyetlerimizi alaya alanlardan) intikamımızı alırız.

17. Âyet

وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَٓاءَهُمْ رَسُولٌ كَر۪يمٌۙ

Andolsun Biz, onlardan önce Firavun'un kavmini de imtihan etmiştik. Onlara da kerim (Allah'ın katında ikrama nail olmuş) bir resul (olan Mûsâ) gelmişti.

18. Âyet

اَنْ اَدُّٓوا اِلَيَّ عِبَادَ اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

(Mûsâ onlara) "Allah'ın kulları! Bana gelin; çünkü ben sizin için (gönderilmiş) güvenilir bir resulüm" diye (davette bulundu).

19. Âyet

وَاَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللّٰهِۚ اِنّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۚ

"Allah'a karşı büyüklük taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil (ve mucize) getiriyorum."

20. Âyet

وَاِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبّ۪ي وَرَبِّكُمْ اَنْ تَرْجُمُونِۘ

"Muhakkak ki ben, beni taşlamanızdan, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz (olan Allah)a sığındım."

21. Âyet

وَاِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا ل۪ي فَاعْتَزِلُونِ

"Eğer bana iman etmiyorsanız, hiç değilse benden uzak durun."

22. Âyet

فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ

Sonra (Mûsâ), "gerçekten bunlar, mücrim bir kavimdir (beni ve İsrâîloğulları'nı bunlardan kurtar)" diye Rabbine dua etti.

23. Âyet

فَاَسْرِ بِعِبَاد۪ي لَيْلاً اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَۙ

(Allah da şöyle buyurdu) "O hâlde kullarımı geceleyin yola çıkar; çünkü siz takip edileceksiniz."

24. Âyet

وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْواًۜ اِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ

(Firavun, ordusuyla onlara yetişince; Allah, Mûsâ'ya, "asanı denize vur" diye vahyetti. Mûsâ, asasını denize vurunca deniz ikiye yarıldı ve İsrâîloğulları o yoldan karşıya geçtiler. Sonra Allah) "Denizi açık hâlde bırak; çünkü onlar (açık görecekleri bu yola girip) boğulacak bir ordudur" (buyurdu).

25. Âyet

كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۙ

(25-27) Onlar geride nice bahçeler, pınarlar, ekinler, güzel konaklar, zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler bıraktılar.

26. Âyet

وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَر۪يمٍۙ

Bu âyetin meali 25. âyetle birlikte verilmiştir.

27. Âyet

وَنَعْمَةٍ كَانُوا ف۪يهَا فَاكِه۪ينَۙ

Bu âyetin meali 25. âyetle birlikte verilmiştir.

28. Âyet

كَذٰلِكَ۠قف وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْماً اٰخَر۪ينَ

İşte böylece Biz de onları başka bir kavme miras bıraktık.

29. Âyet

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَر۪ينَ۟

Onlar için ne gök ne de yer ağladı, onlara mühlet de verilmedi.

30. Âyet

وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَن۪ٓي ٔاِسْرَٓاي۪لَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُه۪ينِۙ

Andolsun Biz, İsrâîloğulları'nı o aşağılayıcı azaptan kurtardık.

31. Âyet

مِنْ فِرْعَوْنَۜ اِنَّهُ كَانَ عَالِياً مِنَ الْمُسْرِف۪ينَ

(Yani) Firavun'dan; çünkü o, üstünlük taslayan müsriflerden (dünya menfaati için hayatını israf edenlerden biri) idi.

32. Âyet

وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلٰى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَۚ

Andolsun Biz onları (İsrâîloğulları'nı, katımızdan) bir bilgiyle (kendi zamanlarında) âlemler üzerine hayırlı kıldık.

33. Âyet

وَاٰتَيْنَاهُمْ مِنَ الْاٰيَاتِ مَا ف۪يهِ بَلٰٓؤٌا مُب۪ينٌ

Onlara, içinde apaçık bir imtihan bulunan âyetlerden (işaret ve mucizelerden) de verdik.

34. Âyet

اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَيَقُولُونَۙ

(Resulüm! Bütün bu anlatılanlardan sonra Mekke müşrikleri olan) Şunlar diyorlar ki:

35. Âyet

اِنْ هِيَ اِلَّا مَوْتَتُنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَر۪ينَ

"İlk ölümümüzden başka bir ölüm yoktur. Biz (ondan sonra) diriltilecek de değiliz."

36. Âyet

فَاْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

"Eğer doğru söyleyenlerden iseniz o hâlde atalarımızı (diriltip geri) getirin!"

37. Âyet

اَهُمْ خَيْرٌ اَمْ قَوْمُ تُبَّعٍۙ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ اَهْلَكْنَاهُمْۘ اِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِم۪ينَ

(Resulüm!) Bunlar mı hayırlı, yoksa Tubba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Biz onları helâk ettik; çünkü onlar (nefsinin hevâsına uyan) mücrim kimselerdi.

38. Âyet

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِب۪ينَ

Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları oyun (ve eğlence) olsun diye yaratmadık.

39. Âyet

مَا خَلَقْنَاهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Onları ancak (bir hikmete binaen) hak ile yarattık. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.

40. Âyet

اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ م۪يقَاتُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Şüphesiz (mü'minlerle kâfirlerin birbirinden ayrılarak hüküm verileceği) ayrım günü, onların hepsinin bir arada bulunacağı vakittir.

41. Âyet

يَوْمَ لَا يُغْن۪ي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْـٔاً وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۙ

O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz, kendilerine yardım da edilmez.

42. Âyet

اِلَّا مَنْ رَحِمَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟

Ancak Allah'ın merhamet ettiği kimseler müstesna; çünkü O, Azîz'dir, Rahîm'dir (bütün şerefin ve kudretin sahibi olan, isimlerinde ve fiillerinde her zaman rahmeti tecelli edendir).

43. Âyet

اِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِۙ

Şüphesiz zakkum ağacı,

44. Âyet

طَعَامُ الْاَث۪يمِۚۛ

Günahkârların yemeğidir.

45. Âyet

كَالْمُهْلِۚۛ يَغْل۪ي فِي الْبُطُونِۙ

O, karınlarda erimiş maden gibi kaynar.

46. Âyet

كَغَلْيِ الْحَم۪يمِ

Kaynar suyun kaynaması gibi.

47. Âyet

خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ اِلٰى سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِۚ

(Derken zebânilere şöyle emredilir) "Tutun onu! Ve cehennemin ortasına sürükleyin!"

48. Âyet

ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَاْسِه۪ مِنْ عَذَابِ الْحَم۪يمِۜ

"Sonra başına azap olarak (bir de) kaynar su dökün!"

49. Âyet

ذُقْۙ ۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ

(Ve ona deyin ki) "Tat bakalım! Hani sen şerefli (kudretli) ve üstündün!"

50. Âyet

اِنَّ هٰذَا مَا كُنْتُمْ بِه۪ تَمْتَرُونَ

İşte bu (azap), sizin şüphelenip durduğunuz şeydir.

51. Âyet

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي مَقَامٍ اَم۪ينٍۙ

Öte yandan (o gün) muttakiler (Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu bilip yerine getirmeye çalışanlar) güvenli bir yerdedirler.

52. Âyet

ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ

Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.

53. Âyet

يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِل۪ينَۚ

İnce ipekten ve parlak atlastan (elbiseler) giyerek karşılıklı otururlar.

54. Âyet

كَذٰلِكَ۠قف وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍۜ

İşte böyle. Bunun yanı sıra Biz onları iri gözlü (güzel bakışlı) hûrilerle evlendirmişizdir.

55. Âyet

يَدْعُونَ ف۪يهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ اٰمِن۪ينَۙ

Orada güven içinde (canlarının çektiği) her türlü meyveyi isterler.

56. Âyet

لَا يَذُوقُونَ ف۪يهَا الْمَوْتَ اِلَّا الْمَوْتَةَ الْاُو۫لٰىۚ وَوَقٰيهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِۙ

İlk tattıkları ölüm dışında orada artık ölüm tatmazlar. (Allah) Onları cehennem azabından korumuştur.

57. Âyet

فَضْلاً مِنْ رَبِّكَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

(Bunlar) Rabbinden bir lütuf olarak (onlara verilmiştir). İşte büyük kurtuluş (ve saadet) budur.

58. Âyet

فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

(Resulüm!) Biz o (Kur'ân)ı, belki tezekkür ederler (düşünüp öğüt alırlar) diye, senin dilinle (Arapça olarak indirip) kolaylaştırdık.

59. Âyet

فَارْتَقِبْ اِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ

Artık (bu anlatılanlardan sonra yine de seni dinlemezlerse onların başlarına gelecek olanları) gözetle; çünkü onlar da (senin sözlerin ne zaman boşa çıkacak diye) gözetlemektedirler.

Duhân Sûresi Hakkında

Mekke devrinin sonlarında muhtemelen Zuhruf sûresinin ardından ve Câsiye sûresinden önce nâzil olmuştur. Mushafta “hâ-mîm” ile başlayan yedi sûrenin beşincisidir. Âyetleri Kûfe sayımına göre elli dokuz, Hicaz sayımına göre altmıştır. Bu fark, baştaki “hâ-mîm” rumuzunun müstakil âyet sayılıp sayılmamasıyla ilgili görüş ayrılığından doğmaktadır. Fâsıla*sı (م، ن) harfleridir. Sûre, ismini onuncu âyette geçen ve “duman” anlamına gelen duhân kelimesinden almaktadır. Aynı zamanda sûrenin nüzûl sebebi olan duhânın, söz konusu âyette gökyüzünden gelip insanların üzerine bir azap olarak çökeceği bildirilmiştir (bk. DUHÂN). Hz. Peygamber’den kıyamet alâmetleriyle ilgili olarak rivayet edilen bir hadiste geçen duman ise (bk. Müsned, IV, 6, 7; Müslim, “Fiten”, 39, 40; İbn Mâce, “Fiten”, 25, 28; Tirmizî, “Fiten”, 21) kıyamet öncesinde meydana gelecektir. Buna göre gökten inecek olan bir duman bütün yeryüzünü kaplayacak, her taraf bacasız fırın gibi ısınacaktır. Bu sûredeki duhân ile kıyamet alâmetlerinden olan duhânın aynı olduğunu söyleyenler olmuşsa da bunların birbirinden farklı olduğunu ileri sürenler çoğunluktadır. Zira biri zuhur etmiş ve geçmiştir, diğeri ise zuhur edecektir (bk. Tecrid Tercemesi, III, 279-280).

Duhân sûresinin konusunu, kitaba ve peygambere inanmanın gereği ve önemi, inanmayanların dünya hayatında uğrayacakları sıkıntılarla âhirette çekecekleri azap, iman edip kötülüklerden sakınanların ise ebedî mutluluğa erecekleri hususu teşkil eder. Sûre, dinde kitabın ve vahyin önemini vurgulamak amacıyla kitaba yeminle başlar. İlk âyetler, Kur’ân-ı Kerîm’in her hikmetli işin hükme bağlandığı mübarek bir gecede indirildiğini açıklar; her şeyin ve herkesin rabbi olan Allah’ın böyle apaçık âyetlerle dolu bir kitap göndermesinin ilâhî bir rahmet olduğunu belirtir (âyet 1-8). Daha sonraki âyetler, Mekke müşriklerinin söz anlamaz, ibret almaz ve uslanmaz tutumlarının kötü âkıbetini açıklamak üzere Firavun ile kavminin durumunu ibret verici tarihî bir olay olarak anlatır. Vaktiyle İsrâiloğulları, Allah tarafından gönderilen peygamber sayesinde Firavun’un zulmünden kurtulmuştu. Onlar denizi yarıp geçmişler, fakat gerçeğe karşı direnen Firavun ile adamları boğularak helâk olmuşlardı. Geride bıraktıkları birçok dünya nimeti başka kavimlere intikal etmiş, kendileri ise yaratana ve yaratılmışlara karşı işledikleri suçların kötü sonuçlarıyla başbaşa kalmışlardı. “Ne gök ağladı onlara ne yer, ne de cezaları ertelendi” (44/29). Mekke müşrikleri Mısır firavunlarından, Yemen’deki Tübba‘ hânedanından ve onlardan önceki diğer kavimlerden daha güçlü değildir. Günahkâr olan bütün o kavimler helâk edildiğine göre Mekke müşriklerinin helâki de mümkündür. Ayrıca burada öldükten sonra dirilmeyi ve âhirette hesap vermeyi inkâr edenlerin cehennemdeki azaplarının dünya hayatında çektikleri sıkıntılardan kat kat ağır olacağı haber verilir. Bu âyetlerin (9-50) ardından kötülükten sakınan müminlere verilecek cennetlerin güzellikleri anlatılır. Bu büyük kurtuluşun inananlara Allah’ın bir nimeti olduğu bildirilir (âyet 51-57).

Sûre, “Biz bu kitabı düşünüp ibret almaları için senin dilinle indirip kolaylaştırdık. Artık sonucu bekle, onlar da bek lemektedirler” meâlindeki uyarı âyetleriyle sona erer (58-59). Sûrenin baş taraftaki âyetlere atıfta bulunarak bu şekilde sona ermesi, hem konunun başıyla sonu arasındaki bağlantıyı sağlamak, hem de inanmayanların dünya ve âhirette karşılaşacakları güçlüklere dair yapılan uyarıyı pekiştirmek amacını güder. Nitekim Duhân sûresinden sonra gelen Câsiye sûresi, onların başlarına gelecek felâketleri daha ayrıntılı bir şekilde ele alır.

Duhân sûresinin faziletine dair, “Kim geceleyin Duhân sûresini okursa sabaha kadar yetmiş bin melek kendisi için istiğfarda bulunur”; “Kim cuma gecesi Duhân sûresini okursa günahları bağışlanır” (Tirmizî, “Fezâilü’l-Kurân”, 8) meâlinde iki hadis rivayet edilmişse de bunların ve özellikle ikinci hadisin ileri derecede zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Tirmizî hadisleri zikrettikten sonra her ikisi için de garîb* değerlendirmesini yapmış, senedlerinin illetlerine dikkat çekmiştir.

BİBLİYOGRAFYA:

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “dhn” md.; Müsned, IV, 6, 7; Buhârî, “İstiskā”, 2, “Tefsîr”, 12/4, 30/1, 44/1, 2, 3, 4; Müslim, “Sıfâtü’l-münâfikīn”, 39, 40, “Fiten”, 39, 40; İbn Mâce, “Fiten”, 25, 28; Tirmizî, “Fiten”, 21, “Tefsîr”, 46, “Fezâǿilü’l-Kurǿân”, 8; Taberî, CâmiǾu’l-beyân (Bulak), XXV, 111-115; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kurǿân, VII, 231-248; Tecrid Tercemesi, III, 271-280; Şevkânî, Fethu’l-kadîr, Kahire 1350, IV, 553-563; Âlûsî, Rûhu’l-meǾânî, VIII, 37-57; Elmalılı, Hak Dini, VI, 4290-4304.

Emin Işık