Cinn Sûresi Meali ve Arapçası

close
close

Cinn Sûresi, Kur'ân-ı Kerîm'in 72. sûresidir. Mekkî bir sûredir, 28 âyetten oluşur ve nüzûl sırasına göre 40. sûredir. Aşağıda Arapça metni ve Muhammed Hüseyin (R.A.) hazretlerinin Âyetlere Göre Genişletilmiş Meali yer alır.

1. Âyet

قُلْ اُو۫حِيَ اِلَيَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُٓوا اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰناً عَجَباًۙ

(Resulüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kur'ân'ı) dinleyip şöyle dedikleri bana vahyolundu: "Gerçekten biz, hayret verici bir Kur'ân dinledik."

2. Âyet

يَهْد۪ٓي اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪ۜ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَداًۙ

"(O Kur'ân, onu dinleyen herkesi manevi olarak kemale erdirecek) Rüşde hidâyet eder. Artık biz ona iman ettik ve asla hiç kimseyi Rabbimize şirk koşmayacağız."

3. Âyet

وَاَنَّهُ تَعَالٰى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَداًۙ

"Muhakkak ki Rabbimizin şanı çok yücedir. (O) Ne bir eş ne de bir çocuk edinmiştir."

4. Âyet

وَاَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَف۪يهُنَا عَلَى اللّٰهِ شَطَطاًۙ

"Meğer bizim beyinsiz olanımız (iblis), Allah hakkında saçma sapan şeyler söylüyormuş."

5. Âyet

وَاَنَّا ظَنَنَّٓا اَنْ لَنْ تَقُولَ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللّٰهِ كَذِباًۙ

"Hâlbuki biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini zannediyorduk."

6. Âyet

وَاَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقاًۙ

"Gerçi insanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı. Öyle ki onların azgınlıklarını arttırırlardı."

7. Âyet

وَاَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ اَحَداًۙ

"Gerçekten o (cin)ler de sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi (resul olarak seçip göndererek manen) diriltmeyeceğini sanmışlardı."

8. Âyet

وَاَنَّا لَمَسْنَا السَّمَٓاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَساً شَد۪يداً وَشُهُباًۙ

"Doğrusu biz, (gayb haberlerini dinlemek için) göğü yokladık; fakat onu kuvvetli bekçiler ve yakıcı ışıklarla doldurulmuş bulduk."

9. Âyet

وَاَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِۜ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْاٰنَ يَجِدْ لَهُ شِهَاباً رَصَداًۙ

"Hâlbuki biz (bu nebîden önce), o (göğ)ün bazı yerlerinde (o haberleri) dinlemek için otururduk. Fakat şimdi kim dinlemek isterse, (karşısında) kendisini (helâk etmek üzere) gözetleyen yakıcı bir ışık bulur."

10. Âyet

وَاَنَّا لَا نَدْر۪ٓي اَشَرٌّ اُر۪يدَ بِمَنْ فِي الْاَرْضِ اَمْ اَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَداًۙ

"Gerçekten biz bilmiyoruz, (bunu engelleyerek) Rabbleri yeryüzünde olanlar için bir şer mi diledi, yoksa onları (manevi olarak kemale erdirecek) rüşdlerine erdirmeyi mi diledi?"

11. Âyet

وَاَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذٰلِكَۜ كُنَّا طَرَٓائِقَ قِدَداًۙ

"Şüphesiz ki bizim içimizde sâlih olanlar da vardır, bundan başka olanlar da. Bizler farklı farklı yollarda (olan topluluklar) olduk."

12. Âyet

وَاَنَّا ظَنَنَّٓا اَنْ لَنْ نُعْجِزَ اللّٰهَ فِي الْاَرْضِ وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَباًۙ

"Doğrusu biz, Allah'ı yeryüzünde âciz bırakamayacağımızı, kaçarak da (ondan kurtulamayacağımızı ve) onu asla âciz bırakamayacağımızı (iyice) anladık."

13. Âyet

وَاَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدٰٓى اٰمَنَّا بِه۪ۜ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّه۪ فَلَا يَخَافُ بَخْساً وَلَا رَهَقاًۙ

"Bu nedenle ne zaman ki biz, o hidâyet (kaynağı olan Kur'ân)ı işittik, hemen ona iman ettik. Kim onun Rabbine iman ederse ne (ecrinin) eksileceğinden ne de (haksızlığa) uğrayacağından korkar."

14. Âyet

وَاَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَۜ فَمَنْ اَسْلَمَ فَاُو۬لٰٓئِكَ تَحَرَّوْا رَشَداً

"Elbette bizden Müslüman olanlar da vardır, (kendine) zulmedenler de vardır. Fakat kim (Allah'a) teslim olursa işte onlar (manevi olarak kemale erecekleri) rüşd (yolun)u arayanlardır."

15. Âyet

وَاَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَباًۙ

"(Kendilerine) Zulmedenlere gelince, artık onlar cehenneme odun olmuşlardır."

16. Âyet

وَاَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّر۪يقَةِ لَاَسْقَيْنَاهُمْ مَٓاءً غَدَقاًۙ

(Resulüm!) Şayet o (âyetlerimizi inkâr eden)ler istikamet üzere (Allah'ın rızasına varan) yolda gitselerdi, Biz onları bol bir su ile sular (onların rızıklarını bollaştırır)dık.

17. Âyet

لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۚ وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّه۪ يَسْلُكْهُ عَذَاباً صَعَداًۙ

Ta ki onları, o (bolluk için)de imtihan edelim. Kim Rabbinin zikri (olan Kur'ân)dan yüz çevirirse (Rabbin) onu (gittikçe şiddeti) artan bir azaba sokar!

18. Âyet

وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ اَحَداًۙ

Muhakkak ki mescidler Allah'ındır. O hâlde Allah ile birlikte (başka hiçbir şeye ve) hiç kimseye dua ed(ip ona kulluk et)meyin!

19. Âyet

وَاَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَداًۜ۟

Allah'ın kulu (olan Muhammed) O'na dua etmek (ve Kur'ân okumak) üzere kalkınca (cinler onu dinlemek için) neredeyse (üst üste birikip) onun etrafında birbirlerine geçiyorlardı.

20. Âyet

قُلْ اِنَّمَٓا اَدْعُوا رَبّ۪ي وَلَٓا اُشْرِكُ بِه۪ٓ اَحَداً

(Resulüm!) De ki: "Ben ancak Rabbime dua ederim ve O'na (hiçbir şeyi ve) hiç kimseyi şirk koşmam!"

21. Âyet

قُلْ اِنّ۪ي لَٓا اَمْلِكُ لَكُمْ ضَراًّ وَلَا رَشَداً

De ki: "Şüphesiz ki ben, size ne bir zarar verme ne de sizi rüşdünüze eriştir(ip kemale erdir)me gücüne sahibim."

22. Âyet

قُلْ اِنّ۪ي لَنْ يُج۪يرَن۪ي مِنَ اللّٰهِ اَحَدٌ وَلَنْ اَجِدَ مِنْ دُونِه۪ مُلْتَحَداًۙ

De ki: "Doğrusu (ben, O'na isyan edersem) Allah'a karşı hiç kimse beni asla koruyamaz, O'ndan başka sığınılacak bir kimse de asla bulamam."

23. Âyet

اِلَّا بَلَاغاً مِنَ اللّٰهِ وَرِسَالَاتِه۪ۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ

"(Benim yapabileceğim) Ancak Allah'tan ve O'nun (vahiy olarak bana) gönderdiklerinden bir tebliğdir." O hâlde kim Allah ve resulüne karşı gelirse, şüphesiz ona içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır.

24. Âyet

حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ اَضْعَفُ نَاصِراً وَاَقَلُّ عَدَداً

(Resulüm!) Ne zaman ki onlar, kendilerine vaad edilen (kıyamet azabın)ı gördüklerinde kimin yardımcısının daha zayıf ve sayıca daha az olduğunu bil(ip anlay)acaklar.

25. Âyet

قُلْ اِنْ اَدْر۪ٓي اَقَر۪يبٌ مَا تُوعَدُونَ اَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبّ۪ٓي اَمَداً

De ki: "(O size) Vaad edilen (kıyamet azabı) yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi belirler, ben bilemem."

26. Âyet

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِه۪ٓ اَحَداًۙ

O, gaybı bilendir; fakat gaybını hiç kimseye (bildirip) açmaz.

27. Âyet

اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ رَصَداًۙ

Ancak resul(lerin)den razı olduğu kimseler müstesna; çünkü O, bunun önünden ve ardından (onlara indirilen vahyi ve onları korumaları için) gözcüler sevk eder.

28. Âyet

لِيَعْلَمَ اَنْ قَدْ اَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَداً

Ki (o resuller), Rabblerinin (vahiy olarak onlara) gönderdiklerini tebliğ ettiklerini kesin olarak bilsin(ler). Allah, onlarda bulunan (her hâl)i kuşatmış ve (onlara verdiği) her şeyi bir bir say(ıp kaydet)miştir.

Cinn Sûresi Hakkında

Mekke devrinde nâzil olmuştur, yirmi sekiz âyettir. Fâsılası “elif” (ا) harfidir. Adını, bir cin topluluğunun Hz. Peygamber’den Kur’an dinlediğini bildiren birinci âyetten alır. Sûrenin nüzûl sebebini açıklayan rivayetlerin de temas ettiği bu dinleme olayı Ahkāf sûresinde de (46/29-31) söz konusu edilmektedir. İbn Hişâm’ın rivayetine göre (es-Sîre, I, 421-422) cinlerin Hz. Peygamber’in Kur’an okuyuşunu dinlemeleri, hicretten üç yıl önce Tâif dönüşü sırasında vuku bulmuştur. Bu sûreye, birinci âyetinin ilk kelimelerinden dolayı “Kul ûhiye” sûresi de denilir. Kur’an’da “kul” (de ki) emriyle başlayan beş sûrenin en uzunudur (diğerleri Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs sûreleridir).

Cin sûresinde, Kur’an dinleyen ve onun üstün belâgatı ile yüce gerçeklerinden etkilenip imana gelen cinlerin ilâhî vahye duydukları hayranlık dile getirilirken vahyin etkili gücü ve çarpıcı özelliği ortaya konmakta, Kur’an âyetlerinin ihtiva ettiği iman gerçekleri cinleri bile etkileyip yola getirdiği halde Mekke müşriklerinin bu gerçeklere karşı direnmelerindeki tutarsızlık gözler önüne serilmektedir. Üstelik onların inancına göre cinler sıradan yaratıklar olmayıp çok defa Tanrı yerine koyarak taptıkları ve Tanrı’ya ait yetkilerle donatılmış sanıp sığındıkları üstün varlıklardır (bk. el-En‘âm 6 / 100; es-Sâffât 37 / 158; Sebe’ 34 / 14).

Sûrenin nüzûl sebebine gelince, Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir rivayete göre, şeytanların semadan haber almaktan menedildiği bir dönemde Hz. Peygamber ashabından birkaç kişiyle birlikte sûk-ı Ukâz’a doğru gidiyordu. Semadan kovularak geri dönen şeytanlara kavimleri neden hiçbir haber getiremediklerini sorunca onlar da engellendiklerini ve üzerlerine alevlerle saldırıldığını söylediler. Bunun üzerine kavimleri onlardan bunun sebebini her tarafta araştırmalarını istedi. İçlerinden Tihâme’ye doğru ilerleyenler, sûk-ı Ukâz’a gitmek üzere Nahle’de bulunan Hz. Peygamber’in olduğu yere varmışlardı. Bunlar, o sırada ashabına sabah namazını kıldırmakta olan Resûl-i Ekrem’in okuduğu Kur’an âyetlerini işitince haber almalarını engelleyen şeyin ne olduğunu anlayarak geri döndüler ve kendilerini hayran bırakan Kur’an’a inandıklarını, artık rablerine hiçbir şeyi ortak koşmayacaklarını açıkladılar. (Buhârî, “Ezân”, 105, “Tefsîr”, 72). Bu rivayet bazı hadis kaynaklarında, Buhârî’de yer almayan, “Resûlullah cinlere ne Kur’an okumuş ne de onları görmüştür” cümlesiyle başladığından (Müslim, “Salât”, 149; Tirmizî, “Tefsîr”, 70), söz konusu olayda Hz. Peygamber’in kendisinden Kur’an dinleyen cinleri görmediği anlaşılmaktadır. Gerek Cin sûresinin ilk iki âyetinde, gerekse konu ile ilgili diğer âyetlerde (el-Ahkāf 46 / 29-31) bu hususta bir açıklık bulunmamaktadır. Bununla birlikte bu tür rivayetlerden, Hz. Peygamber’in cinleri hiçbir zaman görmediği gibi bir sonuç çıkarmak da gerekli değildir. Mi‘racda rabbini gördüğü bazı âlimlerce kabul edilen ve en büyük meleklerden biri olan Cebrâil ile sürekli görüşen Hz. Peygamber’in cinleri ve şeytanları görmüş olması da tabiidir. Ayrıca konuyla ilgili çeşitli rivayetlerden ve bilhassa Abdullah b. Mes‘ûd’dan gelen hadislerden, Hz. Peygamber’in cinlere de vahyi tebliğ etmek için değişik zamanlarda altı defa kendilerine Kur’an okuduğu anlaşılmaktadır (Kurtubî, XIX, 3-5; Âlûsî, XXIX, 83; Tecrid Tercemesi, II, 766-767; X, 46-48).

Sûrenin muhtevası Allah’ın birliği, yüceliği, gizli âşikâr her şeyi hakkıyla bildiği, cinler hakkında abartılmış bilgi ve inançların yanlışlığı ve asılsızlığı, Kur’an vahyinin cinler üzerindeki etkisi ve âhiret hayatının kesin olduğu gibi hususlardır. Bu gerçekler, sûre içindeki çok kesin ifadelerle gözler önüne serilmiştir. Buna göre cinlerin de mümini, kâfiri, iyisi ve kötüsü vardır. Allah’a inanmayan cinler de tıpkı insanların kâfirleri gibi cehennemin yakıtı olacaklardır. İnanan insanların onlardan çekinmesine gerek yoktur. Çünkü onlar, Allah’a sığınanlara ve O’nun koruduklarına hiçbir zarar veremezler, kendilerine sığınanlara da bir fayda sağlayamazlar. Zaten Kur’an geldikten sonra cinler eskisi gibi etkili olamamaktadır. Cinlerin gaybı bildikleri ve her şeyden haberdar oldukları sanılmamalıdır. Allah, murad ettiği peygamberler hariç, kendi gayb bilgisine kimseyi muttali kılmamıştır. Âhiretteki azap ve mükâfat dahil olmak üzere Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği her şey gerçekleşecektir.

Sûrenin ilk yarısında cinlerin diliyle ifade edilmiş olan dinî gerçekler, ikinci yarısında ya doğrudan ilâhî ifadeler şeklinde veya Hz. Peygamber’e söyletilmek suretiyle tekrar dile getirilir. İlk bakışta aynı şeyleri tekrar eder nitelikte görünen bu ikinci grup âyetin sûrede yer alışı, vahiy bilgisinin -cinlerin elde ettikleri de dahil- her türlü bilgi ve habere üstünlüğünü vurgulama ve sıradan bir bilgi olmadığını belirtme hikmetine bağlı olmalıdır. Nitekim ilk çağlardan beri cinlerden bilgi toplama peşinde koşanlar ve bu uğurda ömür tüketenler, bütün insanlığın değil bir tek insanın hidayetine yetecek kadar bilgi birikimi elde edememişlerdir. Ortaya koydukları bazı bilgi kırıntıları ise son derece çelişkili ve tutarsız şeylerden ibarettir.

Cin sûresini okumanın faziletlerine dair Sa‘lebî ve Vâhidî gibi bazı müfessirlerce Übey b. Kâ‘b’den rivayet edilen ve daha sonraki bazı tefsirlerde yer alan, “Kim Cin sûresini okursa kendisine Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanan ve inanmayan bütün cinlerin sayısınca köle âzat etmişcesine sevap verilir” (Zemahşerî, IV, 633) anlamındaki hadisin mevzû* olduğu kabul edilmiştir (Zerkeşî, I, 432).

Cinlerin insan türünü etkilediği ve onların sağlığına zarar verdiği inancıyla, cin şerrine mâruz kaldığı kabul edilen bazı hastaların üzerine Cin sûresinin kırk bir defa okunması, sûre içinde beş defa tekrarlanan “ahadâ” kelimelerinde hastaya üflenmesi bazı yörelerde benimsenen bir usuldür. Ancak İslâm literatüründe bununla ilgili olarak güvenilir herhangi bir kayıt mevcut değildir.

BİBLİYOGRAFYA:

Buhârî, “Ezân”, 105, “Menâkıbü’l-ensâr”, 32, “Tefsîr”, 72; Müslim, “Salât”, 149; Tirmizî, “Tefsîr”, 70; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 421-422; Zemahşerî, el-Keşsâf, IV, 622-633; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, VII, 387-389; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, XXX, 148-170; Kurtubî, el-CâmiǾ, XIX, 1-31; Zerkeşî, el-Burhân, I, 432; Âlûsî, Rûhu’l-meǾânî, XXIX, 81-100; Tecrid Tercemesi, II, 756-767; X, 46-50; XI, 60-64; Elmalılı, Hak Dini, VII, 5381-5417; Kâzım Öztürk, Kur’ânın 20. Asra Göre Anlamı, İzmir 1976, II, 169-199; Mehmet Sofuoğlu, Sahîh-i Buhârî ve Tercemesi, İstanbul 1987-89, II, 774-776; VIII, 3608-3611.

Emin Işık